Ailenin Tek Erkeği: Bir Kasım Sabahı, Kahvaltı Masasında Başlayan Tatlı Bir Tanışıklık ve Hayatlık Bir Hediye

Ailenin Tek Erkeği

Sabah kahvaltısında, büyük kızı Zeynep başını kaldırmadan telefonuna bakarken sordu:
Baba, bugünün tarihine baktın mı?
Hayır, bakmadım. Nesi varmış tarihin?
Kız cevap vermek yerine ekranı döndürdü: ekranda bir dizi rakam vardı11.11.11, yani 11 Kasım 2011.
Bu senin uğurlu rakamın baba, üç tane yan yana! Bugün harika geçecek senin için.
Senin söylediklerin gerçek olsa keşke, tatlım, diye gülümsedi Kemal.

Ama baba, diye araya girdi küçük kızı Elif, yine gözlerini telefonundan ayırmadan Bugün akrepler için çok güzel bir tanışma ve ömürlük bir armağan gözüküyor.
Vay canına, dedi Kemal, şakalaşarak Kim bilir? Avrupada ya da Amerikada bilmediğimiz bir akrabamız ölmüştür, mirasta bir tek biz kalmışızdır, milyonlarca lira bize kalmıştır
Baba, sadece milyon mu? dedi Zeynep neşeyle Milyarlarca lira olsun, milyonerlik sana yakışmaz.
Aynen, ben de öyle düşündüm: milyonerlik ufak kalır. Ne yapsak onca parayla? İtalyada ya da Maldivlerde bir villa ilk işimiz olurdu, ardından bir yat
Ve bir helikopter, baba! diye katıldı Elif. Kendi helikopterim olsun isterdim.
Tabii ki kızım, sen yeter ki iste. Sana da alalım bir tane.
Zeynep, sen ne istersin?
Bollywoodda filmde oynamak isterdim, Salman Khanla.
Amanın! Ne kolay, Azra Akına söyleriz, ayarlarız! Yeter artık hayal kurmayı bırakın da, hazırlanın, az sonra çıkıyoruz.
Hayal bile kuramıyoruz, diye iç çekti Elif.
Hayal kurmak yasak değil, hatta gerekli. Kemal çayını bitirdi, sandalyesinden kalktı Ama okulu unutmayın

O sabahki sohbet nedense akşam olurken, bir süpermarkette kasada sıra beklerken Kemalin aklına düştü. O gün beklediği gibi harika geçmemişti, iş yükü artınca bir saat fazla kalmak zorunda kalmış, eve yorgun argın dönüyordu. Ne yeni bir tanışma olmuştu, ne de ömürlük bir armağan

Şans yine teğet geçti, diye iç geçirdi Kemal, marketten çıkarken.

Yirmi beş yıldır ailesine sadık hizmet eden eski TOFAŞ Serçesinin yanında, sümüklü bir erkek çocuğu dönüp duruyordu. Bakımsız görünüşü, yamalı kıyafeti, ayakta birinde çorap diğerinde rengi belli olmayan bir spor ayakkabı, öbüründe kıvrılmış kara lastik, kablosu bile elektrik teliyle bağlanmıştı. Başında da yamalı bir bere, kenarı yanık.

Amca, ben açım. Biraz ekmek verir misiniz? dedi çocuk Kemale yaklaşırken.

Cümlede hafif bir duraksama vardı. Ne çocuğun perişan hali, ne de yirmi birinci yüzyılda duyulmayacak kadar eski bu cümle Kemalin içini burkmuştu. Geçmiş, hatıralar bir anda patladı zihninde. Gençliğinde halk tiyatrosunda öğrendiği gibi, küçücük bir duraksama izleyiciye aktörün samimiyetini belli eder. Doğruyu mu oynuyor, yalan mı söylüyor, dramaturji dersi hemen hatırına geldi. Çocuk yalan söylüyordu. O duraksamayla Kemal anladı: Bir oyun oynanıyor, tiyatro sahnesinde kendisine rol verilmiş gibi hissediyordu. Ama niçin? Bir his, altıncı duyusu sanki bu oyun sana oynanıyor diye fısıldadı.

