Affetmek Yok
Hiç düşündün mü, öz anneni bulmayı?
Bu soru öyle beklenmedik bir anda gelmişti ki, Derya istemsizce ürperdi. O sırada mutfak masasının üzerinde işten getirdiği dosyaları düzgünce yerleştiriyordu; evrak yığını neredeyse devrilmek üzereydi ve Derya eliyle o kağıtları tutuyordu. Şimdi, elleriyle yığının üstünde hareketsiz kaldı, yavaşça ellerini bıraktı ve bakışlarını Kereme çevirdi. Gözlerinden şaşkınlık okunuyordu: Keremin aklına neden böyle bir düşünce gelmişti? Niçin, yıllar önce Derya’nın hayatını bir kalemde altüst edip giden kadın için böyle bir şey yapsın ki?
Elbette, hayır, dedi Derya, sesini mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. Ne biçim soru bu? Neden böyle bir şey yapmak isteyeyim ki?
Kerem biraz afallamış gibiydi. Saçlarını geriye itti, sanki aklını toplamak ister gibi ve gülümsemeye çalıştı; ama gülüşü zorlama, sanki sorduğu soruyu sormaktan pişmanlık duyar gibi.
Yani, diye başladı, kelime seçmeye çalışarak. Yetimhanede, koruyucu ailede büyüyenlerin çoğu öz annesini, babasını bulmak ister derler ya… Ben de düşündüm, istersen yardımcı olabilirim, gerçekten.
Derya başını salladı. Göğsüne aniden bir sıkışma çöktü, sanki görünmeyen biri kaburgalarını sıktı. Derin bir nefes aldı, içindeki öfkenin yükselmesini engellemeye çalışarak tekrar Kereme baktı.
Teşekkür ederim ama gerek yok, dedi, sesi biraz yükselmişti, kararlı bir şekilde. Onu asla aramam! Benim için o kadın yıllar önce bitti. Ona asla hakkımı helal etmem!
Evet, sert çıkmıştı, ama başka türlü tepki veremezdi. Yoksa geçmişin bütün tatsız tarafları tekrar aklına gelecek, nişanlısı karşısında içini dökmek zorunda kalacaktı. Keremi seviyordu, hem de çok, ama bazı yaraları kimseyle paylaşmak istemez insan. Hatta en yakınıyla bile. O yüzden yeniden evraklarına sarıldı, meşgul görünmeye çalıştı.
Kerem’in yüzünde bir huzursuzluk belirdi, üstelemeden sustu. Söylediği cevabı beğenmemişti, belli Kerem için anne figürü kutsala yakın, dokunulmaz bir şeydi. Kadın ister ilgilensin, ister uzakta olsun fark etmezdi; temel olan, dokuz ay karnında taşıması ve ona hayat vermesiydi bu bile gözünde annenin yeri bambaşkaydı. Sarsılmaz bir anne-evlat bağı olduğuna yürekten inanırdı, öyle ki zaman da, şartlar da o bağı koparamaz sanırdı.
Ama Derya bu inancın yanından bile geçmiyordu; tersine, hiç tereddütsüz reddediyordu. Ona göre her şey fazlasıyla açıktı: İnsana bu kadar acı veren biriyle buluşmak, onun gözlerinin içine bakmak niye istenirdi ki? Derya’nın sözde annesi onu sadece bir yurda vermekle kalmamıştı; olaylar çok daha ağırdı.
Bir zamanlar, on iki yaşına basarken, aklını kemiren o soruyu soracak cesareti bulmuştu. Koruma evinin müdüresi Saliha Hanıma yanaştı disiplinli ama adil bir kadındı; çocukların hepsi saygı duyardı ona.
Neden ben burada büyüdüm? Annem o öldü mü yoksa elinden mi alındım? Başka bir şey mi oldu? diye sordu, sesi hafif ama netti.
Saliha Hanım hareketsiz kaldı. Masasında evrakları inceliyordu, ama Derya’nın sorusundan sonra dosyalarını kenara kaydırıp birkaç saniye sustu. Derin bir nefes aldı ve Deryayı oturması için başıyla işaret etti.
