Unutma beni bir daha, diye mırıldandı, sanki bir çekiçle vururmuş gibi, benim kızım Öykü. Her şey bir birikim halinde ilerliyordu. Hem kızıma hem de eski eşime acıyarak izliyordum.
Biz, komşularımızın gözünde düzgün bir aileydik; sevgi, anlayış ve destek evimizde daimdi. Bir gecede her şey yerle bir oldu. Öykü henüz on beş yaşına giriyordu; ergenliğin sancılı dönemi. Babam başka bir kadına gidiyordu! Nasıl anlayıp kabullenecektik? Öykü bir inişte kaymaya başladı. Kuşkulu arkadaşlıklar, şüpheli gençler, alkol Ben de şaşkına döndüm. Geri dönen eşimle ne yapmalıydım? Kovmalı mı, affetmeli mi? Affetsen de, her şeyde bir kuşku taşıyarak nasıl yaşayacaktım? Cevap yoktu.
Serkan, sevgiyi bilen biriydi. Okul sıralarından beri tanıdığım biriydi. Güzel sözlerle büyüler, hayran bırakırdı. Ona gönlümden bir damla kadar bağlandım, başka bir eş seçeneği düşünmezdim. Annem babam da onayladı: Daha iyi damat bulamazsınız. Düğünümüzü görkemiyle yaptık; ömür boyu hatırlanacak bir düğün.
Günler akıp gitti; Serkan her daim neşeyle doldurmak isterdi. Bir akşam işten eve dönerken, evimizin yatak odası gül yapraklarıyla kaplıydı.
Bu güzellik neyin nesi? dedim, yanaklarından öptüm.
Hatırla, Melek! O gün senin yanına oturdum, daha yakından tanıdık birbirimizi dedi gülerek.
Yalan söyleme! diyerek sanki bir hayal gibi inkar ettim, ama içimde bir sevinç dalgası yükseliyordu. Serkan bir seyahatten döndüğünde yüzlerce yüz kremi ve peeling getirdi.
Melek, her kutuyu, her tüpü ince ince inceledim. Şimdi sana anlatacağım. Tencere ve tava bırakırsın, ben bakarım; bana bakımlı bir eş lazım, aşçı değil dedi, beni yanına çekerek.
Zaman geçti, Serkan hâlâ nazik, şefkatli ve düşünceliydi. Onunla gurur duyardım; Öykü de ona tapardı. Ortak bir aile işi kurduk, işlerimiz yolunda, hiçbir şeyden feragat etmedik; ne bir eksik ne bir fazlalık.
Başka bir şehre, başkente, Ankaraya taşınmamız gerekti; yeni fırsatlar, daha iyi kazançlar bizi bekliyordu. Eşyalarımızı bıraktık, yeni ufuklara yelken açtık. İşimiz büyüdü, genişledi; ticaretle meşgul bir genç iş kadınıyla ortaklık kurduk. O kadının adını, o zamanlar söylemek istemezdim; gerçeği bilseydim, başımı ona çevirmezdim.
Şimdi, ikinci bir çocuğa karar verdik, hayalimizde yeni bir baba. Çocuksu bir umutla. Bir gün Öykü okuldan geldi, sakince sordu:
Anne, gerçekten babam seyahatte mi?
Tabii ki, başka ihtimal ne olabilir? diye cevap verdim, farkında olmadan.
Vika onu markette gördü diyordu. Belki bir hata, belki dedi ve odasına çekildi. Vika, Öykünün yakın arkadaşıydı; Serkanı karıştırması imkânsızdı.
Vikayı aradım:
Merhaba Vika, nasılsın? Dediğim gibi, bugün amcam Serkanı markette gördün mü? Birine ulaşamıyorum, söyle.
Evet, teyze Melek, gördüm. Serkan bir kızla birlikte, sarılıyor, gülüyorlardı anlattı. Serkanın beş gündür dışarıda olduğu belliydi.
Düşündüm, bekleyeyim. Üç gün sonra Serkan yorgun ama neşeli olarak geldi:
Seyahat nasıl geçti? diye sordum.
İyi, gayet diye yanıtladı.
Biliyorum, Serkan! Seyahat olmadı! Yalan söylüyorsun! bağırdım.