İlginç… Tamam ufaklık, oyunun kurallarına uyarız. Kızlarım bayılır, detektifçilik oynayacak bir şey çıksın yeter.

Sadece ekmekle olmaz, dedi Kemal şaka yollu Sana güzelce bir tabak mercimek çorbası, fırında patates, bol limonlu mezgit, üstüne taze baklava ve kaymak! Olur mu?

Çocuk bir an bocaladı, belli ki bu teklifi beklemiyordu. Ama hemen kendini toparladı, gözleri kısıldı.
Aferin, diye düşündü Kemal içinden. Oyun bile olsa, artık biraz gerçek var.

Neden susuyorsun? Evet mi, hayır mı?
Evet, dedi çocuk neredeyse fısıltıyla.
Peki, o zaman çok iyi. Şunu tutar mısın?
Bu, Kemalin deneme yöntemiydi. Gerçekten kimsesiz, aç çocuklar elleri dolu poşetlerle fırlardı, bir lokma yemek için anında kaçarlardı. Ama açlık ve uykusuzluk buna izin vermezdi, Kemal kolaylıkla yakalar, başını okşar, Sen insansın, öyle kaçılmaz! derdi.

Anahtarı ararken oyalanarak zaman kazandı, cep telefonunu da cebinden çıkardı, sırtı çocuğa dönük şekilde kızını aradı:
Zeynepciğim, patatesleri haşladınız mı? Salatayı yaptınız mı? Aferin. Şunu da yap: bir tencerede çorba ayır, ısıt. Yirmi dakikaya evdeyim. Hadi öptüm, görüşürüz.

Çocuk, elindeki poşetlerle, yere bakarak olduğu yerde kalmıştı.
Sağ ol, ufaklık, diye geçirdi Kemal Kaçmak için uğraşmayacağım, iyi ki

Anahtar bulundu, poşetler arka koltuğa yerleştirildi.
Buyurun beyefendi, dedi Kemal ön kapıyı açarken Aracınız hazır, patates kaynıyor, çorba ısınıyor!

Çocuk hafif ürkek bir nefes alıp çekingenbirk şekilde oturdu.
Bir beş dakika kadar sessizlikte yol aldılar. Kemal, köyde oturuyor, yedi kilometre ilerideki ilçe merkezinde on yılı aşkın süredir belediyede kaynakçı olarak çalışıyordu. Yetiştirme yurdundan çıkmış, akrabasız bir adam, iki kızı dışında hayatında kimse yoktu. Onları sadece sevmiyor, tapıyordu, kızları da karşılığını fazlasıyla veriyordu. Anne ya da baba kelimesi tanımamış, Kemal sokakta kalmış çocuklara, yetimlere elinden geldikçe yardım etmek isterdi. Kaç defa böyle yoldaşlar getirmiş, önce evine, ardından yeni ailelerine teslim etmişti. O aptal yasalar olmasa, içindeki o sert bürokrasinin ardına gizlenmiş taş yürekli memurlar olmasa, hepsini evlat edinirdi. Ama ev için yeterli koşullarınız yok, Tek başına babasınız, iki küçük çocuğunuz var, deyip dururlardı. Sanki yurt onlara daha iyi Oysa on kat beter! Kemal bunu ağır yaşamıştı. Onlar anlamıyordu: bir çocuk için esas olan para ya da evdeki imkanlar değil, sevgiydi ve Kemalin evinde bu sevgi eksik olmazdı. Yine de, normal aileler çocuklarını hırpalar, sevgiden mahrum bırakır, döver, ama kimse yasaya aykırı bulmaz. Oysa Kemalin evi anormal, çocuğu kendisine veremezler!

Salaklar! diye geçirdi içinden Kemal, bir an konuk çocuğa bakıp yanlış anlayıp anlamadığını kontrol etti.

Çocuk büzük, başı omzunda, beresinin kenarı gözlerini saklıyordu. Hırıltıyla nefes alıp veriyor, arada bir iç çekiyordu. Kafasından düşünceler yağıyordu anlaşılan.

