Şenay, aile içinde en büyük kızımız, huysuzluğu ve damat adaylarına yüksek beklentileriyle hiç evlenmedi. Otuz yaşına geldiğinde öfkesi bir hanım nefretine dönüştü, adeta mide yanığı gibi bir erkek kabusuydu.
Şebnem, dedi, sanki bir damga vurmuş gibi. Küçük kızımız Gülşah, tombul ve neşeli, onaylayarak gülümsedi. Annem suskun kaldı; ama karanlık yüz ifadesinden şüpheleniyordum ki yeni gelin de ona pek yakışmadı. Ne beğenilebilirdi ki? Tek erkek çocuğumuz Tolga, ailenin direği ve umudu, askere gitti ve oradan bir eş getirdi. Bu eş, yani Şebnem, ne babasından ne annesinden miras kaldı, ne de birikmiş bir serveti. Onun kökeni ne bir yetimhaneden, ne bir akrabadan söylenebilecek bir şeydi; kimse bilmiyordu. Tolga ise alaycı bir tavırla, Üzülme anne, kendi servetimizi biriktiririz, dedi. Bize de, Bu aptalın getirdiği kim? Belki bir hırsız, bir dolandırıcıdır; ne zaman ne kadar ortaya çıktıysa şaşırmıyoruz! diye bağırdı.
Fatma Aksoy, Şebnem evimize girince tek bir gece uyuyamadı; yarım gözle uyukladı. Her an yeni bir kurnazlık bekliyordu, odaları dolaşacak bir şeyler arıyordu. Kızlarımıza da Anne, değerli eşyaları aileye saklarsan, ne olur! diye telkin ediyordu. Kim bilir ne kaçak şeyler saklıyor olabilir; kürk, altın bir sabah uyanıp Oh, hepsi kaybolmuş diye haykırmayalım diye.
Tolga bir ay içinde evimizi haçladı: Eve ne getirdin? Gözlerin nereye bakıyor? Ne cilt, ne de yüz! diye içten bir eleştiri yaptı. Ama yapacak bir şey yoktu; yaşamaya devam etmeliydik. Şebnemi evde tutmaya çalıştık.
Evimiz cömertti; otuz dekar bahçemiz, üç domuzcuk, kuş sürüsü… İş bittiğinde bir gün daha geçmezdi. Şebnem şikayet etmedi; domuzları besledi, yemek pişirdi, evi temizledi. Kayınvalideyi memnun etmeye çabalıyordu. Ama anne kalbinin gözüyle bakmazsan, ne altınla döşesen de iş olmaz, her şey ters gider. Şebnem, o ilk günden itibaren, Bana adım ve baba adımla seslen. Böyle daha iyi olur. Benim zaten bir kızım var; sen ne kadar çabalarsan çabala, asla benim kızım gibi olamazsın, dedi.
Böylece Şebnemi Fatma Aksoy olarak adlandırmaya başladık. Annem kayınvalideye bir isim bile vermezdi. Bir şey yapılmalı, derdi; ama başka bir şey söylemezdi. Hiçbir şeye boyun eğmezdi. Ancak diğer kayınvalideler gibi ona da bir yol açmazdı. Her satırda bir eksik bırakmazdık. Bir kez annem, dağınık kızları tutmak zorunda kaldı; Şebneme acımazdı, evde düzen olması gerekirdi, skandallar değil. Bundan başka kız çalışkan çıkmıştı; tembellik etmezdi. Annem, kendini itiraf etmeden, yavaş yavaş ısınıyordu.
Hayat belki zamanla yoluna girerdi, ama Tolga bir gün kaçtı.
Sabah akşam iki sesle Kiminle evlendin? Kimle evlendin? diye bağıran bir adamı kim dayanır? Şenay bir kız arkadaşıyla tanıştırdı, işler karıştı, kargaşa çıktı. Kayınvalideler zaferi kutladı: Şimdi nefret edilen Şebnem temizlik yapacak. Annem suskun kaldı, Şebnem ise hiçbir şey olmadı gibi davranıp gözleri küçüldü, yalnız gözyaşları kaldı. Ve bir anda gök gürültüsü gibi iki haber geldi: Şebnem hamileydi, Tolga ise boşanıyordu.
Olmaz, dedi annem Tolgaya. Seni eşe bağlamamı hiç istemedim.
Evlendiysen, yaşa! Düşmanlık etme. Yakında baba olacaksın. Aileyi mahvedersen, evden atarım, seni istemem. Şurak da burada kalacak.
İlk kez annem Şebneme adını söyledi. Kız kardeşler sesini kesti. Tolga öfkeyle bağırdı, Ben bir erkeğim, karar veririm. Annem kollarını yana açtı ve güldü: Ne erkeğin var ki? Henüz sadece pantolon. Çocuk doğur, onu yetiştir, ona akıl ver, insan yap, o zaman erkeğin olur!