Neden böyle düşündün, Melek? diye karşı koydu.
Yalanının tanıkları var dedim.
Melek, babamı yoldan besle, sonra boş boş kızma dedi şaka gibi.
Gerçek, bir anda önümüzdeydi. Sevdiğim eşimi gözden kaçırmış, gözden kaçırdığım için suçluyordum. Aramızda bir suskunluk, bir gerilim, bir anlaşılmazlık oluşmuştu. Öykü de evde bir şeylerin ters gittiğini sezmişti; çocuklar annelerinin duygusal değişimlerini hemen fark eder.
Eşiyle yüzleşmek, onun çamaşırlarını karıştırmak istemedim; olsun, ne olur. Serkan, hamile olduğumu bilse de, aileyi terk etmeyecek mi? Fakat kader başka bir darbe attı; hastane yoluyla Acil Servis beni alıp götürdü, ben çocuğum olmadan çıktım; bir düşüş, bir kayıp. Doktor stresin sebep olduğunu söyledi. Kendimi bir çarpılmış elektriğe benzettiğim zaman, Serkanın elleri serbest kaldı, o da o iş kadınına gitti, bir de enerjik bir genç kıza.
Kalan sadece Öykü ve ben kalmıştık. İkimiz de yas tutuyorduk, dünya ayaklar altından kayıyordu. Yaşamak istemedik; ama Öykü olmasaydı, hayatıma veda eder, ölümün kollarına teslim olurdum. O kızın kırılgan ruhuna böyle bir yük bindirmek istemedim; o yüzden çocuğuma minnettarım, beni hatalı bir yola sürüklemediği için. Öykü, gözyaşlarım arasında yanımda durdu, o zor zamanda bize çok yakınlaştık.
İki yıl sonra eski eşim geri döndü. Gözlerine bakamıyordum; Serkan bana tiksinti veriyordu. O, Öyküye ve bana çok acı vermişti, affedilemezdi. Evime geri getirdiğim o hıyanetçi eşe ne söyleyebilirdim ki? Tek bağımız Öyküydu, her şey su gibi akıp gitti. Sessizce durduk, yabancı gibi.
Nasılsınız, Melek? diye sordu Serkan.
Seninle ne işim var? Neden hatırladın bizi? yanıtladım, alaycı bir sesle.
Öykü evde mi? diye sormuş gibi seslendi.
Öykü isteksizce odasından çıktı, kollarını göğsüne kavuşturdu ve babasına aşağılayıcı bir bakış attı.
Öykü, kızım, beni affet diye yakarlandı Serkan.
Unut, bir zamanlar kızın vardı! diye bağırdım, odasına geri döndü.
Tekrar et? diye dalga geçtim. Serkan ayrıldı.
Ortak tanıdıklarımız, eşimin eski sevgilisinin bütün işini elinden aldığı, Serkanın hiçbir şey kalmadığını söylediler. O da umarak bize gelmişti, belki affedilir diye.
Üç yıl geçti. Öykü üniversitedeydi, ben büyük bir firmada çalışıyordum. Hayat sakin, dingindi; tutkular, kargaşalar yoktu. Gelecek planlarımı tekrar kuruyordum; Öyküyü güzel bir gençle evlendirecek, emekli olduğumda bir kedi ya da köpek alıp ona bakacaktım. O zaman otuz yedi yaşındaydım.
Kader bana iyi davrandı. Firmamı sık sık Türkiyeden gelen delegasyonlar ziyaret ederdi. Bir Türk iş adamı, Fatih, bana açıkça ilgi gösterdi; iltifatlarla, yeşil çimen gibi süslemelerle. Onun nazik tavırlarını sevdim, zekasını, yakışıklılığını; kısa sürede evlendik. Fatih, ailemi çok etkiledi; annem ve babam başta yabancı damattan şaşkındı, ama Fatih Türk yemekleriyle, şakalarıyla, Ankaraya davetleriyle onları ikna etti, evlilik onaylandı.
Kızım Öykü de, babamı affederek, bana ve Fatihe evlilik töreninde şahit oldu.
Anne ve Fatih, daima mutlu olun! dedi Öykü.
Böylece yıllar geçti; geçmişin acılarını, hatalarını bir kenara koyup, yeni bir hayat kurduk.




