Başka Bir Gelin Adayı

Kavaklıda bir düğün vardı. Öyle bir düğün ki, köyün bütün evleri kulaklarını göğe kaldırmıştı. Mehmet, köyün en genç makine ustası, elleri altın gibi, Yelda ile evleniyordu. Yelda Yelda çiçek tarlalarındaki kırmızı laleler gibi parlak, sesi çan sesi gibi neşeli, her zaman sahnenin ortasında, her zaman birinci. İki genç, resimden fırlamış gibi görünüyordu. Mehmetin ailesi bir ev yaptı, yeni çitler dikti, kapıların önünü kurdelelerle süsledi. Üç gün boyunca köy meydanı bir şenlik alanına dönüştü; sokaklara müzik, mangal ve tatlı börek kokuları hâkim oldu. Herkes Acı! Acı! diye bağırıyordu.

O gün ben düğünde değildim. Kendi sağlık ocağımda oturuyordum, karşımdaki yatakta Nazlı oturuyordu. Nazlı, köyün sessiz ve fark edilmez kızlarından biriydi. Gözleri göl gibi derin, içinde yüzyıllık bir hüzün saklıydı; bakmak acı veriyordu. Sırtını bir yay gibi germiş, sessizce oturuyordu. İnce, çalışkan ellerini iki dizine dolamış, parmak uçları beyazlamıştı. Üzerinde ince bir buharlı elbise, menekşe desenli, eski ama tertemiz, ütülenmişti. Saçında mavi bir kurdele. O da düğün hazırlığı içindeydi, fakat kendi evlilik nişanlısıyla: Mehmetle.

Mehmet ve Nazlı çocukluklarından beri ayrılmaz iki kuş gibi olmuşlardı. İlk sınıfta aynı sırada otururlardı; Mehmet onun çantasını taşır, erkek çocukların oyunlarından korur, Nazlı ona poğaça getirir, ödevlerini çözerdi. Köyde herkes Veli ve Nazan, gökyüzü ile toprak gibi, güneş ile ay gibi, her zaman birlikte derdi. Mehmet askerlikten döndüğünde ilk koştu ona. Her şey yazıldığı gibi ilerledi: başvuru yaptılar, tarih belirlendi. O tarih, Yelda ve Mehmetin düğün günüydü.

Sonra Yelda, şehre, İstanbula, kısa bir ziyarete gitti. Dolaşırken bir rüzgar esti, Mehmetin aklı karıştı. Yeldanın kalbini nasıl çaldığını, ona nasıl büyü yaptığını yalnız bir tanrı bilir. Mehmet, Nazlıdan kaçmaya, gözlerini saklamaya başladı. Akşam olduğunda, karanlık çökmüşken, evin kapısına değil, çardak kapısına geldi, başını elleriyle ovuşturdu, şapkasını sıkı tutuyordu. İçinden çürük bir tahtadan çivi çeker gibi Affet, Nazlı. Seni sevmiyorum. Yeldayı seviyorum. Onunla evleniyorum dedi.

Ve dönüp gitti; Nazlı çardakta ayakta kaldı, rüzgâr soğuk bir fener gibi başörtüsünü dalgalandırdı, o da fark etmedi. Köy bir anlık hayret içinde kaldı, sonra susup, unutuldu. Başka birinin derdi, kendi derdi değildi; çabuk geçer, acı çeker, biter.

Şimdi Nazlı benim karşımdadır, gerçekleşmemiş düğün gecesinde, dışarıda müzik çalıyor, sarhoş kahkahalar yankılanıyor. Ona bakıyorum, kalbim kanla dolup taşarken gözyaşını bile görmüyor. Ağlamıyor, bir damla gözyaşı bile yok. İşte o zaman en korkunç şey bu: insan acısını dışarı atınca yırtılır; içinde kalan acı taş gibi kalır, yutar, yakar.

Nazlı, diye fısıldadım, su ister misin? Ya da adaçayı damlası? O, göl gibi gözleriyle bana baktı, içinde çorak bir bozkır gibi bir boşluk vardı.

