Hadi bakalım, Karamel, çıkıyoruz galiba… dedim mırıldanarak, eski bir ipten yaptığım tasmayı düzelttim.
Montumun fermuarını boğazıma kadar çektim, omuzlarımı silktim. Bu yıl şubat, her zamankinden beter geçiyor; karla karışık yağmur, iliklere işleyen bir rüzgâr.
Karamel sol gözü kör, yıpranmış kızılımsı tüylere sahip bir sokak köpeği hayatıma geçen yıl girmişti. O zamanlar fabrikadaki gece vardiyasından dönüyordum, apartmanların arasında çöp konteynırlarının yanında buldum onu. Dövülmüş, açlıktan bitkin; sol gözü beyazlamıştı.
Ansızın bir ses sinirlerimi titretti. Kimin konuştuğunu hemen tanıdım Serkan Şaşı, mahallenin yirmi beşlik, yarı mafya serserisi. Yanında ekibi üç genç daha vardı.
Dolaşıyoruz işte, dedim Valera, gözümü yerden kaldırmadan.
Sen, amca, bu ucube köpeği gezdirmek için vergi ödüyor musun bakayım? diye kıkırdadı çocuklardan biri. Baksana şunun surata gözü de ne halde!
Bir taş fırlatıldı. Karamelin böğrüne çarptı. Köpek inledi, bacağıma yaslandı.
Çekin yolunuzdan, dedim usulca, ama sesimde bir sertlik vardı.
Oho! Şair amca konuşuyor! deyip Serkan yaklaştı. Burası benim mahallem, unutma. Burada ancak benim iznimle köpek dolaşır.
Gerildim. Elimden hızlı ve sert iş kotarmayı askerlikte öğrenmiştim. Ama otuz yıl geçti, çoktan emekli bir ustaydım artık; kavga istemiyordum.
Gel Karamel, diyerek eve döndüm.
Heh, akıllı olacaksın! diye bağırdı Serkan arkamdan. Bir dahaki sefere o ucube köpeğini hiç bulamayacaksın!
Gece boyunca uyuyamadım; o sahne kafamda dönüp durdu.
Ertesi gün sulu kar başlamıştı. Dolaşmayı geciktirdim ama Karamel kapıda oturup öyle bir baktı ki, pes etmek zorunda kaldım.
Peki, peki. Hemen dönüyoruz ama.
Mahallenin serserilerinin köşe başlarını dolaşmadan dikkatlice yürüdük. Fakat ortalıkta Serkan ve tayfası yoktu; anlaşılan soğuktan saklanmışlardı.
Derin bir nefes alıp rahatlamak üzereydim ki, köpek aniden durdu; eskiden kalma kazan dairesinin önünde. Kulağını dikti, burnunu rüzgâra çevirdi.
Ne oldu oğlum?
Karamel inledi, yıkıntıya doğru çekti beni. Oradan tuhaf sesler geliyordu ağlar gibi, inler gibi.
Kim var orada? diye bağırdım.
Sadece rüzgârın hışırtısı duyuluyordu.
Karamel ısrarla çekiştirdi tasmasını. Tek gözü endişeyle doluydu.
Ne var oğlum? diz çöküp köpeğe baktım. Orada ne var?
O anda açıkça duydum: Çocuk sesi, Yardım edin!
Yüreğim ağzıma geldi. Hemen tasmayı çıkardım, Karamelin peşinden harabeye girdim.
Yarı yıkık kazan dairesinde bir tuğla yığınının arkasında, on iki yaşlarında bir erkek çocuğu yatıyordu. Yüzü kanlar içinde, dudağı patlamış, üstü başı yırtılmıştı.
Aman Allahım! yanına çömeldim. Ne oldu sana evlat?
Ali Kaan mısın? çocuk güçlükle gözlerini araladı. Siz misiniz?
İyice baktım, tanıdım Ali Kaan, bizim apartmanın beşinci katındaki komşu kadın Ayşegül ablanın oğlu. Sessiz, içine kapanık bir çocuktu.
Ali! Ne oldu sana?
Serkan ve çetesi… sesi titredi. Annemden para istediler. Polise söylerim dedim. Yakaladılar…
Sabah beri burada mısın?
Çok üşüdüm.
Montumu çıkarıp Aliye sardım. Karamel yanına sokulup onun ısınmasına yardım etti.
Kalkabilir misin Ali?
Ayağım acıyor, kırık olabilir.
Titizlikle kontrol ettim. Evet, kırılmıştı. İç organları nasıl bilmem, bu halden sonra Allah bilir.
Telefonun var mı?