Tuhaf bir çocuktu. Eskileri daha yırtıcı olur, sokağa daha çabuk uyum sağlarlardı. Bu daha çok suskundu. Kimsesizler yurdundan değildi: Kemal kendisini her halden ayırt ederdi. Muhtemelen evden kaçmıştı, sadece birkaç günden beri sokakta, ürkek ve şaşkındı.

Kötü düşündüm galiba çocuk hakkında. Belki de şokta hâlâ. Gerçek hayatla yüzleşmek kolay değil. O yüzden rol yapmış gibi geldi bana. Neyse, şimdi eve gidince güzelce yıkanırsın, karnın doyar, biraz sevgi gösteririz. Uyumaya fırsat bulunca belki kendin anlatırsın, olmaması gereken ne varsa

Kızlar kapıda bekliyordu, arabayı görünce koşup geldiler. Kapıyı açıp alışveriş poşetlerini tuttular.
Baba, bu kim? Elif sonunda çocuk fark edince sordu.
Kim mi? dedi Kemal şaka yollu Sabah size söylediğiniz o yeni tanışma ve ömürlük hediye” işte bu.
Süper ya, baba! Elif kapıyı açıp yaklaşırken çocuğun beresinin altından yüzünü görmeye çalıştı. Hediye sandığından daha ilginçmiş. Acaba yanlış kişiyi mi aldın?
Ne gezer kızım, üstüme atladı, ben senin hediyenim! diye bağırdı, bırakmadı.
Peki bunun ismi yok mu? diye sordu Zeynep, paketleri taşırken.
İsimsiz.
Etiketi de mi yok?
Yok, dedi Kemal.
Anlaşıldı baba, Elif içini çekti Sana kusurlu bir hediye verdiler ama endişelenme, yine de çöpe atmayız.

Çocuk daha da gerildi; birazdan kaçacak gibiydi. Bunu hisseden Elif, bir eliyle çocuğun omzunu sıktı, öbürüyle beresine dokundu:
Alo, kapıdaki kim bakalım?
Çocuk kabuğuna çekildi.
Kullanıcı ulaşılamıyor, diye gülümsedi Zeynep, Şurada çekmiyor, evde belki telefon çeker.

Zeynep babasına derin bir bakış attı. Yıllar içinde böyle, göz göze anlaşmayı öğrenmişlerdi. Şimdi de Zeynep derin bakışıyla, çocuk çekingen, dışarıya kapalı, önceki çocuklar gibi değil, o yüzden şok terapisi uygulayalım diyordu. İki kardeşin sık sık oynadığı iyi polis, kötü polis taktiği devredeydi.

Kemal, eliyle beş göstererek gözleriyle yanıtladı: Beş dakika, daha fazla değil.
Başüstüne komutanım, diye gülümsedi Zeynep. İki dakika bile yeter.

Elif, hediyeni içeri taşı. Bakalım nedir bu Bilinmeyen Yürüyen Nesne!
Sonra Elif çocuğu kolundan tutup içeri götürürken, çocuk bir şeyler mırıldandı.
Baba, bunun içinde bir şey tıkırdıyor, dedi Elif, hediyeyi bırakmıyordu.
Belki civatası gevşemiş, ya da kablosu kopmuş, dedi Zeynep. Baba, çıkarken tornavidanı unutma. Biz şimdi bakıp çözeriz bu işin sırrını…

Kızlar poşetlerle birlikte çocuğu ortalarına alıp eve yürüdüler. Kemal ise arabayı garaja çekti, her akşam yaptığı bakımı yaptı, her zamanki gibi aracı sabaha hazır etti. On beş dakika geçmişti ki, Elif nefes nefese kapının önünde belirdi.