Hayır, Sevgili Hanımefendi, dedi usulca, sesinde kurumuş yaprakların hışırtısı vardı. İlaç için gelmedim. Sadece oturmak istiyorum. Ev duvarları üzerime geliyor. Annem ağlıyor, ben ise ne umrunda. Ve sessiz kaldı. Ben de oturdum, ikimiz de suskun. Ne söylenir ki? Bu boşluğu nasıl doldururuz? Kelimeler yetersiz. Zaman iyileştirir belki, ama sadece acıyı körükleyip ince bir tabaka gibi sarar; o tabakaya dokunursan, kan tekrar akar.

Saatler bir saat, iki saat geçtik, dışarıda karardı. Müzik sustu, sadece duvarın üzerindeki eski saat tik tak yapıyordu, rüzgâr borularda uluyordu. Nazlı birden ürperdi, sanki soğuktan ölecekmiş gibi bir bakışa odaklandı ve:

Ben ona düğün gömleği ördüm, kenarını çapraz dikinimle işledim. Giyer umuduyla koruyucu olur diye düşündüm. dedi. Elini havada bir yaka gibi süpürdü, gözyaşı damlası yanaklarından ağır, erimiş kurşun gibi süzüldü, bir çizgi çizdi ve ellerine düştü.

Aniden saatin tik takları durdu sanki. Köy, dünya, bütün zaman o damla ile dondu. Acı dolu, söylenmemiş bir hüzün. Ruhum ayaklarıma çekildi, dürüstçe söylüyorum. Nazlının ince, titrek omuzlarını sardım, sıkı sıkı tutup salladım, küçük bir çocuğa sarılınca duyulan aynı sıcaklığı hissettim: Tanrım, ona ne yaptın? Bu nazik, ışıklı ruha böyle bir sınav niçin?

İki yıl geçti. Kar, çamura, çamur toza, toz yine kar oldu. Kavaklıda hayat aynı akıntıda sürdürdü. Mehmet ve Yelda evli, dışarıdan bakınca iyi bir hayatları vardı; yeni ev, yeni araba, tam dolu bir kase. Ama Yeldanın kahkahası artık çan gibi çalmıyordu; cam kırığı gibi tıtırtılıyordu, keskin ve öfkeli. Mehmet ise suya batmış gibi yürüyordu; gözleri karanlık, omuzları çökük. Çarşıda, garajda sık sık uzun saatler oturuyordu; elinde bir şeyler tutuyordu, boş değildi. Köylüler söylüyordu ki, Yelda ona sabah akşam bağırıyor, parası az, ilgisi az, komşuya bakmıyor. Aşkları bahar selleri gibi gelmiş, her şeyi yıktı, ardından çöp ve çamur bırakarak dağılmıştı.

Nazlı ise sessizce yaşamaya devam etti. Postane çalışanı, annesine ev işleriyle yardım eden bir kadın oldu. Kendi içine kapanmış, sanki bir kabuk içinde saklanmıştı. Dansa, gençlere bakmaya, kulübe gitmeye vakti yoktu. Nadiren bir gülümseme belirdi, ama gözlerinde hâlâ o sessiz orman hâlâ vardı. Ben uzaktan izlerken, kalbim sıkışıyordu; çiçek açmazsa solacağına inanıyordum.

Bir sonbahar akşamı, yağmur bir çanağın içini doldururcasına yağıyordu, rüzgar çam ağaçlarından altın yaprakları söküyordu. Sağlık ocağımın çardak kapısı gıcırdadı; kapının önünde ıslak, çamurlu bir adam duruyordu Mehmet. Elinde bir kol, sanki bir şeyden kopmuştu.

Hanımefendi, dedi dudakları titreyerek, lütfen yardım edin. Kolum kırılmış gibi. Ben onu içeri aldım, yara bandı ve alçı uyguladım, o ise sadece acıdan kıvrılıyordu. İş iş tamamladığında gözlerini bana çevirdi, içinde bir çukur dolusu umutsuzluk vardı.