Aldılar.
Eski model Nokiamı çıkarıp 112yi aradım. Ambulans yarım saate gelir, dediler.
Dayan evlat. Doktorlar şimdi geliyor.
Ya Serkan yaşadığımı öğrenirse? sesi korkuyla doluydu. Tehdit etti, öldürürüm dedi.
Yapamaz artık, dedim kararlı bir şekilde. Bir daha sana dokunamaz.
Ali şaşkınlıkla baktı:
Ama dün siz de kaçtınız onlardan?
O başka, dün mesele sadece köpeğimizle bendik. Şimdi…
Cümleyi bitiremedim. Ne diyeyim? Otuz yıl önce zayıfları koruyacağıma dair yemin ettiğimi mi? Afganistanda bize öğretilen en önemli şeyin bir çocuğu asla yalnız bırakmamak olduğunu mu?
Ambulans beklediğimizden hızlı geldi. Aliyi hastaneye götürdüler. Ben Karamelle harabenin önünde bir süre öylece kaldım.
Aynı gece, Alinin annesi Ayşegül abla kapımı çaldı. Kadıncağız ağlıyordu, teşekkür etti, dua etti.
Veysel Bey, dedi gözyaşlarıyla, doktorlar dedi ki, biraz daha kalsaydı donacaktı. Onun hayatını siz kurtardınız!
Ben değil, dedim Karameli okşayarak. O buldu oğlunuzu.
Şimdi ne olacak? diye sordu ürkekçe. Serkan uslanmaz ki. Polis de bir şey yapmıyor, delil yok diyorlar.
Her şey yoluna girecek, dedim, ama kendim de nasıl olacağını bilmiyordum.
O gece yine uyuyamadım. Kafamda sürekli aynı soru ne yapmalı? Nasıl korumalı bu çocuğu? Ve sadece onu da değil mahallede daha kaç çocuk var bu beladan nasibini alan?
Sabah her şey daha berraktı.
Eski askeri üniformamı giydim, madalyalarımı taktım. Aynada kendime şöyle bir baktım yaşlı ama hâlâ asker.
Hadi Karamel, gidecek işimiz var.
Serkan ve tayfası yine marketin önündeydiler. Yaklaştığımı görünce kıs kıs güldüler.
Hey! Bayram var sandık amcamız! diye bağırdı biri. Ne şık olmuş!
Serkan banktan kalkıp sırıttı:
Hadi amca, yallah burdan, senin devrin geçti.
Benim devrim şimdi başlıyor, dedim sakince, yaklaşarak.
Niye geldin böyle dolaşmaya?
Vatanıma hizmet için. Sizi gibi zayıfı ezenlere haddini bildirmek için.
Serkan kahkahayı bastı:
Sen kafayı mı yedin dedem? Hangi vatan, hangi ezilen?
Ali Kaanı hatırlıyor musun?
Yüzünden gülümsemesi silindi.
Ben herkesle mi uğraşacağım?
Uğraşacaksın, çünkü mahallenin son mağdur ettiği çocuk o olsun.
Bana mı gözdağı veriyorsun, yaşlı?
Uyarıyorum.
Serkan ileri atıldı. Elinde bıçak parladı.
Sana şimdi gününü gösteririm!
Bir adım bile gerilemedim. Yıllar geçti ama askerlik eğitimi unutulmaz.
Burada patron kanun.
Hangi kanun? havada bıçağı salladı. Kim gönderdi seni?
Vicdan gönderdi.
Sonra hiç beklemedikleri bir şey oldu.
Karamel, sessizce yanımda beklerken birden ayaklandı. Tüyleri kabardı, hırlamaya başladı.
Köpekle mi korkutuyorsun? Serkan başlıyordu ki,
Köpeğim savaş gördü, diye sözünü kestim. Afganistan’da mayın aradı. Adam gibi adamı tanır.
Elbette doğru değildi, Karamel sıradan bir sokak köpeğiydi. Ama öyle inandırıcı söyledim ki herkes sustu. Karamel bile kasıldı, dişlerini gösterdi.
Yirmi teröristi tespit etti, hepsini paket etti, dedim. Bir serseriyle baş edemez mi sanıyorsun?
Serkan geriledi, arkasındaki çocuklar sessizce durdu.
İyi dinle beni, bir adım yaklaştım. Bugünden sonra bu mahalle güvenli. Her gün bütün sokakları dolaşacağım. Ve köpeğim serseri arayacak. Sonra…
Cümleyi tamamlama gereği duymadım. Herkes anlamıştı zaten.
