Arkadaşlar, elleri boş bir şekilde donatılmış sofranın başına geldiler ve ben buzdolabının kapağını kapattım.
Serhat, üç kilo dana antrikot yeter mi sence? Geçen sefer hepsini silip süpürdüler, ekmeklerin içini bile sosla sıyırdılar. Bir de Gülfer yanına kutu istedi, köpeğe diye, sonra Instagramda benim yemeğimin fotoğrafını kendi marifetiymiş gibi paylaştı.
İclal, mutfak havlusunun ucunu gergin gergin buruşturuyor, mutfağında oluşan savaş alanına göz gezdiriyordu. Saat henüz on ikiydi ama yorgunluktan bacaklarında derman kalmamıştı. Sabah altıdan beri ayaktaydı: önce en taze eti seçmek için pazara, sonra elit içki ve mezeler almak için markete gitmiş, sonrasında da bitmek bilmeyen doğrama, kaynatma ve kızartma işlerine girişmişti.
Kocası Serhat ise, lavabonun başında dalgın dalgın patates soyuyordu. Kabuklar birikiyor, aynı oranda Serhatın sessiz öfkesi de birikiyordu tabii bunu göstermemeye çalışıyordu.
İclal, daha ne olsun? dedi içini çekip bir patatesi yıkarken. Üç kilo et, dört misafir artı ikimiz… Kişi başı yarım kilo yapar, çatlayacaklar neredeyse! Sen zaten abartmışsın: havyar, levrek füme, kocaman salatalar… Düğün değil ki bu, biraz gecikmeli de olsa yeni evimizi kutluyoruz sadece.
Sen anlamıyorsun, diye geçiştirdi İclal, tavada koyu sosunu karıştırırken. Bahsettiğimiz Gülfer, Serdar, Melda ve Tolga. Eski dostlarımız. Yıllardır görüşmedik, ta uzak bir semtten gelecekler. Sofrada bir eksik olsa ayıp olur. Sonra arkamızdan konuşurlar, ev aldılar, havaya girmişler, cimrileşmişler derler.
İclal hep böyleydi. Misafirperverlik ona anneannesinden mirastı, yoktan doyururdu bir ordu adamı. Onun için boş sofra utanç vesilesiydi. Misafir varsa sofra donmalı, kutlama varsa masa eğilmeli! Haftalarca menü planlar, tarif araştırır, maaşından para biriktirip Serdarın sevdiği o pahalı rakıyı, Gülferin bayıldığı ithal şarabı bulurdu.
Keşke onlar da bir şeyler getirseydi, homurdandı Serhat. Son Tolganın doğum gününde hem hediyeyi hem içkiyi biz getirdik, sen bir de pasta yaptın. Onlar ne yaptı? Bir gün rastgele onlara gittik çay poşetiyle üç sene evvel alınmış kurabiyeyle karşıladılar.
Serhat, lütfen böyle düşünme, dedi İclal hafif kınayarak. Zor zamanlardaydılar, kredi borçları, tadilat işleri vardı. Şimdi düzenleri yerinde. Serdar terfi aldı, Melda yeni manto aldı diye hava attı geçenlerde. Belki bu defa bir pasta, en azından meyve getirirler. Özellikle tatlıyı sizden diye ima ettim Gülfere.
Saat beşe gelirken ev pırıl pırıl, salonun masasıysa adeta lüks bir şarküteriye dönmüştü. Ortada dilimlenmiş antrikotlu aspik, çevresinde devasa salata kapları (salatası duble: dil ve karidesli!), havyarla süslenmiş rus salatası, ev yapımı pastırma, fırında köy usulü patatesli mantarlı dana bonfile… Buzdolabında bir şişe Finlandiya votkası, ithal konyak, üç şişe şarap soğutulmuştu.
Yorgun ama gururla iyi elbisesini giyip saçını başını düzeltti İclal, koltuğa oturup zili bekledi.
Çok heyecanlıyım, dedi, Serhat gömleğinin düğmelerini iliklerken. İlk buluşmamız yeni evimizde, her şey kusursuz olsun istiyorum.
Zil tam beşte çaldı. Dostlar dakikti.
Kapıya koştu İclal. Girişte curcunalı bir ekip duruyordu. Gülfer, o yeni vizon mantosuyla ki neredeyse evin yarı tadilatı değerdeydi, Serdar deri montuyla, Melda gösterişli makyajla ve Tolga, şimdiden biraz ısınmış bir halde.
