Tonya, bahçede ot yolarken davet sesini duydu!

Elif bahçede yabani otları temizlerken dışarıdan bir ses duydu: Elif, buraya gel! Alnındaki teri sildi, çit kapısına doğru yürüdü. Orada tanımadığı bir kadın duruyordu.
– Selam Elif, bir şey konuşmak istiyorum. dedi kadın.
– Selam, buyur, içeri gel. diyerek onu eve davet etti ve çaydanlığın suyun ısınmasını bekledi.
Kadının adı Zehra idi. Senin kocanın ölümünden sonra bir çocuğu varmış, üç yaşında bir Mert, dedi. Elif şaşkın bir bakış attı. Kadının yorgun yüzü, onun bir anne olacağını düşündürmeye yetiyordu.
– O çocuğun benim oğlum değil, komşum Kaderin çocuğu. Kocan sık sık evine gelir, Merti de babasından miras kalan kızıl saçlarıyla doğurmuş. diye açıkladı Zehra.
Elif, Benim iki kızım var, evli ve meşru. Sen bu çocuğu bana vermek mi istiyorsun? diye itiraz etti.
– Kader de vefat etmiş, akciğer hastalığına yenik düşmüş. O yüzden Mert yetim kalmış. Çocuğu evlat edinmek ister misin? diye ısrar etti Zehra.
Elif, Ben zaten iki kız çocuğum var, bir başkasını alacak kadar gücüm yok, dedi.
– Bir düşün, Mert senin kızlarınla aynı kanı taşıyor, senin çocuğun da. Hem o iyi, nazik bir çocuk dedi Zehra ve odadan çıktı. Elif çayını bir fincana doldurup düşüncelere daldı.

Üniversiteyi bitirince Yavuzla tanıştı. Arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde genç erkekler yanına geldi. Yavuz, kızıl saçları ve çilileriyle dikkat çekiyordu. Neşeli, şakacıydı, şiir okuyup fıkra anlatıyordu ve Elifi evine kadar yürümeyi teklif etti.

İkisi evlendi, kayınvalidelerinin evinde yaşadılar; anne vefat ettiğinde ev de onlara kaldı. İlk kızları Veysel, iki yıl sonra kızları Lale doğdu. Yaşamları mütevazıydı, para her zaman yetersiz kalıyordu.

Yavuz alkolle boğuşmaya başladı. Elif onun bu alışkanlığına karşı koyamadı, işten atıldı, iki işte çalışmak zorunda kaldı. Boşanma kararı aldı ve kızlarıyla şehre taşınmayı planladı; yalnız bir teyze ona iş bulacağını söylerdi. Fakat Yavuz, sarhoşken bir arabaya çarparak öldü. Elif mezarın başında ağlarken kızları da yas tutuyordu.

O sırada, kızları Veysel eve girdi. Uzun, zayıf, anne gibi ve babasından miras kalan kızıl saçları vardı.
– Anne, akşam yemeği ne var? Kızlarla sinemaya gideceğiz, ama çok açım! Neden üzgünsün? diye sordu.
– Bir haber daha aldım; baban Mert’i evlat edinmek istiyor, üç yaşında. Annesi vefat etmiş, çocuk yetimhaneye gidiyor dedi Elif.
– Vay canına! O da nereden? diye hayret etti Veysel.
– Annesi Kader, burada tanıdığım biri değil diye yanıtladı Elif.

Veysel ve Lale bir gün hastaneye gidip Merti gördüler. Çocuk, çilli, kızıl saçlı, babasına benzeyen bir yavruydu. Elime bir elma, bir portakal verebilir miyiz? dediler. Hemşire, Biraz oyun oynayabilirsiniz, dedi. Lale, O bizim kardeşimiz, götürür müyüz? diye sordu.

Elif kızına bağırdı:
– Sen ne düşünüyorsun? Bir yabancının çocuğunu alıp sorumluluğumu artırmak mı? Ben zaten çok çalışıyorum, bahçeden sebze satarak geçimimi sağlıyorum!
– Ama eğer bakım hakkı alırsak, devlet bir ödenek verir, Mert de bir aileye ihtiyaç duyuyor dedi Veysel.
Elif, Çocukların suçunu ebeveynleri taşımaz! diyerek sinirlendi.

Nihayet, bir gün hastaneye gidip Mertin odasını gördü.
– Merhaba, üç yaşında Mert’i bulabilir miyim? diye sordu hemşireye.
– Siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz? diye karşılık geldi kadın.
– O benim eşimin çocuğu, başka bir kadından. Görmek istiyorum sadece dedi Elif.
– Oyun oynadığınızdan haberim var, ama lütfen sessiz olun dedi hemşire.

Kapıyı açtığında, Mert küçük bir çocuk gibi yatakta bloklarla oynuyordu. Elif ona baktığında gülümsedi.
– Abla annem nerede? diye sordu.
– Annem yok, Mert diye yanıtladı Elif.
– Eve dönmek istiyorum dedi sessizce ve gözyaşları içinde.

Hemşire bağırdı:
– Kadın, çıkın! Çocuğun ağlamasını dinlemeyecek misiniz? diye.
– Mert, ağlama, ben buradayım diyerek çocuğu kucakladı.

Eve dönerken, Elif artık bir kız çocuğundan çok daha fazla bir sorumluluk hissetti. Kalbindeki öfke, Mertin masum bakışlarıyla eridi.

On beş yıl geçti. Mert büyüdü, askerlik çağına geldi.
– Babanı ara, komutanına itaat et, hayat zor olacak ama sabret dedi Elif.
– Merak etme anne, sana söz veriyorum, iyi bir iş bulacağım, tamirci olacağım dedi Mert.

Elif, kızının kızıl kabarık saçlarını okşarken, hayatın dar bir orman patikası gibi bazen bizi en beklenmedik yönlere sürüklediğini düşündü. Kocasının aldatması bir sınav, bir çivi gibi çarptı; ama o çivinin altında, bir çiçeğin filizi Mert yeşerdi. Gözler görmeyen kalpler, yalnız bir ruhun sıcak bir Anne sesini duydu. Elif, mantığı ve korkuları bir kenara bırakıp kollarını uzattı.

Yıllar gösterdi ki, iyilik bir fedakarlık değil, bir armağandır. Mert, fazla bir ağız olmaktan çıkıp, Elifin bahçesini sulayan, kızlarını neşelendiren ve Teşekkür ederim anne diyen bir adam oldu. Bu sözlerde evrenin tüm sevgisi yankılandı.
İnsanın kalbi, başkalarının kanını değil, ihtiyaçlarını gördüğünde gerçek gücünü bulur; sevgiyle uzanan bir el, en karanlık gölgeleri bile aydınlatır.

Rate article
Lifequest
Tonya, bahçede ot yolarken davet sesini duydu!