Torunum.
Küçük Zeynep doğduğu günden beri annesi Mineye hiçbir zaman lazım olmamıştı. Kadıncağız ona evdeki sıradan bir eşya gibi bakıyordu. Olsa da olurdu, olmasa da.
Mine sürekli Zeynepin babası Selimle tartışırdı. Sonunda Selim, eşiyle barışıp gerçek evine dönünce, Minenin iyice pabucu dama atıldı. Her gün sinir krizleri geçiriyordu:
Gitti ha! Demek ki en baştan beri beni bırakmaya niyeti yokmuş o kadın için! Sinirlerimi alt üst etti! Hep yalan söyledi bana! diye avazı çıktığı kadar telefonda bağırıyordu Şimdi de beni bu sümüklüyle bıraktı! Vallahi atarım camdan ya da bırakırım otogarda, alsınlar dilenciler!
Küçük Zeynep kulaklarını tıkayıp sessizce ağladı. Annesinden görmediği sevgiyi içine sindire sindire büyüyordu.
Umrumda bile değil, kızıma ne yapacaksan yap. Zaten benden mi o da emin değilim. Elveda! dedi Selim, Zeynepin babası, telefonda.
Mine iyiden iyiye çıldırmış gibi alelacele Zeynepin birkaç parça eşyasını bir çantaya tıkıştırdı. Evraklarını da aldı. Beş yaşındaki Zeynepi kolundan tutup bir taksiye bindirdi.
Kendilerine göstereceğim gününü! Hepsini pişman edeceğim! diye kafasında döndürüp duruyordu. Takside şoföre burnunun ucuyla üslupsuzca adresi söyledi: Selimin annesi Sultan Hanımın evine, şehir dışına gideceklerdi.
Taksi şöförü, bu kaba saba genç kadından hiç haz etmemişti. Zeynepe her lafında sert çıkan annesine içi içini yiyordu.
Anne, tuvalete gitmem gerek Zeynep boynunu bükmüştü. Kötü bir tepki bekliyordu.
Nitekim Mine öyle bir kızdı ki, taksi şöförünün elleri direksiyonda küt küt oldu.
Kendisi de dedeydi. Oğlu ona torununu emanet ettiğinde, gelini Zeynep yaşındakine pamuk gibi davranırdı. Minenin Zeynepe bakışı içini acıttı.
Dayan! Babanın anasına gidince tuvalete gidersin!
Kadın pencereye döndü, öfkeyle burnundan soluyordu.
Hanımefendi, biraz yavaş olun hele. Bakarsınız, sizi bırakırım yolda, kızı da emniyete götürürüm, haberiniz olsun!
Ne diyorsun be sen? Sen de çok saygılı oldun şimdi. Yalnız mı sandın beni? Gider polise şikayet ederim, kızımı rahatsız etti bu taksici diye. Sonra görürsün! Bana ne, kızım, nasıl istersem öyle yetiştiririm. Sen işine bak!
Adam içinden Bu manyakla uğraşılmaz dedi. Kızcağıza üzülmekten kendini alamadı.
Bir buçuk saat sonra varmışlardı köy evine.
Bekle, hemen geliyorum! dedi Mine, taksinin kapısını çarparak indi ama taksici ona acımadan gaza basıp uzaklaştı.
Yayan git, senin gibisine bu bile fazla! sesi arabanın içinden Mineye kadar ulaştı.
Mine öfkeyle tükürüp, Zeynepin elinden tutup kapının önündeki bahçeye daldı.
Alın sizin kıymetlinizi! Ne yaparsanız yapın! Selimin annesi bakacakmış! Ben istemiyorum! diye köydeki eve avazı çıktığı kadar bağırıp, arkasını dönüp gitti.
Sultan Hanım, büyük bir şaşkınlıkla olan biteni izledi.
Anne! Anneee! Gitme ne olur! Zeynep, gözyaşları yanağını ıslatırken annesinin arkasından koştu.
Bak hadi, düş önüme! Git, yaşlanmış nineyle yaşa! diye bağırdı Mine, Zeynepin titreyen ellerini eteğinden çekmeye çalışarak.
Meraklı köylüler dışarı çıkıp bakıyordu. Sultan Hanım bastonuna yaslanarak, torununun peşinden nefes nefese koştu.
Gel kızım, gel canım yavrum Sultan Hanımın yüzü yaşlı yaşlı ağlıyordu. O kızı hakkında tek laf duymamıştı şimdiye kadar!
Oğlu Selim, gayrimeşru çocuğu olduğundan bahsetmemişti.