Yeni ev sahipleri, yaşasın! diye bağırdı Gülfer girerken, İclale ağır parfüm bulutu bırakarak. Hadi, göster bakalım konağı!
Gürültüyle üst baş çıkarıldı, mont palto Serhata yığıldı, o da zar zor askıya asmaya yetişiyordu. İclal, köşede dostça gülümsüyor, ellerini gizlice misafirlerin ellerine kaçamak bakışlarla yokluyordu.
Dördünün de elleri bomboştu. Ne torba, ne pasta kutusu, ne bir şişe şarap, ne de bir çikolata…
Şey…, demeye başladı İclal ama sustu. Sormak ayıptı. Belki arabada bıraktılar? Ya da ceplerinde küçük bir şey mi var?
Ayy İclalcim ne kadar da zayıflamışsın! öpüp geçiştirdi Melda, ayakkabısını bile çıkarmadan holde gezindi. Dekorasyon… fena durmuyor ama sade olmuş. Duvarlar boyanmış ama bana ofis havası verdi. Keşke duvar kağıdı alsaydınız.
Biz minimalizmi seviyoruz, dedi Serhat, sakince. Buyurun, masa hazır.
Oda dolunca Serdarın gözleri sofraya dikildi, iştahla ışıldadı.
Vay canına! Sofra kurmuşsun, İclalcim! Boşuna gelmedik! Sabah beri doğru dürüst bir şey yemedik, yer açtık senin meşhur bonfileye.
Hemen oturdular. İclal sıcak başlangıçlar, mantarlı kremalı güveç için mutfağa koştu. Aklında tek şey vardı: Belki para olarak zarfa koydular da getirdiler, o yüzden elleri boş?
Tepsiyle döndüğünde herkes çoktan salatalara saldırmıştı, kadeh bile kaldırmadan.
Ooo, rus salatası müthiş! dedi Tolga çiğneyerek. Serhat, içki doldur ulan, ne bekliyoruz, kalbimiz kurudu!
Serhat rakıyı erkeklere, şarabı kadınlara doldurdu.
Yeni evimiz hayırlı olsun! kaldırdı kadehini Serdar. Duvarlarınız yıkılmasın, çatılar akmasın, komşular su basmasın, hadi bakalım!
Bardağını fondip yaptı, masa örtüsüne burnunu sildi (oysa masaüstünde keten peçete vardı), sonra lakerdaya çevirdi çatalı.
Şey, İclal, dedi çiğnedikten sonra Serdar Rakı soğuk değil, buz atmalıydın.
Buzdolabından yeni çıkardım Serdar, dedi İclal. Beş derecede.
Hadi be! Rakı buz gibi olmalı. Neyse idare eder. Peki ya konyak? Midem yaktı.
Var, dedi İclal. Ama önce yemek yeriz değil mi?
O da olur, güldü Tolga.
Yemekler hızla tükendi. Misafirler bir haftadır aç kalmış gibi yiyor, bir yandan da eleştiriyorlardı.
Rus salatası biraz kuru olmuş, dedi Gülfer, üçüncü tabağını doldururken. Mayonezi az kaçırmışsın, cimrilik yapmışsın.
Ev yapımı mayonez, yağlı olmuyor, dedi İclal.
Off, o ne öyle. Hazırını al dök, leziz! Havyar da ufak taneli, somon mu, palamut alsaydın ya.
İclal, Serhatla göz göze geldi. Serhatın elleri öyle sıkılmıştı ki eklemleri beyazlamıştı.
Arkadaşlar, siz neler yaptınız? konuyu değiştirdi Serhat. Gülfer, sen Antalyaya gitmişsin galiba?
Off, muhteşemdi! hayranlıkla anlattı Gülfer. Beş yıldızlı otel, sabah akşam açık büfe! Şampanya, ıstakoz… Orjinall Louis Vuitton çanta aldım, elli bin lira, ama değdi! Serdar söylendi tabii, ama dedim bir kere yaşıyoruz! diye.
Gerçekten kadın milleti para harcar! Serdar da onayladı. Ben de yeni SUV bakıyorum. Yakında alırım, kenara attık parayı. Öyle betona para döküp yenileme filan yok bizde.
Nasıl yani? dedi İclal.