Derya sandalyeye sıkı sıkı tutunarak oturdu, endişeli bir bekleyişle. Neyle karşılaşacağını az çok seziyordu; birazdan bütün geçmişine bakışını sonsuza dek değiştirecek bir gerçek öğrenecekti.
Annenin velayet hakkı elinden alındı ve ceza aldı, dedi Saliha Hanım ağır ağır ve kelimeleri özenle seçerek. Bakışları sakindi ama içinde ince bir hüzün vardı; on iki yaşındaki bir kıza hayatın en acı gerçeğini anlatmak kolay değildi. Daha az travmatik bir şey uydurabilirdi, ama yanlışa işaret etmek yerine Derya’nın gerçeği bilmesi gerektiğini düşünmüştü. Acı da olsa, yalan olmamalıydı.
Bir an sustu, sonra devam etti:
Derya, buraya dört buçuk yaşında geldin. Seni ihbar edenler oldu küçük bir çocuğu tek başına sokakta yürürken görmüşler. O gün İstanbulun soğuk bir sonbaharıydı. Üzerinde incecik bir pardösü ve lastik çizmeler vardı. Seni Yedikulede bir banka bırakıp trene binip giden bir kadın görülmüş. Soğuk, yağmurlu bir gündü; saatlerce dışarıda kalınca hastanelik oldun, günlerce tedavi gördün.
Derya taş gibi olmuş halde, kaskatı oturuyordu. Ellerini yumruk yapmıştı, yüzünde tek bir kıpırtı yoktu artık ama gözleri kararmış, fırtına öncesi gökyüzü gibi idi. Susuyordu, ama Saliha Hanım biliyordu ki Derya kulağına gelen her kelimeyi, içi yansa da, dikkatlice dinliyordu.
Peki, onu buldular mı? Savunması ne oldu? diye fısıldadı Derya, yumruklarını gevşetmeden.
Bulundu ve cezası verildi. Gerekçesi bir an durakladı Saliha Hanım, acı acı gülümsedi. Maddi durumu yokmuş, tam o sırada iş bulmuş. Fakat işveren çocuk kabul etmiyor, dolayısıyla sen ona engelmişsin. Bir pansiyonda çalışmaya başlamış işte. Kolay yolu seçmiş; seni bırakıp yeni hayatına başlamış.
Deryanın elleri yavaşça gevşedi, kolları dizlerine düştü. Gözleri boşluğa dalmıştı; aklı, hatırlayamadığı o sonbahar sabahında geziniyordu.
Tamam dedi bir süre sonra, sesi şaşılacak kadar sakindi, duygusuzdu. Sonra Saliha Hanıma bakıp, Doğruyu söylediğiniz için teşekkür ederim, dedi.
O anda Derya kesin bir karar vermişti: Annesini asla aramayacaktı. Ona dair kafasının ucunda bile beliren merak etsem mi, bir gün neden diye gözlerine baksam mı? düşünceleri sonsuza dek yok olmuştu.
Sokağa çocuk bırakmak Akıl alacak şey miydi? Ona can veren bir insanın hiç mi vicdanı, şefkati olmazdı? Küçücük bir çocuk sokakta her türlü tehlikeyi yaşabilirdi.
Bu ancak hayvanca yapılacak bir şey! diye tekrar etti içinden; kalbinde ince, yakıcı bir acı hissetti. Kendini zorladı, doğrusu Belki çaresizdi, belki tek yolunu buydu, demeye çalıştı. Belki benim için daha iyi olacağını sandı, dedi.
Ama hep aynı yalın gerçek duvara çarpıyordu. Neden resmi yollarla teslim etmemişti ki? Neden bir hastaneden, bir sosyal hizmetten yardım almamıştı? Neden dört yaşındaki bir kızı soğuk bir sabaha terk etmişti, savunmasız biçimde?