Baba, kesin yalan söylüyor!
Nereden anladın?
Çok basit, Sherlock, diye gülümsedi Elif. Sokağın kokusu yok üzerinde, ev çocuğu olduğu belli.
Kokladın mı çocuğu?
Aynen öyle. Ne kokusu var dersin?
Elmalı kurabiye? Bebek sabunu? Süt mü?
Üç tahmin bitti! Al bak kendine, dedi Elif elini uzatarak.
Kemal elini kokladı, bir lekeyi tırnağıyla kazıdı.
Bu makyaj mı?
Tebrikler baba! Evet, makyaj! Resmen boyanmış, sanki günlerdir sokakta yaşıyor gibi gözüksün diye.
Hayret çocuk
Bize, adının Boğa olduğunu söyledi. Googleda baktım, Boğa bildiğin inekmiş, baba
Demek şanslıyız, onu da besleriz
Baba, espri bitti! Şaka bir yana, kesin bilerek sana yanaştı. Üstüne paçavra giydi, yüzüne makyaj çekti, rol kesiyor. Tek kişilik tiyatro sanki!
Neden?
İşte biz onu çözemedik. Susuyor. Birazdan Zeynep çözer, susamaz, her şeyi döker.
Yine mi vampir hikayesi anlatıp kandırıyorsunuz?
Hayır baba, şimdi bambaşka bir yöntem
O sırada kapıdan Zeynep bağırdı:
Bizde hala sülfürik asit var mıydı?
Var, diye bağırdı Elif, garaja koşup ilk bulduğu bidonu aldı! Yarım bidon, getiriyorum!

Bence şimdi erittiğimiz çocukları kanalizasyona dökeceğiz, diye şaka yaptı Elif, babasının yanından geçerken.
Caniler!
Kadın caniler, baba! diyerek içeri koştu Elif.

Baba, ellerini yıka, her şey hazır, diye seslendi mutfak kapısından Zeynep Kemale girdiğinde.
Acıktık kurt gibi, Boğayı yemek istiyoruz, dedi Zeynep.
Süt kuzusu, ben kıtır kıtır kemiklerini yemek isterdim, diye güldü Elif.

Bunlar ne alem ya, diye tatlı tatlı güldü Kemal içinden, Yine başladılar. Zavallı çocuğun halini göreceğim şimdi, dayan bakalım

Orta boy bir taburede oturan çocukcağız, kızlar sofra soyluyor, birbirine göz kırpıp gülüyorlardı. Kemal bir türlü gözünü çocuğun üstünden alamadı. Az önceki perişan halden çıkmış, dik oturuyor, gözleriyle yer aranıyordu. Neredeyse evlerinde, kendi ailesiyleymiş gibi rahattı. Bu değişimi kızlar da fark etti, şaşkınca birbirlerine bakıyorlardı.

Demek amacın buymuş. Sen aslında gayet ev çocuğusun, yüzünde saflık var. Kötü niyet yok ama niçin böyle bir tiyatroya kalkıştın? Muhtemelen aklında başka bir plan var.

Baba, duydun mu? Kaşla göz arasında daldın yine, diye Zeynep Kemali kolundan çekip kendine getirdi.
Yeter kızlar, sağ olun ellerinize sağlık, çok güzel olmuş.
Baba, uzun zamandır komadaydın, diye atıldı Elif. Kızların büyüdü, evlendi, torunlarımız var!
Ya bu da sizin sevgiliniz mi? diye takıldı Kemal, çocuğu gösterip Zeynepin uzattığı çayı aldı.
O bizim evcil boğamız baba, daha pek minnoş, Elif Boğanın başını okşadı.
Besliyoruz, yazın et fiyatı artacak diyorlar, diye Zeynep şakalaştı.
Dana değil mi kızım, dedi Elif göz devirdi, Boğanın ensesinden bir tutam saçı çevirdi.

Yeter! diye ayağa fırladı çocuk, ardından biraz titreyerek Yeter, artık oyun istemiyorum… Ben anlatacağım! Kemal Bey, lütfen kusura bakmayın Bu kadar saçma bir yol seçtiğim için

Otur yavrum, sakin ol, anlat bakalım baştan.
Ama doğruyu anlat, dedi Elif. Yalanı hemen anlarım, söyleyemem.
Anlatacağım, yalan yok zaten

Çocuğun anlattığı, Kemal ve kızlarını tamamen şaşkına çevirdi. Kafalarında türlü ihtimal vardı, ama bu hiç gelmemişti.