Duvar duvardır, açıkladı Melda. Biz on yıldır eve taşındığımız gibi duruyoruz, duvarlar hala eski desenli. Ama her sene yaz tatili, markalı kıyafet, restoran… Siz hep tadilat peşindesiniz, sıkıcı hayat!
Aaa, konu restoran, lafa girdi Tolga, peçeteyle yağlı ağzını silip masanın üstüne fırlattı. Dün Vakıf Lokantasında yedik. Yemekler nefisti, hesaba on beş bin gitti, ama değdi! Evde tıkınmaktan iyidir. Hadi sıcaklar gelsin, et gelsin, salatayla oynanmaz!
İclal, kirli tabakları toplamak için ayağa kalktı. İçinde her şey zangır zangır titriyordu. Daha demin elli binlik çantayla övünenler, ona bir çiçek bile getirmemişti. Ne bir şekerleme, ne bir meyve…
Mutfakta Gülfer ona yanaştı: Sözde yardım edecek, aslında dedikoduya hevesli.
Vay be İclal, eline sağlık, fısıldadı kapıya yaslanarak. Masa zengin ama belli ki pek yorgunsun. Şarap da biraz ucuz seçmişsin. Biz ancak yazlıkta içiyoruz böylelerini. Aslında konuklara daha iyisi yakışırdı.
Gülfer, bu Fransız şarabı, şişesi iki bin lira, dedi gerginlikle İclal, bulaşıkları makineye dizerken.
Ciddi misin! Seni bence kandırmışlar, ekşi sirkeden farkı yok. Bu arada yarına hazır bir şey bırakır mısın? Yarın ayılacağız, yemek yapasımız yok. Et falan, salata… Çok yapmışsın, size kalacak, ziyan olmasın.
İclal elindeki tabağı havada tuttu. Yavaşça döndü.
Yani sana paket yapayım, götür…
Yani evet? Biz her zaman böyle yaparız. Ekonomi başka nasıl döner ki! güldü Gülfer. Bu arada tatlı yok mu? Bir pasta fena gitmez. Var mı bir şey?
Tatlı sizden demiştin, hatırlattı İclal sessizce.
O ben mi dedim? Yok artık! Ne zaman öyle şey söyledim? Diyetteyim, tatlı almam mümkün değil. Senin meşhur Napolyon pastan vardı, hazırı da olur, bir şeyler yapardın. Zaten ellerimiz boş geldik, her şey sizde olur diye. Şimdi ev aldınız ya, zenginsiniz.
İclal tabağı masaya bıraktı. Porselenin tınısı kurşun gibi yankılandı.
Demek her şeyimiz vardır, dediniz… Zenginliğe karar verdiniz…
Ee tabii! Gülfer hala sesin tonunu anlamıyordu. Kredi bile ödediniz, tadilat bitti. Paranız çoktu belli. Biz ise zar zor Maldivlere biriktiriyoruz. Neyse hadi çıkar eti, erkekler delirdi açlıktan.
İclal kımıldamadan bakakaldı. Aklından bir anda geçti: Onun acil uçak bileti için verdiği paralar, yarım yılda geri gelmiş, teşekkür bile yoktu. Serdarın taşınırken Serhattan istediği yardım, yakıt bile ödememişlerdi. Bayramda üçer beşer sofraya oturur, kendilerini bile nadir çağırırlar, o zaman da ucuzca mantı koyarlardı.
Fırının kapağına yürüdü. Açtı kapıyı. Ot mutfağa karıştı: sarımsak ve baharatla bütünleşmiş et kokusu… O et için tüm günü harcamış, maaşının yarısı gitmişti.
Buzdolabına baktı, dev bir bezeli pasta duruyordu içinde, beş bin liraya sipariş etmişti, sürpriz olsun diye.
Fırını kapattı. Ocağı söndürdü. Buzdolabının kapağını sıkıca kapattı.
Et yok, dedi yüksek sesle.
Nasıl yani? Yandı mı? Gülfer anlamamıştı.
Hayır. Yanmadı. Sadece… vermeyeceğim.
İclal salona geçti. Erkekler tekrar kadeh doldurmuş, siyasi muhabbet açılmıştı. Serhat oturduğu yerde üzgün bakıyordu.
Değerli dostlar, dedi İclal, sesi bir tel gibi titrek. Bugünkü davet sona ermiştir.
Herkes sustu, döndü ona. Serdar bardağı havada unuttu.
Ne diyorsun İclal? Nasıl yani? Daha ana yemek yok, et yok!