Kafasında olası bütün gerekçeleri tarttı tarttı, hiçbiri içine sinmedi. Hiçbiri acısını hafifletmedi; ihaneti mazur göstermezdi. Tek bir şey belirgindi: Kendi kendine, bilinçli, soğukkanlı bir şekilde, çocuğundan kurtulmuştu.
Bütün bunları düşündükçe Derya’nın içinde kesin, katı bir karar kök saldı. Hayır, bu kadını asla aramaz, asla soru sormaz, anlamak istemezdi. Çünkü hiçbir anlayış, hiçbir açıklama olanı değiştirmezdi. Ve böyle birini affetmek, onun yeteneklerini fazlasıyla aşıyordu.
Ve tam da bu düşünceyle, Derya sanki özgürleşmişti
*************
Sana bir sürprizim var! Keremin keyfi yerindeydi, yüzü sanki piyango kazanmış gibi ışıldıyordu. Koridorda ayakta, sabırsızca dizine diz atıyor, bir an önce planladığı şeyi göstermek için sabırsızlanıyordu. Çok beğeneceksin! Hadi çabuk gel, insanı bekletmek yakışık almaz!
Derya odanın eşiğinde durdu, elinde henüz soğumuş bir çay fincanı vardı. Şaşkınlıkla Kerem’e baktı, sonra bardağı usulca yan masaya koydu. Nedir bu sürpriz? Ve niye, Keremin neşeli sesi Deryada huzursuzluk yaratıyordu? İçinde gergin bir tel vardı sanki, ha kopacakmış gibi gerilmiş.
Nereye gidiyoruz? diye sordu, sesinde bir telaş olmamasına dikkat ederek.
Az bekle, yakında göreceksin! Keremin gülümsemesi daha da çoğaldı, Deryanın elini tuttu ve kapıya çekti. Emin ol pişman olmayacaksın.
Derya itiraz etmedi ama içindeki huzursuzluktan titriyordu. Gelişigüzel kabanını aldı, ayakkabılarını giyip Keremin peşinden çıktı. Parka doğru yürürlerken ne olabileceğini tahmin etmeye çalıştı. Belki konser bileti almıştır, belki bir sürpriz arkadaş buluşması Kafasında bir sürü ihtimal dolaşıyordu ama hiçbiri fazla anlamlı değildi.
Parka girdiklerinde, Derya bir bankta oturan bir kadın gördü. Kadın sade giyimliydi: Koyu bir palto, boynunda atkı, kucağında küçük bir çanta. Kadının yüzü Deryaya bir yerden tanıdık gelmişti ama ne zaman gördüğünü çıkaramıyordu. Belki Keremin bir akrabasıydı? Belki de tanıştırmak istediği eski bir iş arkadaşı?
Kerem doğrudan bankın olduğu yere gitti, Derya da peşinde; eski bir yapbozun parçalarını kafasında birleştirmeye çalışıyordu. Biraz yaklaşınca kadın başını kaldırıp hafifçe gülümsedi. O anda Deryanın içinde bir şey kımıldadı yüzünü hatırladı. Aynanın karşısında, kendine otuz kırk yıl sonra bakarken görebileceği bir yüz
Derya, dedi Kerem, sesi bir tiyatro oyuncusu gibi görkemliydi; aylar süren arayıştan sonra, sonunda anneni buldum. Mutlu musun?
Derya taş kesilmişti, dünya birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi. Nasıl cüret etmişti Kerem buna? Oysa ne kadar net bir şekilde bu kadını görmek bile istemediğini söylemişti.
Kızım! Ne kadar büyümüş, güzelleşmişsin! Kadın birden yerinden fırladı, sarılmak için kollarını açtı. Sesinde heyecan vardı, gözleri ışıl ışıldı, gerçekten bu buluşmaya sevinmiş gibi görünüyordu.
Ama Derya hızla bir adım geri gitti, aradaki mesafeyi açmaya çalışır gibi. Yüzü buz gibiydi, gözleri kas katıydı.