Korkutamazsın beni, dedi Serkan. İstersem bir telefon açarım…
Aç bakalım, başımı salladım. Benim de bağlantılarım var. Kaç tanesini içeriden çıkarabilirim, haberin yok.
Bu da doğru değildi. Lakin çok kararlıydım, Serkan inandı.
Adım Veysel Gazi, dedim. Unutma. Ve çocuklara bir daha dokunma sakın.
Ardımı döndüm, yürüdüm. Karamel gururla yürüdü yanımda.
Ardımızdan sessizlik kaldı.
Üç gün boyunca Serkan ve tayfası mahallede görülmedi.
Her sabah Karamelle dolaştım. O da yanımda dimdik yürüdü.
Ali Kaan bir hafta sonra taburcu oldu. Ayağı hâlâ acıyordu ama yürüyebiliyordu. O gün hemen yanıma geldi.
Veysel amca, ben de sizinle gelebilir miyim? dedi mahcupça. Yani dolaşmaya.
Tabii. Ama önce ailene danış.
Ayşegül abla seve seve izin verdi. Oğlu böylesine örnek biriyle zaman geçirdiği için mutluydu.
Artık her akşam tuhaf bir ekip vardı mahallede üniforma giymiş yaşlı adam, küçük bir oğlan ve yaşlı, kızıl köpek.
Karameli herkes severdi. Anneler bile çocuklarına onu sevmeyi yasaklamazdı; sokak köpeği olsa da, ondaki asalet başkaydı.
Bense çocuklara ordudan, gerçek dostluktan bahsederdim. Soluksuz dinlerlerdi beni.
Bir akşam, devriye dönüşü Ali sordu:
Veysel amca, hiç korktuğunuz oldu mu?
Oldu, dedim dürüstçe. Şimdi bile oluyor bazen.
Neyden korkuyorsunuz peki?
Yetişememekten. Gücümün yetmemesinden.
Ali Kaan köpeği okşadı:
Büyüyünce ben de yardım edeceğim. Benim de çok akıllı bir köpeğim olacak.
Olacak tabii, gülümsedim. Olacak elbette.
Karamel de sevinçle kuyruğunu salladı.
Mahallede artık herkes onu tanıyordu: O, Veysel Gazinin köpeği. O, insanları tanır, diyorlardı.
Karamel ise gururla nöbetine devam etti artık sokak köpeği değil, bir koruyucu olarak.
– Hadi bakalım, Turuncuk, çıkalım artık… – diye söylendi Valera, eski bir ipten yaptığı tasmasını düzelterek. Montunun fermuarını boğazına kadar çekip ürperdi. Bu yıl şubat ayı İstanbul’da fena geçiyordu – hem kar hem yağmur, iliklerine kadar işleyen bir rüzgar. Turuncuk – bir gözü kör, solgun turuncu tüyleriyle sokak köpeği – Valera’nın hayatına bir yıl önce girmişti. Valera gece vardiyasından eve dönerken Ümraniye’de çöp konteynerlerinin kenarında görmüş, zavallı köpek dövülmüş ve aç haldeydi, sol gözü perde çekmişti. O gün içini acıtan bir ses işitti, tanıdı; konuşan kişi, mahallenin yarı genç, yarı kabadayı ağabeyi ‘Sarı Mehmet’ti. Yanında üç çocuk, ‘takımı’ dolanıyordu. – Geziyoruz, – diye kısaca cevap verdi Valera, gözlerini hiç kaldırmadan. – Ee dayı, bu çirkin şeyle gezdirme vergisini ödüyor musun? – diyerek biri kıkırdadı. – Baksana gözleri yamuk! Bir taş atıldı; Turuncuk’un böğrüne isabet etti, köpek inleyip Valera’nın bacağına sokuldu. – Defolun, – dedi Valera kısılan sesiyle, ama sesinde bir soğukluk vardı. – Vay vay, Dayı Usta da konuştu! – diyerek Sarı Mehmet iyice yaklaştı. – Mahallede benim iznim olmadan köpekler bile dolaşamaz. Valera gerildi. Askerdeyken her şeyi hızlı ve sert çözmeyi öğrenmişti. Ama bu otuz yıl önceydi. Şimdi emekli bir usta, sadece huzurlu günler istiyordu. – Hadi gidelim, Turuncuk, – deyip eve yöneldi. – Hadi bakalım, – arkasından Sarı Mehmet bağırdı. – Bir dahakine senin çirkinini tam bitireceğim! O gece Valera gözünü bile kırpmadı. Ertesi gün sulu sepken yağdı. Yürüyüşü erteledi ama Turuncuk kapının önünde öyle yalvaran