Söz vermiştim, dedi İclal. Ama vazgeçtim.
Olmaz öyle şey! Acıktık, salata oyalamaca, et masada beklemesin!
Et fırında ve orada kalacak. Siz şimdi giyinin, evinize gidin, isterseniz de Vakıf Lokantasına, orada yersiniz, hesabı ödersiniz.
Sarhoş musun sen? dedi Tolga kocaman gözlerle. Serhat, kadına sahip çık, misafiriz burada!
Serhat ağır ağır kalktı. Eşiyle, sonra misafirlerle göz göze geldi. İclalin titrediğini, gözlerinin yaşla parladığını gördü. Her şeyi anladı.
İclal sarhoş değil, dedi kararlı şekilde. O sadece tükendi. Evimize geldiniz, bir lokma bile getirmediniz, konyaklarımı içtiniz, eşimin yemeklerini yerden yere vurdunuz, şarabımıza sirke dediniz, evimizi küçümsediniz. Şimdi de et istiyorsunuz?
Şaka yapıyorduk yahu! feryat etti Gülfer. Bir pasta unutmuşuz, ne var yani! Biz zaten size eğlence getirdik!
Eğlence bizim sırtımızdan mı? diye güldü burukça İclal. Bu masaya maaşımın yarısını döktüm, sırf sizi mutlu etmek için. Ama siz sadece asalaksınız, bedavacı! Antalyada tatil yapmaya var, ev sahibine bir çikolatayı çok gördünüz.
Aaa, sen artık laf mı sokuyorsun! Serdar sandalyeyi devirerek ayağa fırladı. Etinle beraber boğul! Hadi gidiyoruz, bir daha da gelmeyiz! Cimri insanlar!
Hadi bakalım, dedi Serhat, kapıyı ardına kadar açarken. Kutu ve poşetlerinizi de alın, ama bu kez boş.
Arkadaşlar gürültü ve küfürlerle kapıdan çıktılar. Gülfer, Seninle artık arkadaş değilim, herkese ne kadar cimri ve histerik olduğunu anlatırım! diye bağırdı. Melda, Bütün gece rezil ettin bizi diye söylendi. Erkekler söylene söylene gidiyorlardı.
Son misafir de gidince evde içe işleyen bir sessizlik oldu. Ortada devrilmiş masa: kirli tabaklar, dökülmüş şarap lekeleri, buruşuk peçeteler.
Serhat geldi, omzuna dokundu.
İyi misin? dedi sessizce.
Ellerim titriyor, dedi İclal. Serhat, kötü mü yaptım? Belki alttan almak gerekirdi, ne de olsa misafir…
Hayır İclal, sonunda kendine saygı duydun. Gurur duydum seninle, vallahi. Ben olsam beş dakika sonra kovardım.
İclal derin bir nefes aldı, Serhata sımsıkı sarıldı.
Et kaldı mı? dedi Serhat kurnazca gülerek. Fırında enfes kokuyor…
İlk defa o akşam İclal içten güldü.
Var Serhat, koca bir tepsi… Üzerine koca bir pasta da var, bol meyveli.
Masaya, kirli tabakların yanına ilişip kendi aralarında yediler. İclal fırından mis kokulu, sulu et çıkardı, pastayı kesti. O ekşi denilen şaraptan da iki kadeh doldurdu.
Kendimize, dedi Serhat, tokuşturken. Ve bu eve ancak gerçekten dost olarak gelenlere…
Beraber etin tadına vardılar, sessizliği ve birbirlerini dinlediler. O akşam yedikleri, ömrü boyunca yedikleri en lezzetli yemektir.
Bir saat sonra İclalin telefonu mesaj sesiyle öttü. Gülfer yazmıştı: Vay anasını! Şimdi McDonaldsta hamburgerle tıkınıyoruz! Vicdanın varsa arayıp özür dilersin!
İclal okudu, gülümsedi ve Engelleye tıkladı. Melda, Serdar ve Tolganın numaralarını da aynı şekilde.
Telefonundan dört kişi eksildi. Ama evde hava birden rahatlarken, buzdolabı da iki kişiye yetecek nefis yemeklerle dolu kaldı. Ve hak etmeyene tek lokması gitmedi.
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum ki, gerçek dostluk iki taraflıdır; bazen de kapalı buzdolabı insanın onurunu korumanın en güzel yoludur.




