Tamamıyla Şaştınız Siz!
Elifcim, sen artık hiç elektrik süpürgesi açmıyor musun? Bu tozlardan gözlerim yaşardı vallahi. Şuna bak, halının üstünde bildiğin toz tabakası var
Elif, masanın altında yumruklarını sıkarken kayınvalidesi Gülhanım Hanımın bir kez daha evde huzur operasyonuna çıkışını izliyordu. Kayınvalidesi her köşede durup rafları didik didik inceliyor, camın kenarına göz gezdirip görünmeyen tozlarla burun kıvırıyor, salona dağılmış çocuk oyuncaklarını görünce başını kınayarak sallıyordu. Üç yıl boyunca süren bu ziyaretler Elife gerçek bir işkenceye dönüşmüştü.
Daha dün temizledim, süpürdüm, tozunu aldım, Elif sesini tutarak konuştu. Çocuklar bu sabah oynadı.
Temizlik insanın keyfine bırakılmaz ki, gerektiğinde yapılır kızım. Benim zamanımda
Gülhanım Hanım koltuğa öyle bir oturdu ki, sanki kraliçe tebaasına ders verecek. Parmakları kolçağa hafifçe dokundu, kontrol için, yeni keşfettiği toz zerreciklerini bulmak üzere.
Benim dönemimde yerler öyle parlıyordu ki, dudağıma rujumu sürerken cam gibi yansımadan bakardım. Çocuklarım her daim ütülü, elbiselerinde bir tane kırışıklık yoktu. Düzen desen ayrı bir mesele! Merhum kayınpederin de aniden denetime gelirdi, hiçbir şey bulamazdı. Hiç. Öyle işte!
Elif sıkılmış dişlerle sustu. Bu parlayan zemin hikâyesini elli defa mı, yoksa altmış mı duymuştu? Sayısını unuttu çoktan.
Peki çocuklara öğlen ne yedinirdin bugün?
Sebze çorbası.
O da buzdolabında mı, bir bakayım hele, Gülhanım Hanım kalktı ve mutfağa yürüdü. Ver bakalım.
Kayınvalide tencereyi çıkardı, kokladı, kaşığı daldırıp denedi; surat ifadesi zehir tadına bakıyormuş gibiydi.
Tuzunu kaçırmışsın. Hem havucu da çok! Sanki çocuklar tavşan, ne gerek var bu kadar havuca? Ben Ertana vaktiyle bambaşka çorbalar yapardım. Bir kaşık bırakmazdı, bir de üstüne tabak isterdi.
Elif sustu. Faydasızdı itiraz.
Peki sabah kahvaltıya ne veriyorsun? Yine o paketteki gevreklerden mi? Bin kere söyledim; doğal bulgurluk, pirinç, yulaf! Bak Nilgün, damadımın eşi, akşamdan bulguru suya koyar, sabah da taptaze pişirir. O çocuklar hastalanmaz.
Hep o Nilgün! O mükemmel, o üç çocuklu, o mucizevi baklagil kadını Nilgün.
Gülhanım Hanımcım, yulaf ezmesi de doğal bir gıda sonuçta.
Ah, güldürme beni! Her şey hazır, fabrikadan Eskiden fast food diye bir şey var mıydı? Herkes üç saat mutfaktan çıkmazdı.
Kayınvalide eleştirel bakışlarla çocuk odasını süzmeye başladı.
Bu arada, kaçta yatıyorsunuz siz? Dün dokuzda aradım, Derya hâlâ uyanıktı.
Dokuz buçukta yatar genelde.
Geç! Disiplin şart kızım. Ertan sekizde yatağa girerdi. Hani ses çıkmaz, mızmızlanmaz. Sebebi de: disiplin! Sizin şımartmaktan çocukları şaştı.
Elif alt dudağını ısırdı. Zaman değişti, uzmanlar bambaşka şeyler anlatıyor, benimkiler otuz yıl önceki Ertan mı? Bunu kaç kere düşünmüştü; söylemeye de lüzum yoktu. Gülhanım Hanım bir tek kendi sesini duyardı zaten.
Ve şu kurslarınız devam etti kayınvalide, çocukların resimlerini incelerken. Seramik, resim Tamamen oyalanma bunlar. Ben Ertanı yüzmeye götürdüm, satranca yazdırdım. O gelişim! Resim mi? Evde de kağıt boya var; niye para harcıyorsun ki?
