30 Aralık 2025
Bu gece, Şişli Devlet Hastanesi doğum salonunda, bebek kalp atışlarını kaydeden ince film şeridine baktım. Çocuk kardiyogramı tamamen normaldi. Ekranda yılan gibi süzülen dalgalar, beni derin bir rahatlığa sürüklerken aynı zamanda hemşirelik görevimdeki o ağır sorumluluğu hatırlattı. Bir önceki vardiyada, bir hemşireye ait hasta çocuğu ciddi bir hastalık geçirmişti; onu evine göndermiştik. Şimdi ise yeni bir hemşireyle, jinekoloji biriminden, doğum bekleme odasını korumak için anlaşma yapmam gerekiyor.
Her şey gerçekten kötü mü? diye, endişeli bir hamile kadın gözlerime bakarak sordu. Monitörde bir sorun mu var? Sizin yüzünüz çok ciddi. dedi. Doktorluk mesleğinin en zor yanı, yüzünü tutabilmektir.
Hayatımız boyunca sadece tıbbi bilgi öğreniyoruz; teşhis koymayı, parçaları bir araya getirip bütün bir resim elde etmeyi. Sabırla gözlemlemeyi, gereksiz müdahalelerden kaçınmayı ve anlık kararları doğru vermeyi. Ancak sahneye çıkmayı, yani bir acil operasyon sonrası gözlerimi buz gibi suyla yıkayıp, kanı silip, yatak üstüne inip, yeni bir hastayı samimi bir gülümsemeyle karşılamayı hiç öğretmediler.
Bir hastanın ambulansla getirildiği anda, korkmuş ve kaygılı bir yüzle karşılaştığımızda, ona Güvendesiniz, biz buradayız, size yardım edeceğiz demek, en önemli görevimiz. Hastanın korkusunu hissetmemek, onun yerine güven vermek zorundayız; zira korku gerçeği çarpıtır, hem hastanın hem de bizim algımızı bulandırır.
Hastane kapısının ötesinde, ebeveynler hasta, çocuklar anahtarlarını kaybetmiş ve merdivende bekliyor; doğum bekleme odasında hayata tutunamayan bir bebek, ameliyathane hemşiresi ise hipertansiyon krizi geçiriyor. Bütün bu kaos, kafamda dönüyor; ama bir nokta var ki, yüzümün üstünde bir duvar gibi kalıyor.
Yüzümüzü tutmak, özellikle felakete yalnız beş dakikalık bir süre kala, daha da zorlaşıyor. Kendi korkumla mücadele edip, hastaya ihtiyaç duyduğu talimatları net ve sakin bir dille vermek, ailesini sakinleştirmek, operasyona izin almak ve ardından kıyafetlerimi çıkarıp koridorları koşmak hepsi bir anda gerçekleşiyor. Yüzümü tutarken sahneden inip perde arkasına geçmek gibi bir his.
Felaket gerçekleştiğinde bile yüzümüzü korumalıyız; kalp bölgesindeki soğuğu unutup, hastalarla, aileleriyle, tanımadık insanlarla, Tanrıyla, kendi iç sesimizle konuşmaya devam etmeliyiz.
Gözlerimdeki acı, nefes alamaz bir göğüs gibi sıkıştığında, bir saat sonra yeni bir hastanın odasına girip, yine yüzümü tutarak, sol klavuz altında hafifçe parmaklarımı kaydırdığımda, bir şeylerin hâlâ doğru olduğunu hissediyorum.
Doktorlar yanılıyor. Herkes yanılıyor. Tanrı yanılmaz; ama biz insanız, hatalarımız da bizim varlığımızın bir parçası. En korkunç an, hatamı fark ettiğimizde, Keşke farklı bir şey yapmış olsaydım diye dönüp durmaktır; çünkü bir daha o soruya cevap bulamayız.
Normal bir kardiyogramı yorgun gözlerle izlediğimde, yılların yorgunluğu gözlerime işliyor. Bir laboratuvar sonucunu, hiç kimsenin dikkat etmediği bir anı kaçırdığımda, protokollerdeki ilacı doğru dozda verdiğimde, zamanında gelmediğimde, bir röntgeni yanlış yorumladığımda her bir anı düşünmek, bir çeliğin ucu gibi yakar.
Benim evimde, annem inme geçirdi; iki hafta içinde altı vardiya, bir yıl içinde beş doksan gece çalıştım. Zaman, tıpta göreceli bir kavram; ailem ise yıllar önce aramızdan ayrıldı. En büyük korku, neyi yanlış yaptığımı anlamamak; çünkü o zaman aynı hatayı tekrarlama riskimiz artar.
Kaç kitap okuyacağız, kaç eğitim alacağız ve kaç gece uykusuz kalacağız ki, bu hataları bir daha tekrarlamayalım? Kimse kesin bir cevap veremez. İstatistiksel olarak bin doğum, bin operasyon, bin müdahalede üç, beş, on komplikasyon olması beklenir; bu dünya çapında bir gerçek. Her gün, her ay, her yıl bir yaşam, bir sağlık, bir trajedi buna dahil.
Ben bir doktor olarak bu istatistik içinde yer alırsam, gözlerimin önünde yanan bir yargıla, Ben işte o katili diyebilirim. Kendimi bu konumda hayal edebilen var mı? Binlerce acı çeken insanın karşısında dururken, tek umutları benim olabilirim.
Bir doktor bir kez yanıldığında, o anın yanında binlerce kez doğru olduğu anlar gölgede kalır. Doktorlar yanılır; çünkü insanız. Tanrılar yanılmaz; bu onların dünyası, yaratımı, istatistiği. Ne kadar çok çalışırsam, o kadar çok onların tasarımını anlıyorum; ama biz seçilmiş değiliz. Biz sıradan insanız, sıradan doktorlarız.
Bugün bir kez daha yüzümü tutarak, hastaların güvenini, umudunu ve kendi iç sesimi dinlemeye çalıştım. Yarın yine aynı sahnelerle karşılaşacağım, ama belki bir gün, bir an, bir gülümseme yeterli olur ve her şey değişir.