Adı Mustafa Boğaymış (doğum belgesini gösterdi), Eliften sadece bir gün büyükmüş, on bir yaşında. Babası Vanda askerlik yaparken şehit düşmüş, annesi sekiz aylık hamileyken haberi alınca erken doğum yapmış, küçük bir kız kardeşleri olmuş, adı Büşra. Dört kişi kalmışlar, akraba desen neredeyse yok. Abla daha reşit olmadan devlet çocukları zorla alıp yuvaya vermek istemiş. Dostlarının yardımıyla abla direndi, çocuklar kendilerinde kaldı. Hayat erken olgunlaştırmış. Mustafa ablası Sibelin çok kısa sürede hasta gibi değiştiğini anlamış, acayip korkmuş: bir de o giderse diye. Sonra anlamış, Sibel aşık olmuş! Aralarında sır yokmuş aslında, ama ilk kez ablası çekinmiş açılmaya. Sonunda öğrenince, sevgilisinin adını sormuş, Kemal Bey, kaynakçı, 10 yıldır bekar, iki kızı var, karısı çocuklar küçükken Arjantine kaçmış. Bir de kimsesiz çocuklarla ilgilendiğini, onları iyi ailelere verdiğini duymuş. Mustafanın planı böyle doğmuş: Serseri kılığında gideyim, Kemal Bey ve ailesini içeriden tanıyayım, ablam orada mutlu olur mu, kızlarını sever mi? Oysa evde iki dedektif varmış, onu hemen yakalayıp konuşturacaklar!

Sizi çok beğendim, hakikaten… Zeynep, Elif, siz harikasınız. Kemal Bey, Allah aşkına ablamı alın, hiç pişman olmazsınız. Çok iyi bir insandır, size çocukları gibi bakar, sizi sever. Kendisi anlatmak istedi ama korktu

Neden korktu? diye sordu Zeynep temkinlice.
Duyunca evlenmek istemezsiniz diye Çünkü yanında iki çocuk varmış gibi hissediyor!
Olur mu öyle şey, diye çıkıştı Elif. Çocuk onun mu, kendi kardeşi, hem de ablamız olacak.
Bakacağız, dedi Zeynep ciddi bir dille. Baba, ne diyorsun? Yani, dün şaka yapıyorduk, şimdi ciddi ciddi istemeye mi gidelim? Yoksa evlenmek istemiyor musun?
Valla, tam sinema sahnesi oldu, diyerek güldü Kemal. Ben de uzun süredir Sibel Hanımı gözlüyorum. Düşündüm; eskiden evliydim, başta iyi bir eşti
Bırak, baba, dedi Zeynep babasının elini tutarak.
Yok, kızım, geçti zaten… Sadece anısı kaldı. O yüzden zorlandım: Eşim iki çocuğa dayanamadı, annelikten sıkıldı, bir gecede ortadan kayboldu Şimdi bir aileye, çocuklu kadına evlenme teklif etsem, kabul eder mi derdim hep
Sibel abla zaten yirmi üç yaşında, Mustafa yerinde kıpırdanarak araya girdi.
Baba, sen sadece on yaş büyüksün, dedi Elif. Hiç sorun değil.
Evet, hem de daha tecrübelisin. Onu mutlu edersin, biz de hep yanında oluruz, değil mi Mustafa?
Tabii tabii, dedi Mustafa başıyla.
Baba, evleniyor muyuz? ikisi birden babalarının omuzlarına yaslandı.
Evet, ama bakalım Kız istemek lazım önce
Sibel abla kabul etti, Mustafa yerinden kalkıp elini uzattı. Size ablamı emanet ediyorum, ailenizin erkeği olarak…

Kemal, Mustafanın elini sımsıkı tutup kucakladı, gözleri doldu. Zeynep de burnunu çekti.
Baba Sabah söylediklerimi hatırla, dedi Elif, gözlerinde bir parıltı. Bak, işte güzel bir tanışma, ömürlük bir armağan: Kocaman bir aile. Hep bunu istemedin mi baba? İşte oldu, baba, sonunda

Ve mutfağı neşeli bir gülüş, her şeye rağmen sıcacık bir sevda dalgası doldurdu.

Rate article
Lifequest
Ailenin Tek Erkeği: Bir Kasım Sabahı, Kahvaltı Masasında Başlayan Tatlı Bir Tanışıklık ve Hayatlık Bir Hediye