Benim, annen, diye devam etti kadın, Deryanın tepkisini görmemek ister gibiydi. Yıllarca seni aradım! Hep aklımdaydın, merak ettim, vicdan azabı çektim…
Kolay olmadı tabii! diye atıldı Kerem. Arkadan, sanki taltif bekler gibi gülümseyerek. Dostlarımı araya soktum, hatırlı kişileri seferber ettim, türlü yere başvurdum Ama sonunda başardım!
Sözleri hızlı bir tokatla kesildi. Derya elini kaldırıp hiç düşünmeden Keremin yüzüne vurdu. Gözlerinde hem öfke hem de hak edilmemiş bir ihanete uğramışlık vardı. Ona bakışı Bunu nasıl yaptın? der gibiydi: defalarca istemediğini söylemişti, geçmişin o karanlık sayfası onun için çoktan kapanmıştı.
Ne yapıyorsun sen! dedi Kerem, yanağını tutarak. Böyle bir tepki beklemiyordu. Her şeyin iyiliğin içindi! Sadece yardımcı olmak istedim
Derya sustu. İçinde bir girdap gibi dönen acı ve öfkeyle nefes bile almakta zorlanıyordu. Güvendiği insan, en hassas yerine kalın bir çizik atmış, onun en büyük sırrını ifşa etmişti. Yıllarca derine gömdüğü o geçmiş, onca iyi niyet uğruna açığa çıkmıştı!
Kadın şaşkın ve sıkıntılıydı. Bakışlarını Derya ile Kerem arasında kaçırıyordu, ne söyleyeceğini bilemiyor gibiydi.
Ben senden onu bulmanı istemedim, dedi sonunda Derya, sesi titrek ama netti. Sana kaç defa söyledim! Bunu asla istemiyorum diye! Ama sen kendi bildiğini yaptın!
Kerem elini yanağından indirdi ama ne diyebileceğini bilemedi. Deryadan bir minnet, bir pişmanlık bekledi; ama karşısında tek gördüğü soğuk bir kararlılıktı.
Kaç kere söyledim! diye yükseldi Deryanın sesi. O kadının adını duymak istemiyorum! O anne beni dört yaşımda tren garında terk etti! Hem de tek başıma! Kalabalıkların ortasında! İncecik bir paltoda! Ve ben bunu unutacağım, öyle mi?
Keremin rengi attı ama pes etmedi. Dik durdu, konuşmasına güç katmak ister gibi:
O senin annendir! Ne olursa olsun, her şeyden önce annen!
O sırada kadın utangaç bir şekilde öne çıktı, sesi neredeyse fısıltıydı; sanki kendisini bile ikna edemiyordu:
Çok hastalanıyordun, ilaçlara param yetmiyordu, dedi yavaşça. Bir iş imkanı doğdu, sonra seni alırım sandım. Düzelecekti her şey, eskisi gibi olacaktık…
Derya’nın bakışlarında bir damla bile acıma yoktu sadece yılların biriktirdiği bir buz ve yorgunluk vardı.
Nereden alacaktın beni? Mezarlıktan mı? diyerek acımasızca sordu. Aile Bakanlığına gidip geçici bakım talebinde bulunabilirdin. Belki hastaneye bırakırdın, madem hastaydım! Ama sokakta, yalnız, hem de soğukta değil!
Kerem, çatışmanın büyüdüğünü görünce ortamı yatıştırmaya çalıştı. Yavaşça Deryanın bileğine dokundu, ama Derya hemen elini çekti, yüzüne bile bakmadı.
Geçmiş geçmişte kaldı, önümüze bakmamız lazım, Kerem ısrarla konuşuyordu, kendi kendini bile ikna etmeye çalışır gibi. Nikahında akraban olsun istemiştin, işte ben de hayalini gerçekleştirdim
Derya gözlerini ona dikti, bakışında derin bir düş kırıklığı vardı; Kerem geri çekildi.
Ben Saliha Hanımı ve çocuk evinden öğretmenim Elif Hanımı davet ettim, dedi Derya, sesi daha alçak ama daha sertti. Onlar bana gerçek anne oldular! En kötü zamanlarımda yanımdaydılar, bana sahip çıktılar, sevgilerini verdiler. Aile dediğim onlardır!