Korkma, sana kötü davranmam. İstersen börek yaparım? Sütüm de var. dedi yaşlı kadın, torununu eve çekerek.
Kapıdan dışarı bakınca Mineyi artık göremedi, arabasına atlamış, gitmişti. Bir avuç toz ve burukluk bırakarak arkasında.
Bir daha ondan hiç haber alamadılar. Zeynepsa Sultan Hanımın evine neşe getirdi. Sultan Hanım tek an bile kuşkulanmadı; onun torunu olduğundan emindi. Tıpkı küçük Selime benziyordu! Selim annesini köyde pek az ziyaret eder, belki de yakında oğlu olduğunu bile unuturdu.
Seni büyüteceğim Zeynepim. Ayaklarının üstünde duracaksın, sana elimden geleni vereceğim!
Torununu sevgi ve şefkatle büyüttü Sultan Hanım. İlkokula gönderdi. Yıllar birbirini izledi, zaman akıp gitti.
On birinci sınıfa gelmişti Zeynep, yakında mezun olacaktı. Güzel, akıllı, ince ruhlu bir genç kız olmuştu. Hayali tıp fakültesine girmekti. Şimdilik ise sağlık koleji görünüyordu.
Keşke babam beni kabul etseydi diye iç geçirir, akşamları Sultan Hanımla verandada oturup gün batımını izlerlerdi.
Yaşlı kadın, titrek elleriyle torununu okşar, ne diyeceğini bilemezdi. Oğlu Selim, evlat olarak kızını asla kabullenmemişti. Eski eşiyle barışmış, oğulları Cana tapar olmuştu. Zeynepi ise hor görüp yok sayardı. Geldiği nadir zamanlarda küçümseyerek serseri diye aşağılardı.
Serseri olan sensin! bir gün Sultan Hanım dayanamamıştı Yalnızca emekli maaşımı almaya gelirsin, hem sen de çalışıyorsun, karın da. Son kuruşuma göz dikiyorsun. Yeter oğlum! Artık gelme!
Ne biçim konuştun sen benimle? Tamam! Ölürsen, cenazene bile gelmem! deyip, selamı sabahı kesmişti Selim. Oğlu Canı da yanına alıp çekip gitmişti.
Allah büyüktür Zeynepim dedi Sultan Hanım Haydi gel bir bardak sıcak çay içelim. Yarın diplomanı alacaksın!
Yaz, bahçede çalışmayla geçti, Zeynepi kente, okula uğurlama zamanı gelmişti.
Her şeyi birlikte taşımayız kızım, komşumuz Veli abiye rica ederim, yurduna kadar bırakır bizi Sultan Hanım da acele ediyordu. Son günlerde rahatsızdı, karar vermesi gereken bir mesele vardı.
Zeynep uzun uzun sarıldı Sultan Hanıma yurt önünde.
Sen benim en büyük şansımsın. Tek yapmam gereken okumak. Sonunda sadece kendime güvenmem gerekecek. Sen artık yaşlandın, yoruldun. Kaç yıl daha yanında kalabilirim ki
Zeynep gözyaşını yuttu.
Saçmalama güzel yavrum! Ne yaşlısı? Kocaman ayaktayım ben! Sultan Hanım gülümsedi. Veli abiyle vedalaşıp notere uğradı. İşlerini tamamlayıp rahat bir nefesle köye döndü.
Zeynep haftasonları köye gidiyordu, Sultan Hanımın sağlığı için endişeleniyor, derslerine asılıyor, ileride doktor olup babaannesine uzun bir ömür vaat ediyordu kendince.
Zamanla ziyaretleri seyrekleşti. Zeynep, okulda sınıf arkadaşı Mehmete gönlünü kaptırmıştı. Mehmet de iyi bir çocuktu, birlikte üniversiteye girmek istiyordu.
Sultan Hanım torununun mutluluğuna sevindi. Koleji dereceyle bitirdiler, yirmi yaşında, mütevazı bir düğünle evlendiler. Zeynepin tarafında sadece Sultan Hanım vardı.
Sen bana sadece babaanne olmadın, annem ve babam oldun, her şeyim oldun. Senin sevgin ve şefkatli yüreğin olmasaydı, nasıl büyürdüm bilmiyorum diyerek Zeynep gözleri yaşlı diz çöktü.
Konuklar duygulandı. Sultan Hanım ise gururla torununu öptü.
Hadi otur kızım, ayıp oluyor böyle derken damat Mehmet araya girdi:
Ne ayıbı babaannem? Sen bizim ailenin baş köşesisin!
Bütün akşam gençlerin ve Sultan Hanımın sağlığına kadehler kalktı.
