Evin Son Yazı
Veli o yaz Çarşamba günü köye vardığında, öğle güneşi tepeye çıkmış, kırmızı kiremitli çatıyı öyle bir ısıtmıştı ki, aralarda yerinden kıpırdayan kiremitlerin sesi geliyordu. Bahçe kapısı bundan üç yaz evvel menteşelerinden kopmuş, Veli üstünden atlayıp, ahşap basamaklı meydana kadar yürüdü. Üç basamaktan ilki çürümüş, ikinciye bastığında temkinliydi; başka bir şeyin kırılıp kırılmayacağından emin olmak istedi. Sonra içeri girdi.
Evde, yıllardır havalandırılmamış bir rutubet, nem ve fare kokusu hakimdi. Pencerelerin kenarında ince bir toz tabakası; salonun köşesinde, kirişten eski büfeye kadar uzanan bir örümcek ağı vardı. Veli, zorlana zorlana pencereyi açtı; dışarıdan kızgın ısırgan otlarının ve kurumuş çimenlerin kokusu odaya doldu. Evin dört odasını tek tek gezip aklından bir liste çıkardı: yerler silinecek, soba bacası kontrol edilecek, yazlık mutfaktaki su borusu tamir edilecek, çürüyen ne varsa atılacak. Sonra annesini, kardeşi Aliyi ve yeğenlerini arayacaktı. Gelin ağustosta; burada yine bir ay kalalım, eskisi gibi, diyecekti.
Eskisi… O günler yirmi beş yıl geride kalmıştı. Babası sağken, her yaz burada toplanırlardı. Velinin aklında o zamanlardan kalma bakır tencerede kaynayan reçeller, Aliyle birlikte kuyudan su taşıdıkları günler, annesinin akşamları verandada yüksek sesle kitap okuduğu anlar vardı. Sonra baba vefat etti, anne küçük oğlunun yanına, şehirdeki daireye taşındı, bu eski ev kapatıldı. Veli ise her yıl bir-iki defa gelir, eşyalar yerinde mi diye kolaçan eder ve dönerdi. Ama bu ilkbaharda içinde bir şey değişti, dedi ki: Bir kez olsun tekrar denemek gerekir. Sadece bir defa bile olsa.
İlk hafta yalnızca Veli çalıştı. Soba borularını temizledi, merdivene iki yeni tahta çaktı, camları sildi. Kasabaya inip boya, çimento aldı; elektrikçiyle kabloları konuştular. Köy muhtarı, market önünde karşısına çıkıp başını salladı:
Ne için uğraşıyorsun Veli, bu harabeyle? Nasıl olsa satarsınız.
Veli kısa cevap verdi:
Güze kadar satmam, dedi ve yürüdü.
Ali ilk gelen oldu; cumartesi akşamı eşiyle, iki çocuğuyla kapıya yanaştı. Arabadan çıkınca bahçeye göz gezdirip burun kıvırdı:
Sen cidden burada bir ay mı kalmak istiyorsun?
Üç hafta, dedi Veli, Çocuklara temiz hava, sana da lazım biraz şehir dışında olmak.
Burada duş yok ki…
Hamam var. Bu akşam yakarım.
Çocuklar, on bir yaşındaki Mehmet ve sekiz yaşındaki Elif, başta isteksizce, dün Velinin yaşlı karaağacın dalına astığı salıncağa doğru yürüdüler. Alinin eşi Emine, ses etmeden elindeki mutfak torbasıyla eve geçti. Eşyaları boşaltırlarken Ali hâlâ surat asıyordu; bir şey demedi ama.
Anne pazartesi geldi, komşunun minibüsüne binmiş. Evin içine girip salonun ortasında durdu, derin bir nefes aldı:
Her şey çok küçükmüş, dedi usulca. Hatırımda daha büyüktü.
Otuz yıldır gelmedin anne.
Otuz iki.
Mutfağa geçti, elini tezgâha sürdü.
Burada hep soğuk olurdu. Baban kombi kuracaktı, söz vermişti; ama hiç kısmet olmadı.
Annenin sesinde hasretten ziyade yorgunluk seziliyordu. Veli bir çay koydu, onu verandadaki ahşap sandalyeye oturttu. Anne bahçedeki elma ağaçlarına bakıp geçmişin yükünden, kuyudan su çekmekten, çamaşırdan sonra ağrılaşan sırtından, komşuların dedikodusundan söz ederken Veli dinledi – anladı ki, bu ev anne için yuva değil, eski bir yara.
O akşam, annesi odasında uykuya çekildikten sonra Veli ile Ali avluda yanan ateşin başına oturdular. Çocuklar çoktan sızmıştı, Emine içeride mum ışığında kitap okuyordu; elektrik henüz sadece bir odayı aydınlatıyordu.
Niye uğraşıyorsun bunla? dedi Ali, közdeki ateşe bakarak.
Hepimiz bir araya gelsin istedim.