gözlerle bakıyordu ki, pes etmek zorunda kaldı. – Tamam tamam, hızlıca… Mahallenin kavga noktalarını dolaşmamaya dikkat ederek yürüdüler. Bu sefer ortalıkta Sarı Mehmet ve grubu görünmüyordu. Valera tam rahatlamıştı ki, Turuncuk birden metruk kazan dairesi yanında durdu, kulağını dikti, bir şeye kulak kabarttı. – Ne oldu oğlum? Köpek inleyip yıkık tarafa doğru çekiştirdi. Oradan kimi zaman ağlama, kimi zaman inilti gibi tuhaf sesler geliyordu. – Kim var orada? – diye bağırdı Valera. Cevap gelmedi. Sadece rüzgar uğulduyor, sessizlik hâkimdi. Turuncuk ısrarla tasmasını çekiyordu. Tek gözüyle korkulu bakıyordu. – Neyin var oğlum? – diyerek köpeğe eğildi Valera. – Orada ne var? Derken net bir şekilde bir çocuk sesi duydu: – Yardım edin! Valera’nın yüreği hopladı. Tasmasını çözüp Turuncuk’un peşinden yıkıntıya gitti. Harabe kazan dairesinde, tuğla yığınları arasında 12 yaşında bir çocuk yatıyordu. Yüzü mosmor, dudağı patlamış, elbiseleri yırtılmıştı. – Allah Allah! – Valera çocuğun yanına çömeldi. – Ne oldu sana? – Valera Amca? – çocuk zorla gözlerini araladı. – Siz misiniz? Dikkatlice bakınca tanıdı; beşinci katta oturan komşusu Songül Hanım’ın oğlu, sessiz sedasız Emir. – Emir? Ne oldu oğlum? – Sarı Mehmet ve tayfası, – dedi çocuk. – Annemden para istediler. Ben de polise söyleyeceğim dedim. Beni yakaladılar… – Kaç saattir buradasın? – Sabah beri. Çok üşüdüm. Valera montunu çıkarıp Emirin üstüne örttü. Turuncuk yaklaşıp yanına kıvrıldı, sıcaklığını hissettirdi. – Kalkabiliyor musun? – Ayağım çok ağrıyor… Kırık galiba. Valera dikkatlice baktı; belliydi, ayak kırılmış. Ne iç organlar ne durumda, kim bilir. – Telefonun var mı? – Aldılar. Valera eski tuşlu telefonunu çıkarıp 112’yi aradı. Ambulans yarım saate geliyoruz dedi. – Dayan oğlum, doktorlar geliyor. – Ya Sarı Mehmet yaşadığımı öğrenirse? – Emir’in sesi korku doluydu. – Bitiririm dedi. – Bitiremez. – dedi Valera kararlı. – Artık sana dokunamaz. Emir şaşkın baktı: – Ama Valera Amca, dün siz bizden kaçmadınız mı? – O başkaydı. O zaman sadece ben ve köpeğim tehdit altındaydık. Şimdi mesele değişti… Sonunu getiremedi. Ne diyebilirdi ki? Otuz yıl önce mazlumun yanında olacağına yemin etmiş bir adam olduğunu mu? Afganistan’da öğrendiklerini mi? Ambulans beklenenden erken geldi. Emir hastaneye götürüldü. Valera yıkık binanın önünde, Turuncuk’la düşüncelere daldı. Akşamına Emir’in annesi Songül Hanım kapısını gözyaşlarıyla açtı. – Valera Bey, – gözleri yaşlı, – Doktorlar dedi ki, bir saat daha o soğukta kalsa… Hayatını siz kurtardınız! – Ben kurtarmadım, – Valera Turuncuk’u okşadı. – Onu oğlunuzu o buldu. – Bundan sonra ne olacak? – diye kaygıyla sordu kadın. – Sarı Mehmet yine rahat vermez. Polis de bir çocuğun lafıyla olmaz diyor. – Her şey düzelecek, – diye söz verdi Valera. Ama içi rahat değildi. O gece Valera uyuyamadı, düşünüp durdu: Ne yapmalı? Çocuğu nasıl savunmalı? Ya mahallede başka mağdur çocuklar da varsa? Sabah çözümü kendiliğinden buldu. Eski askeri kıyafetini, madalyalarını çıkardı, aynada kendine baktı – bir asker gibi duruyordu; yaşlanmış belki ama hâlâ dimdik. – Hadi oğlum, Turuncuk, işimiz var! Sarı Mehmet ve tayfası her zamanki gibi market önünde pinekliyordu. Valera’yı görünce güldüler. – Ooo, dedem törene mi gidecek? – diye alay