Derya hızla Keremin elinden kurtuldu ve arkasına bakmadan parktan çıktı. Ayakları onu istemsizce sürüklerken geçtiği her bankı, her ağacı geride bıraktı; konuşmalardan, itiraflardan, en çok da Keremden uzaklaşmak istiyordu. Göğsünde kimseyle paylaşamadığı bir fırtına vardı; böylesi bir ihaneti asla beklememişti.
Kereme tüm gerçeği anlatmış, hiçbir şeyi saklamamıştı ne yetimhanedeki ilk günleri, ne annesiz geçen geceleri O ise onu anladığını söylemiş ama yine de gitmiş annesini bulmuştu. Anne ne olursa olsun annedir cümlesi Deryanın kafasında yankılandı, yeni bir öfke dalgası getirdi.
Asla! diye karar verdi Derya. Ne olursa olsun, o kadını hayatına dahil etmeyecekti. Yokmuş gibi davranmaya razı değildi.
Adımını sıklaştırarak parktan çıktı, aklında bin bir düşünce… Annesinin yaşlanmış, üzgün yüzü gözünde canlandı; Derya yumruklarını sıktı, görüntüyü kovmaya çalıştı. O an tek istediği her şeyin uzağında olmaktı.
Keremin evine uğrayıp eşyalarını almak bile istemedi. Zaten çok fazla eşyası yoktu; birkaç çanta, temel aletler Asıl taşınmayı düğünden sonra yapacaklardı, çoğu şeyi kendine devletin verdiği tek odalı evdeydi. Şimdi asıl önemli olan kendini oraya atmaktı, bir an önce kimseyi görmemekti.
Telefonu cebinde titretiyordu sürekli Kerem defalarca arıyordu. Ekranda ismini gördü ama açmadı; korkuyordu bir şey derse kendine hakim olamayacaktı. Her şey düşünce dalgasıyla başını yakıyordu.
Kerem yılmadı; telefon aramalarıyla kalmadı, sesli mesajlar da attı. Sesi öfkeliydi, neredeyse sertti.
Derya, çocuk gibi davrandığının farkında mısın? Ben senin için uğraştım, bunu hak etmiyorum! Resmen şımarıklık bu!
Bir sonraki mesaj daha da ağırdı:
Ben kararımı verdim. Türkan senin düğününde olacak. Nokta. Senin saçma isteklerin için fikrimi değiştirmem. Akrabanı dışlayacak değilim, çocuklarımız da onu babaanne bilecek!
Derya bu mesajları otobüs durağında dinledi ve içi soğudu. Telefonunu kapattı, cebe koydu ve gökyüzüne baktı. Hayatı adeta ikiye yarılmıştı; şimdi nasıl eski haline dönerdi, bilmiyordu.
Telefon ekranında Keremin son iletileri geçti. Söylediği sözler gerçek gibi ağırdı. Türkan düğünde olacak. Nokta. Bu kararlılık, geride esneklik bırakmamıştı.
Kısa, net bir mesaj yazdı: Düğün yok. Ne seni ne de o kadını görmek istemiyorum.
Göndere bastı. Birkaç saniye ekranın köşesinde yeşil tik belirdi. Sonra telefonu usulca bıraktı.
Anında ekran parladı Kerem arıyordu. Derya kıpırdamadı. Sonrasında yeni mesajlar geldi, açmadı bile. Rehberden Keremin numarasını buldu ve tek hamlede engelledi.
Şimdi telefon susuyordu ne arama, ne bildirim, ne ısrarlı mesaj. Sessizlik sarmaladı Deryayı; belki de uzun zamandır hissetmediği bir huzurdu bu.
Zamanla bu kararına pişman olacak mı Kim bilir? Ama şimdi, tam bu an, tek doğru buydu. Deryanın içindeki fırtına yavaşça dindi, yorulmuş ve net bir huzur hissetti.
Böylesi doğruydu. Çünkü, insanı böylesine yaralayan biriyle gelecek olmazdı.