Bayramlarda görüşüyoruz. Yeterli.
O başka, dedi Veli.
Ali güldü.
Veli, hâlâ hayalperestsin. Burada üç hafta yaşarsak kardeş olacağımızı mı sanıyorsun?
Bilmiyorum, dedi Veli dürüstçe. Sadece şans vermek istedim.
Kardeşi biraz düşündü; yumuşak bir sesle,
İyi ki uğraşmışsın aslında. Ama mucize bekleme, dedi.
Veli beklemiyordu da… Ama umut ediyordu.
Sonraki günler işler arasında geçti. Veli çitleri tamir etti, Aliyle samanlık çatısını onardılar. Mehmet başta çok sıkıldı, sonra samanlıkta eski oltaları bulup dereye gitmeye başladı. Elif ise anneannesine yardım etti, taşın güneyine velinin çaktırdığı küçük bahçede ot yoldu.
Bir gün verandayı hep beraber boyarken Emine aniden güldü:
Biz resmen imece gibiyiz!
İmecenin planı olurdu en azından! dedi Ali gülerek.
Veli fark etti ki, gerginlik yavaş yavaş çözülüyordu. Akşamları uzun verandada sofralar kurulu, anne çorba pişiriyor, Emine köy peynirinden börek yapıyordu. Sohbetler gündelik sinek teli nereden alınır, çim biçmek gerekli mi, pompa bozulmuş mu…
Bir akşam çocuklar uyuduktan sonra anne konuştu:
Babanız bu evi satmak istemişti. Ölmeden bir sene evvel.
Veli bardağını havada unuttu. Ali kaşlarını çattı:
Neden?
Yorulmuştu. Ev ağır geliyordu. Şehre taşınıp hastaneye yakın bir daire almak istedi. Ben izin vermedim. Bizim, dedim. Kavga ettik. Satamadı, bir yıl sonra da gitti.
Veli bardağını yere bıraktı.
Kendini suçluyor musun?
Bilemiyorum. Sadece buraya dair içimde bir yük var. Her şeyde benim diretmem anımsanıyor. O huzurluca yaşayamadı.
Ali arkasına yaslandı.
Anne, bunları hiç söylememiştin.
Sormadınız ki.
Veli annesine bakınca, elleri nasırlı, beli bükülmüş yaşlı kadında; bu evin onun için gıpta değil, ağır bir miras olduğunu gördü.
Belki satmalıydık, dedi usulca.
Belki, dedi annesi de, Ama siz burada yetiştiniz. Bir anlamı var.
Ne, mesela?
Gözlerini oğluna kaldırdı:
Hatırlamanız. Nasıl bir arada olduğunuzu. Hayat savurup atana dek.
O sözleri Veli hemen kabullenemedi. Ama ertesi gün, Ali ve Mehmetle dereye giderken ve çocuk ilk balığını tuttuğunda; Ali oğlunu kolundan yakalayıp gerçek bir mutlulukla güldüğünü görünce, akşam anne Elife, Burada, şu verandada babana okuma yazma öğrettim, dediğinde, annenin sesinde başka bir şey, belki de kabulleniş buldu.
Dönüşü pazar sabahı belirlediler. Son akşam Veli hamamı yakıp, ailece yıkanıp verandada çay içtiler. Mehmet, Seneye yine gelecek miyiz? diye sordu. Ali, Veliye baktı, ama yanıt vermedi.
Sabah eşyalar araca yüklenirken Veli yardım etti. Annesi sarılıp veda etti:
Çağırdığın için sağ ol.
Daha güzel olur sanmıştım.
Oldu aslında. Bizce, dedi annesi.
Ali omzuna dokundu:
Sat, istersen. Ben razıyım.
Bakacağız.
Araç uzaklaştı, yolun tozu yere indi. Veli eve döndü, odalarda dolaşıp kalan bulaşığı topladı, çöpleri dışarı attı. Pencereleri sıkıca kapatıp kapıları kilitledi. Cebindeki eski, ağır köy kilidini bulup bahçe kapısına astı. Kilit paslıydı ama sağlamdı.
Kapıda durup eve baktı; çatı yenilenmiş, basamaklar sağlam, camlar tertemiz. Sanki ev yaşıyordu. Ama gerçeği biliyordu: Ev, içinde insanlar varken canlıydı. O üç hafta, gerçekten yaşamıştı. Belki de bu kadarı yeterdi.
Arabaya binip ağır ağır yola çıktı. Dikiz aynasında bir an için çatıyı, sonra ardında kalan ağaçları gördü. Yolda, sonbaharda emlakçı ile görüşmeyi düşündü. Ama şimdilik, masada birlikte oturduklarını, annenin Alinin şakasına güldüğü anı, Mehmetin balık yakaladığı günü hatırlamaya karar verdi.
Ev amacına ulaşmıştı. Aileyi yeniden bir araya getirmişti. Belki de onu huzurla bırakmak için bu bile yeterdi.