Çok geçmeden Sultan Hanım hastalandı. Sanki görevi bitince ömrü de sönüvermişti. Zeynep ve Mehmet sırayla köy ile şehir arasında git gel yapıp, ona göz oldular.
Bir gece, Sultan Hanım torununun elini sıkıca tutup dedi ki:
Ben göçüp gidince oğlum ve o kadın hemen buraya koşarlar. Sen onlara pabuç bırakma. Ev senindir, seneler önce noterde tapusunu verdim sana. Her şey tamam.
Babaanne
Bir şey deme. Anne ve baba olarak kimse olmadı yanında, elimden ne geldiyse onu yaptım. Şimdi içim rahat. Ev senin. İleride satarsınız, şehre geçip küçük bir ev alırsınız.
Zeynep sadece ağladı, kelimeler boğazında düğümlendi.
Sultan Hanım iyi bakılınca bir buçuk yıl daha yaşadı, sonra uykusunda huzur içinde vefat etti.
Dediği gibi oldu, kırkı çıkar çıkmaz Selim ve ailesi köye çıkageldiler.
Evi boşalt! diye emrediyordu Selim Annem hayattayken kalmana izin verilmişti, şimdi gideceksin.
Zeynep ilk başta ne yapacağını bilemedi, yüzünde alaycı bir bakış, yanında hayatında görmediği babasının karısı ve kendi yaşlarında bir oğlan, saygısızca evi kolaçan ediyordu. Açık açık babasından evi satıp, kendine uygun bir araba almak için pazarlık planı kuruyordu.
O sırada Mehmet marketten geldi, yabancıları görünce onlara döndü:
Siz de kimsiniz? Yoksa yeni yetme sevgilileri mi getiriyorsun buraya? diye bağırdı Selim.
Mehmet aldırmadan poşeti masaya bıraktı.
Ben Zeynepin kocasıyım. Siz kimsiniz? Hiç tanımadım sizi.
Selim sinirden kıpkırmızı kesildi.
Defolun buradan! İkiniz de! dedi elini kapıya doğru sallayarak.
Öncelikle üslubunuza dikkat edin. İkinci olarak, Zeynep bu evin tapulu sahibidir. Tapuyu görmek ister misiniz? dedi Mehmet sırıtarak.
T tapu mu? diye dillenemedi Selim.
Rukiye, bu kız anneni kandırmış. Hemen mahkemeye gitmek gerek! Selimin eşi kocasını dürttü.
Bunu yanına bırakmam! İspatlarım, sen benim kızım değilsin, annemin torunu değilsin! diye yumruklarını sıktı Selim.
Hazırla valizini, yaşıtım, burada fazla duramayacaksın! diye ekledi Zeynepin üvey kardeşi. Araba hevesi elinden kayacak diye daha da hırslanmıştı.
Gidip evi sessizliğe boğdular. Zeynep yere kapanıp ağladı. Ne istediler ondan? Babası bir kere bile ona şeker almamıştı çocukluğunda. Şimdi evinden etmeye çalışıyordu.
Acaba gerçekten zor durumdalar mı? Sahi, kalacak bir yerleri yok mu? Mehmet, bu ev bana babaannemden kaldı. Tek hatıram bu!
Mehmet iradeyle eşini yerden kaldırdı.
Yarın hemen evi satışa çıkarıyoruz! Yoksa peşini bırakmazlar. Unutma, Sultan Hanım da öyle isterdi; Evi satıp şehre yerleşin derdi.
Evet, ama bu kadar erken ayrılacağımızı düşünmemiştim. Tüm çocukluğum burada geçti.
Evi kısa sürede sattılar. Alıcılar hali vakti yerindeydi, hiç pazarlık etmeden kabul ettiler.
Ev koca bir bahçenin ortasında, meyve ağaçlarıyla çevriliydi. Uzakta çam ormanı, içeride asmalı kamelya, büyükçe kiremitli konak Yeni sahipleri bayıldı.
Zeynep ile Mehmet şehir merkezine yakın, sıcak bir daire aldılar. Çok geçmeden bebek beklediklerini öğrendiler, mutluluktan havalara uçuyorlardı. Çocukları gerçekten istenen, sevilen bir bebek olacaktı.
Her gece yatarken, Zeynep içinden babaannesine seslenirdi: Sana minnettarım güzel insan, bana hayatımı verdin
Hayatım boyunca öğrendim ki, evlat sevgisi kan bağıyla olmuyor, gönülde büyüyor. Sevgiyle yetişen hiç kimse yıkılmaz; insanı ayakta tutan, aileden aldığı saf sevgidir.