Ben ben kendimden dolayı böyle oldum, diye hıçkırdı. Yeldayla kavga ettik. O gitti, annesine, şehre. Sonsuza dek dedi. Gözyaşları sakalına, çamurlu ceketine damladı. Güçlü bir adam, bir yavru köpeğin kırılmış hâli gibi oturuyordu. Hayatının nasıl bittiğini, her şeyin ters gittiğini anlatıyordu. Yeldanın güzelliği ona bir lanet, aşkı ise bir zorunluluk olmuştu.

Her gece Nazı rüyamda görüyorum, diye mırıldandı. O bana gülümsüyor, uyanınca ulumak istiyorum. Aptalım, kör bir aptalım. En değerli şeyimi kendi ellerimle fırlatıp, parlak bir paketle değiştirdim dedi.

Ben ona bir bardak koruyucu içecek doldurdum, yanında oturdum, dinledim. Hayatın nasıl dönüp durduğunu düşündüm. Bazen her şeyi kaybetmek gerekir, neyin gerçekten önemli olduğunu anlamak için.

Ertesi gün köy bir çığlık içindeydi: Mehmet boşandı. Bir hafta içinde, Yeldanın evine geldi, çardak kapısı önünde değil, doğrudan verandaya, buz gibi yağmur altında başını çıkarıp baktı. Saatler süzüldü; Nazlı çıkmadı. Annesi elleriyle dalgalanıyordu, ama o ayakta duruyordu.

Çardak kapısı sonunda açıldı. Nazlı eski püskü bir palto, başında bir fularla çıktı. Mehmet, çamura bulanıp, diz çökerek, ellerini tutup, yüzüne bastı.

Affet, dedi tek kelimeyle.

Aralarında ne konuşuldu, ne söylenip söylenmedi, bilmiyorum, ama önemli değil. Önemli olan, birkaç gün içinde Nazlının yanımda olup, Mehmetin çürük ellerine dezenfektan sürmesiyle gördüğüm şeydi: Gözlerinde artık yanmış bir bozkır yoktu; içinde göl gibi bir deniz pırıl pırıldı. En derinlerinde ufak bir ışık, ilk kar tanesi gibi belirdi.

Düğün kutlamadılar; sadece yaşadılar. Mehmet, Nazlının küçük evine taşındı; çatı tamir etti, çit onardı, ocak yakıp ısıttı. Günlerce çalıştı, sanki suçunu iş gücününle temizlemek ister gibi. Nazlı Nazlı eridi, uzun süredir susuz kalan bir çiçek gibi sulandı, yeniden gülümsemeye başladı; gülümsemesi öyle sıcak ve aydınlıktı ki, yanında olmak bile insanı gülümsetiyordu.

Bir yaz günü, çayırda ot biçme zamanı, hava taze çimen ve çiçek kokusuyla doluydu. Evlerinin önünden geçerken çardak kapısı açıktı. İçeri baktım; ikisi eski ahşap bir salıncakta oturuyordu. Mehmet, güçlü ve sağlam, Nazlıyı omzundan tutmuş, Nazlı sakin ve ışıklı, hafif bir şarkı mırıldanıp, elinde bir kase içinde güneş ışığına batan çilekleri karıştırıyordu. Ayaklarının önünde, sıcak tahtalarda, örülmüş bir sepet içinde minik bir bebek Savaş uyuyordu.

Güneş, nehir üzerinde alacakaranlık yumuşak tonlara bürünerek batıyordu. Uzakta bir inek meyvemsi sesler çıkarıyor, bir köpek havlarken, sessizlik ve huzur zamanın bile durduğu bir anı dolduruyordu. Onlara baktım ve gözlerimden başka bir tür gözyaşı süzüldü aydınlık, hafif, bir sonbahar yağmuru gibi.

Rate article
Lifequest
Başka Bir Gelin Adayı