Bugün vitrinlerin önünden geçerken, gözlerimle gördüklerimi yutuyormuş gibi bir yemek hayal ettim. Kısa cüzdanımdan ne kadar para çıkabileceğini zihnimde tarttım; sonuçta tasarruf etmem gerektiği açıktı. Üç ek işin yerine sadece bir iş kalmıştı. Annemin cenazesinden kalan para da bir anda eriyip gitti.
Kısaca söylemek gerekirse, tek başıma kalmıştım. Hiç evlenmemiş, üniversitede muhasebe bölümü okuyordum. Aslında sayılarla aram hiç iyi değildi, ama babam bu mesleği zorla seçmemi istedi; Para olmadan hayatta kalamazsın, bu meslek kârlı, derdi.
Birine bakıp onu mutlu etmeyi severim, insanın hayatını kolaylaştırmak, ona moral vermek, derdim babama utangaç bir sesle.
Doktor mu? İyi bir meslek, herkes doktorları sever, diyerek babam alayla karşılık verdi.
Hayır, şefkat işçisi olmak istiyorum, anneciğim, diye cevap vermiştim.
Hemşire mi demek istiyorsun? diye babam kaşlarını çattı.
Evet ama sadece bakım değil, aynı zamanda başkalarına yardımcı olmak da, diye ekledim.
Babam öfkeyle bağırdı: Ne, bakıcı mı, temizlikçi mi? Akılsız mısın? Meslek saygın olmalı! Sen bir kelebek gibi uçup dolaşıp çiçek toplar, ama insan olmayı unutmuşsun! Napoleonu hatırla! dedi, ama ben bu tarih derslerinden bir tek şey anlayamıyordum.
Gece yarısı rüyalarımda sayılar dans eder, ter içinde uyanırdım. Babamın beklentileriyle, Napoleon gibi olmak gerekir gibi düşüncelerle boğuşuyordum. Gerçekte ise sadece yaşamayı, birine yardım etmeyi, basit bir mutluluğu arzuluyordum.
Büyükannem hastalandığında, ben diğerlerinden daha çok yanına oturup onu teselli etmeye çalıştım. Teyzem sürekli sıkıntıdan bahseder, Kötü kokuyor, diyerek büyükannemi rahatsız ederdi. Oysa büyükannemin elleri her zaman taze ekmek, çimen ve bal kokar, sadece hastaydı; ona daha çok güzel sözler söylemek, çarşafını değiştirmek isterdim.
Ben yanına oturup masallar okur, alnını siler, evdeki işleri üstlenmek için izin isterdim. Ben de yapabilirim! diye bağırırdım.
Büyükannem vefat ettiğinde herkes ağladı, teyzem çığlık atarak Bir an önce gitsin, öldükten sonra ne olur! diye bağırıyordu. Ben sessizce odasına girdim, onun avuç içinde hafif bir tebessümle hâlâ uyandığını gördüm ve yanaklarım döküldü.
Canım kızım! Korktun mu? Çekil buradan! diye babam bağırdı içeri girerken.
Hayır baba, gözyaşlarım büyükannemin yokluğundan korktuğum için değil; onun artık acısı kalmadığı, güzel bir yerde olduğu için, diye iç çekerek söylemiştim.
Gözlerimi kapatıp büyükannemin ellerine bakınca, gençliğinde çiçeklerle süslü bir yolda yürüdüğünü, altın ışıkla aydınlanan bir kırda, beyaz sütunlu bir evin önünde belirdiğini gördüm. Şimdi eve dönüyorum, gözlerimi açma, canım çocuğum! diyordu sesi. Ama sözlerimi sakladım, babamı üzmek istemedim.
Böylece tekrar muhasebe derslerine odaklanmaya çalıştım, fakat bir gün kendimi yabancı bir hayatın içinde gibi hissettim, nefes alamıyordum. Babam bir başkasını sevmiş, annem ise bu acı içinde sürekli ağlayarak hastalanmıştı. Babamı, annem iyileşene kadar geri dönmesi için yalvardım; o ise Hayat bir defa, ona sıkı sarıl, diyerek uzaklaştı.
Annem ve ben yalnız kaldık. O zamanlar, akrabalarım mızmız diye adlandırdığım bir kız çocuğu gibi, şikayet etmeden, her ek iş için çabalayıp hemşirelik eğitimi alıp anneme enjeksiyonlar yapıyordum. Ancak sinirsel hastalıklar üst üste geldi, annem yürümeye bile dayanamaz hâle geldi.
Teyzem bir gün sokakta karşımda belirdi ve Oğlum, niye hâlâ bekarız? Bir eş bul, bir şeyler değişsin, diye bağırdı. Ben ona sert bir sesle, Anne, babamı çok seviyor, o bizim suyumuz. Su olmadan yaşamak zor, dedim. Kadın bulmak bir tercih değil, annem bizim meleğimiz. Babamı aşağılama, Allah onun yolunu seçti, diyerek durumu savundum. Teyze şaşkınlığı içinde Haklısın, aptal, diyip uzaklaştı.