Derya çok seviyor resmi. Yeteneği de var.
Yeteneğiymiş! burnunu çekti Gülhanım Hanım. Onlar kursu satmak için böyle diyor. Dört yaşındaki çocuğun nesi yetenek!
Sandalyeye tekrar oturdu, ellerini kucağına koydu.
Bak Elifcim, şunu söyleyeyim: siz yeni nesil anneler iyice gevşediniz. Ellerinizde telefon, gözünüz internette Evi salıvermişsiniz, çocuklarınız şımarık, kocanız aç geziyor. Nilgüne bak; evi yemyeşil, çalışıyor, üç çocuk, pırıl pırıl! Senin iki çocuğun var, ona bile yetişemiyorsun.
Yine Nilgün. Kutsal Nilgün, nişastalı çarşaflı, hiç şaşmayan Nilgün.
Ben de çalışıyorum ama Gülhanım Hanım.
Biliyorum! Bilgisayarın başında kağıt çevirip duruyorsun. O mu iş? Benim yaşımda gözlerini kısıp dalar gibi oldu, üç çocuk, bahçe, ev işi, hepsine yetişirdim. Bir kere kayınvalideme ters laf etmedim bu arada!
Elif işinin proje, konsantrasyon gerektirdiğini, önemli işler yönettiğini anlatmaya çalıştı ama lafları Gülhanım Hanımın sabırlı zavallı kız tebessümüne çarpıp duvara tosladı. Kayınvalidesi tam bilmiş görünüyordu: Aciz bir gelin eğitme fedakarlığı
Her geliş, Elif için sınavdı ve zaten kaybetmiş gibi hissediyordu. Kayınvalidesi her şeyde kusur buluyordu: havlular yanlış katlanmış, çay çok sıcak, çiçekler solgun, perdeler yıkanmalı Üç yıl bu baskı Elifi bıçak sırtında yürütmüş, ama susuyordu. Ertan için. Aile huzuru için.
O gün Gülhanım Hanım’ın ruh hali apayrıydı. Direkt mutfağa gitti, lavabodaki bulaşmamış tavayı görünce tısladı.
Elifin dört yaşındaki oğlu Mert inatlaşıyordu, çorbasından kaşığıyla öyle bir oynuyordu ki
Yemem! Kötü olmuş!
Bak! zafer müjdesi ile Gülhanım Hanım atıldı. Gördün mü? Çocuk yemiyor çünkü sen yemek yapmayı bilmiyorsun. Sana şimdi anlatırım bak, çocuk çorbası nasıl yapılır. Ev tavuğu alacaksın, marketten değil, lastik olandan da değil
Bir şey koptu Elifin içinde. Sessiz ve görünmez, ama çok net fark edilebilir. Sanki yıllardır içinden gerim gerim çekilen bir tel, aniden çat etti ve yok oldu.
Yılların birikmiş kırgınlığı, aşağılanmaları, her daim örnek gösterilen o kusursuz Nilgün, acizsin imaları, oflamalar, baş sallamalar Hepsi bir arada kaynadı, kabardı ve taştı.
Elif yavaşça masadan kalktı. Gözleriyle kayınvalidesine bambaşka bir şekilde baktıserin, net, kararlı.
Gülhanım Hanım. Acaba siz kendi evinize mi geldiniz, yoksa oğlunuza mı misafirliğe geldiniz?
Kayınvalide bir anda donar gibi oldu; elindeki kaşık havada kaldı, nefesini unutmuş gibiydi.
Nasıl yani?..
Sordum, evlenince kendinize mi, yoksa eşinizin evine mi çıktınız?
T-tabii ki kocama Ama bunun ne önemi
Ben, Ertanı buraya aldım. Bu üç odalı ev var ya, kendi paramla aldım. O bilgisayar başında oturduğum “kağıt çevirme” işleriyle kazandım yani.
Gülhanım Hanımın yüzü beyazlamaya başladı.
Dolayısıyla, burada hangi çorbayı pişirir, çocukları kaçta yatırır, hangi kursa parasını yatırırım, ben karar veririm. Bir de şunu sorayım: Sizin maaşınız kaç liraydı? Yoksa hayatınız boyunca kocanızın boynunda mı yaşadınız, ev işini mi şan sandınız?
Gülhanım Hanımın yüzü kızardı.
Sen sen Bana böyle konuşmaya nasıl cüret edersin?