Annemi hiç bir kelime kaçırmaz. Tolga da annesine yapışık. Bir şey istediysen, hepsi yeter! diye, evden çıktı. Şurak kaldı. Zaman içinde bir kız çocuğu doğurdu ve ona Vildan adını verdi. Annem öğrendiğinde sessiz kaldı ama mutluluğu belli oldu.
Evde dışarıdan hiçbir şey değişmedi; sadece Tolga eve yolunu kaybetti, kırıldı. Annem de endişeliydi ama göstermedi. Torununu sevdi, şımarttı, hediyeler aldı, tatlılar verdi. Şuraka bakışı hâlâ soğuktu; o, oğlunu kaybettiği için affedememişti. Ama hiçbir söz ya da ufak bir eleştiri de etmedi.
On yıl geçti. Kız kardeşler evlenip gitti, geride annem, Şurak ve Vildan kaldı. Tolga yeni karısıyla kuzeye gitti, yeni bir evlat edindi. Şuraka bir emekli subay yaklaştı; kıdemli, yaşlı bir adam, eski eşiyle boşanmış, dairesini ona bıraktı, kendisi bir yurtta kalıyordu. Emekli maaşı alıyordu, ciddi bir damattı. Şurak da ona ilgi duydu, ama ne yapacaktı? Kayınvalideye mi götürürdü?
Her şeyi açıkça anlattı, özür diledi ve çekildi. Adam aptal gibi davranmadı; anneme gitti. Fatma Aksoy, Şurakı seviyorum, onsuz yaşayamayacağım, dedi.
Annemin yüzünde bir kas kasılmadı.
Seviyorsan, dedi, evlenin ve birlikte yaşayın.
Bir an düşündü, sonra ekledi:
Vildanı buradan taşımam. Burada kalın, benim evimde.
Böylece birlikte yaşamaya başladılar. Komşular dili yormuş, Akıllı Fatma, evin oğlunu dışarı attı, Şebnemi de alıp götürdü diye konuşuyordu. Şebnem, yaşlı bir kadını sarstı; ama tembel kimse Varma Aksoya bir şey söylemezdi. O, dedikoduya aldırış etmez, komşularla sohbet etmez, gençlerden bahsetmez, gururlu ve ulaşılmaz dururdu. Şurak bir kız çocuğu daha dünyaya getirdi; ona Katya adını koydu. Annem, torunlarıyla neşelenemedi; Katya ona torun değil miydi? Aslında hiçbir şey değildi.
Tam bir felaket patladı: Şurak ağır hastalandı. Kocası çöktü, bir zamanlar içki içti. Annem sessizce, hiçbir söz söylemeden, banka hesabındaki tüm parayı çekti, Şurakı İstanbula götürdü. İlaçlar, doktorlar, her şeyi denedi ama fayda etmedi.
Sabah Şurak hafifledi, annesinden tavuk çorbası istedi. Annem sevinçle bir tavuk kestı, tüylerini ayırdı, haşladı. Çorbayı getirdiğinde Şurak çorbayı yiyemedi, ilk kez ağladı. Annem, kimsenin hiç ağlamadığını gördüğü bir an, onunla birlikte gözyaşına boğuldu:
Ne olur, küçüğüm, ben seni sevdiğimde neden gidersin? Ne yapıyorsun?
Sakinleşti, gözyaşlarını sildi ve şöyle dedi:
Çocuklar için endişelenme, kaybolmazlar.
O günden sonra bir daha gözyaşı dökmedi, yanına oturdu, elini tutup hafifçe okşadı, sanki aralarındaki tüm kırgınlıkları affediyormuş gibi.
Yine on yıl geçti. Vildan evlenmeye hazırlandı. Şenay ve Gülşah, yaşlanıp yorgun düşmüş, tanrıçaları gibi çocuk sahibi olamamıştı. Birkaç akraba toplandı. Tolga da geldi; karısıyla ayrılmış, içki içiyordu. Vildanın ne kadar güzel göründüğünü gördü, mutlu oldu. Böyle bir kızım olduğu için şaşırmadım, dedi. Ama Vildanın babasının adı başka birinden geliyormuş, duyunca öfkelendi, annesine suçladı: Bana yabancı bir adamı evimize soktu, dedi, temizlesin, burada bir işi olmasın. Ben baba değilim.
Annemi dinledi ve şöyle dedi:
Hayır oğlum, sen baba değilsin. Gençken pantolon giydin, ama erkeğe dönüşmedin.
Şebnemin kalemi gibi bir sözle, Tolga bu aşağılamayı kaldıramadı, çantasını topladı ve bir kez daha dünyayı dolaşmaya gitti. Vildan evlendi, bir oğul doğurdu; ona da Aleksandr adını verdi, üvey babasına onur vermek için. Fatmayı ise geçen yıl Şurakın yanına gömdük.
Şimdi yan yana yatıyorlar: kayınvalide ve damat. Baharın gelişiyle bir söğüt filizlenmiş, nereden geldiği belli değil, kimse ekmemişti. Sanki Şebnemin bir veda selamıydı, ya da annemin son bir affı.