Annem ellerimi tutarak öldü; dışarıda bir kahkaha duyulurken, evin içinde yasemen kokusu yayıldı. Yatakta bir peçete kaldı, ama annemin yokluğu her an yanımda hissetti.
Günler gri, ağır bir çamur gibi akıyordu. Sık sık gökyüzüne bakar, ya bir melek kanadı, ya annemin nakışlı çiçek desenlerini görürdüm. Evdeki sessizlik boğucu, ben ise kelebek gibi bir koza içinde, haberleri umursamadan, sadece yerel hastaneye başvurmak istiyordum. Üç ek işten sadece bir kaldı, ama gücüm azalmıştı; yürümek bile zor geliyordu.
Komşum Elif Hanım Katerina! Dur, anlat! diye seslenirken, ben Bütün haberler, dedikodular Negatiflere kapılma, tavuk besle, deniz kenarına git, kabukları dinle, mutluluğu ara, diyerek geçiştirdim.
Merdivenlerde beyaz bir ceketli genç bir kız, moda ayakkabılar içinde, havada sihirli bir parfüm gibi bir koku yayarak aşağı indi. Ben ona hayranlıkla baktım, o da soğuk bir bakış atarak Neden bakıyorsun? Kendi işine bak! dedi. Affedin, çok güzel kokuyor, diye özür diledim.
Bir anda bir ses: Babam çok hastası, ben de bu yüzden insanlara kafamı kaçırıyorum. Yardım edin, para verin, diye haykırdı bir kadın. Elif Hanım Üç katlı bir apartmandaki daireleri satın almış, kızı sadece salonlarda dolaşıyor, diye ekledi.
Ben markete girdim, biraz ekmek, makarna almaya çalıştım. Bir anne arabasını iterek beş yaşında bir çocuğa el uzatıyordu, Lale, sonra alırız, annem artık para yok, sadece biraz makarna alabiliriz, dedi. Çocuk ağlayınca anne Cüzdanım düştü, bulamıyorum, diye bağırdı.
Yabancı bir kadın uzun bir palto içinde, pahalı küpeler takıyordu: Dolandırıcı! Dikkat edin! diye bağırdı. Ben ona sessizce bir şey söylemeden geçtim, çocuğun gözleri raflara uzandı.
Durun, alıyorum! dedim, son kalan 50yi ona uzattım. Tanrı bize yardımcı olacak, diye bağırdı anne. Ben ise evde hâlâ birkaç patates ve iki solmuş havuç kalmıştı; yarın işe gidecek olsam bile para hemen gelmeyecekti.
Gökyüzüne bakınca, genç komşumun sihirli parfümünün kokusu gibi bir melodi duydum; bir zamanlar babamla nehirde kağıt tekne yaptığımızı hatırladım. Şimdi o uzak bir şehirde, nadiren arıyor.
Posta kutusunda bir mektup buldum; alıcı adı Elif Demir, gönderici Matrina Nikoğlu. Adres, büyükannemin doğduğu köydeydi. Kızım! Ben Matrına, büyükannen, diye başlayan bir mektup vardı içinde; eski bir gömlek, nakışlı bir havlu, kurutulmuş böğürtlen, mantar, çay ve altın sarısı ambalajlı şekerler, bir oyuncak domuz ve eski bir kartpostal.
Mektupta şöyle yazıyordu: Sevgili Elif, büyük annenle uzun zaman önce bir söz vermiştik; bir gün sana bir paket gönderecektik. Bu paket, Tanrı Ananın bir ikonu, senin koruyucun olsun. Hayatında bir eş bulacaksın, yalnız kalmayacaksın. İnşa et, umut et.
İkonu elime alıp dua ettim, gözlerim doldu. Affedin beni, başarısız biriyim, yalnız kaldım ama sizi çok seviyorum, diye içimden fısıldadım.
O anda kapı çaldı; genç komşum Vika, beyaz bir ceket içinde ortaya çıktı. Merhaba, ben Vika. Babam çok hastalandı, doktorlar gelmiyor, ona enjeksiyon lazım, yardımcı olabilir misiniz? dedi umutsuzca. Ben Doktor değilim, bir doktor çağırın, dedim.
Sonunda Vika babasını ziyaret etmeye götürdüm; yaşlı adam bir odada, sert bakışlarıyla oturuyordu. Ben ona Hayat bir döngüdür, umudunuzu kaybetmeyin, dedim. Vika babasına mantarlı çorba sipariş etti, ben de yanımda getirdiğim kurutulmuş mantar ve böğürtlenle çorbayı tatlandırdım.
Böylece Vika ile Viktor adını taşıyan babası evlenmeye karar verdi; onun parası boldu ama ben hâlâ hastaneye yardım etmeye devam ettim, bu benim gerçek görevimdi. Ağrı içinde bakan gözlere, sessizce Tanrı her şeyi yönetecek, sadece inan, diye söylerdim.