Cüret değil, basit soru. Bilginiz olsun, aylık maaşım yüz seksen bin lira. Ve Ertanınkinin iki katı. O yüzden bana bir daha ders vermek isterseniz, bunu bir hatırlayın.
Mutfakta bir sessizlik oldu ki, sanki havada somutlaşmıştı bile. Mert kaşığını bırakıp bir annesine, bir babaannesine kocaman gözlerle bakıyordu.
Kapı gıcırdadı. Ertan işten dönmüş, kapı eşiğinde havayı kokladı, tuhaf bir gerginlik sezdikten sonra içeri girdi.
Ertanım! Gülhanım Hanım oğluna koştu. Oğlum, karın bana neler dedi bir bilsen! Ne hakaretler, ne küçümsemeler!
Dur. Ertan elini kaldırdı. Bir dakika anne. Elif ne oldu?
Elif alçak sesle ve yorgun anlattı. Üç yılın hikayesini. Durdurulamayan kıyasları, her adımına edilen eleştirileri, değersiz imalarını, çocuklarına karışmasını
Ertan sessizce dinlerken, Elif onun yüzünde şaşkınlıktan yavaşça anlamaya, anlamadan utanca dönen ifadeyi görüyordu. Adam çenesini sıktı ve burnunu ovuşturdu. O anda belki de kendine dair ilk defa bir şeyi yeni anladı.
Oğlum, bana mı inanacaksın şimdi buna mı! Ben seni doğurdum, gecelerce başında sabahladım!
Anne, Ertanın bakışları ilk defa yumuşaklığı bırakmıştı. Gerçekten üç yıldır Elifi bunalttın mı?
Ben mi? Bunalttım mı? Ben sadece yardımcı oluyordum! Her şeye laf anlatıyordum
Anlatıyordun, evet. Çorba, kurs, çocuk, toz Hep, değil mi?
Gülhanım Hanım ağzını açtı, lafı bitiremedi.
Hep dikkat ettim. Elif sen geldikten sonra gerçek Elif olmuyordu. Ben de yorgun sandım. Meğer ki, üç yıl boyunca buna katlanmış. Sırf seninle aramız bozulmasın demiş.
Ertan!
Anne, Ertan iç çekti, Bundan sonra bir kere daha Elife sardırırsan, bu eve yolun yok.
Gülhanım Hanımın parmakları masaya saplandı, eklemleri bembeyaz kesildi.
Oğlum ciddi misin? Şunun yüzünden? Şu kız için mi?
Eşim için, diye düzeltti Ertan. Çocuklarımın annesi, şu evi satın alan, üç yıldır senin lafına susan kadın için. Evet, tamamen ciddi.
Birkaç saniye Gülhanım Hanım oğluna sanki ilk defa görüyormuş gibi baktı, sonra çantasını alıp kapıya yöneldi. Kapıda döndü, dudakları öfkeyle titredi ama Ertanın yüzüne bakınca yutkundu, bir hoşça kal mı, beddua mı? anlamayan bir el hareketiyle evden çıktı gitti.
Sessizlikte sadece mutfak saati ve hala yense mi karar verilemeyen çorba vardı. Mertin tabağını karıştırma sesi duyuluyordu.
Ertan karısını sarıp yanına çekti. Elif alnını kocasının göğsüne yasladığında ilk defa sırtındaki yükün ne kadar ağır olduğunu anladı. Sanki üç yıldır sırtında taş taşıyordu, yeni fark etmişti.
Neden bu kadar sustun? Üç yıldır içini niye dökmedin? Ertan saçlarının üstüne fısıldadı.
Sizi kavga ettirmemek için O, senin annen.
Ah benim safım, sımsıkı sarıldı, kuru dudakları Elifin şakağında Sen benim ailemsin artık. Sen ve çocuklar. Annem de alışacak ya da torunlarını unutacak.
Elif Ertana baktı, bir anda gülmek istedi. İlk kez göğsüne sanki taş oturmamıştı, ilk kez nefesi içini sıkmadan çekebiliyordu.
Anne! Anne! dedi Mert heyecanla, Babaanne gitti mi? Çorbayı yemek zorunda mıyım?
Ertan ve Elif birbirine bir bakış attı ve kahkahalarla güldüler. Hem de öyle bir güldüler ki, yıllardır ilk defa.
Çorba, dedi Elif, tabii ki yenecek. Ama yarın sana istediğin çorbayı pişiririm…