etti biri. Sarı Mehmet sandalyeden kalkıp sırıtınca: – Yürü git, bırak aksakallı. Senin devrin geçti. – Benim devrim daha yeni başlıyor, – diyerek Valera yaklaştı. – Ne işin var burada böyle süslenip? – Vatanı korumak. Mazlumu böylelerinden korumak. Sarı Mehmet kahkahayı bastı: – Hadi be, hangi mazlum, hangi vatan? – Emir’i hatırladın mı? Birden suratındaki sırıtma kayboldu. – Ne bileyim oğlum ben? – Bileceksin. Çünkü bu mahallede senin son canını yaktığın çocuk odur. – Ne yani, bana mı meydan okuyorsun yaşlı? Sarı Mehmet yanaşıp bıçağını gösterdi. – Şimdi kimin patron olduğunu göstereceğim! Valera yerinden kıpırdamadı. Yıllar geçse de askerliği unutulmamıştı. – Patron burada kanundur. – Hangi kanun? – dedi Sarı Mehmet. – Kim seni görevlendirdi? – Vicdanım! O anda bir şey oldu; Turuncuk, şimdiye dek sessizce beklerken birden tüyleri kabarıp hırlamaya başladı. – Senin çomar, – dediği anda Valera lafa girdi: – Benim köpeğim savaş gördü. Afganistan’da mayın arama timindeydi. İnsan mı dersin, serseri mi, anlar hemen. Elbette doğru değildi bu – Turuncuk sıradan sokak köpeğiydi – ama Valera öyle bir inandırıcılıkla söyledi ki herkes sustu, Turuncuk bile diklenip diş gösterdi. – Yirmi teröristi buldu, hepsini diri ele verdi. Sence bir tane uyuşturucuyu bulamaz mı? Sarı Mehmet geri çekildi. Çocuklardan da tık yoktu. – Şimdi iyi dinle, – dedi Valera adım atıp. – Bugünden itibaren mahallenin her köşesi güvenli. Ben ve köpeğim her akşam buradayız; serseriyi koklayıp bulacağız. Sonunu getirmedi. Anlamayan kalmamıştı. – Korkutuyor musun beni? – dedi Sarı Mehmet yine. – Bir telefonuma bakar… – Ara, – dedi Valera. – Ama bil; benim de tanıdıklarım var. Kaç mahpusa kol kanat germişliğim var. Kime ne borcum var bilmezsin. Aslında yalandı… Fakat Valera’nın ciddiyeti herkesi inandırdı. – Adım Valera Kıbrıs Gazisi, – dedi son kez. – Unutma. Ve çocuklara bir daha dokunma. Arasıra bakmadan yürüdü gitti, Turuncuk da gururla yanında. Mahallede sessizlik oldu. Üç gün geçti, Sarı Mehmet ve tayfası ortalıkta görülmez oldu. Valera gerçekten her akşam mahalle turu yaptı, Turuncuk en sadık dostu olarak ardında. Bir hafta sonra Emir hastaneden çıktı. Hâlâ topallıyordu ama yürüyebiliyordu. Hemen Valera’ya geldi. – Valera Amca, size devriye gezmelerde yardım edebilir miyim? – dedi. – Tabii, önce ailenden izin iste. Songül Hanım gönülden izin verdi. Artık her akşam ilginç bir üçlü görülüyordu; askeri kıyafetiyle yaşlı adam, genç çocuk ve yaşlı bir turuncu köpek. Turuncuk’u herkes seviyordu. Anneler bile çocuklarının başını okşamasına izin veriyordu. Çünkü bu köpekte başka bir asalet vardı. Her akşam Valera askerliğini, dostluğu anlatıyordu. Çocuklar, anlatılanları hayranlıkla dinliyorlardı. Bir akşam Emir sordu: – Hiç korkar mıydınız? – Korktum, – dedi Valera açıkça. – Bazen hâlâ korkarım. – Neyden? – Yetişememekten; gücümün yetmemesinden. Emir köpeği okşadı: – Ben büyüyünce size yardım edeceğim. Benim de böyle cesur bir köpeğim olacak. – Olacak elbet, – gülümsedi Valera. Turuncuk da kuyruk salladı. Artık mahallede herkes onu tanıyordu. “Valera Kıbrıs Gazisi’nin köpeği. Kahramanı serseriden ayırır!” diyorlardı. Ve Turuncuk, artık kendini sıradan bir sokak köpeği değil, gerçek bir koruyucu biliyordu: Mahallenin kahramanıydı.




