Eşimle birlikte düzenlenen cenazede tanımadığım bir numaradan gelen bir mesaj aldım: ‘Hayattayım. Çocuklara güvenme.’ Bunun acı bir şaka olduğunu düşündüm.

Eşimin cenazesinde, tanımadığım bir numaradan bir mesaj geldi: Hayattayım. Çocuklara güvenme. Başta alaycı bir şaka olduğunu düşündüm.

Toprağın henüz kazıldığı, kırk iki yıl boyunca üzerimde bir ağırlık gibi duran mezarın yanında telefonum bir kez daha titreşti. Bilinmeyen bir numaradan gelen bu mesaj, yas tutan ruhuma bir çığ gibi düştü.

Ben hâlâ yaşıyorum. Tabutta kimse yok.

Dünya, kırılmış bir cam gibi parçalandı. Eli titredi, neredeyse yanıt yazamaz haldeydim.
Sen kimsin?

Cevap geldiğinde içim bir kez daha daraldı:
Bunu söyleyemem. Beni izliyorlar. Çocuklarımıza güvenme.

Gözlerim, cansız bir hâlde duran taburun yanına yaslanmış olan iki oğlum Can ve Hakana takıldı. Yüzlerindeki tuhaf, sessiz sükunet bir maske gibiydi; gözyaşları sahte, kucaklaşmaları soğuk bir Kasım rüzgarı kadar çarpıcıydı. Bir şeyler çok derinden yanlıyordu. O an dünya ikiye bölündü: Sahip olduğumu sandığım yaşam ve henüz ortaya çıkmaya başlayan korkunç gerçek.

Kavaklıköyde büyüdüğümüz yıllar boyunca Ercan benim sığınağım, çelik gibi bir sevgi kaynağıydı. Fakir çiftimiz, iki odalı, çatı deliklerinden su damlatan bir evde, yağmurun altında gülümseyen ellerimizle bir ömür kurmuştu. Çocuklarımızın doğumu, Can ve ardından Hakan, kalbimi parçalayacak kadar büyük bir sevinçti. Ercan, balık tutmayı, tamir etmeyi ve uyku öncesi masallar anlatmayı bilen bir baba; biz bir aileydik, ben de bunu öyle sanıyordum.

Zamanla aralarındaki mesafe uzadı. Can, hırslı ve huzursuz bir genç olarak, babasının bisiklet tamir atölyesinde çalışmak istemedi, Senin gibi ellerimi kirletmek istemem, baba dedi ve bu sözler Ercanın kalbinde ince bir yara açtı. İkisi de İstanbula taşındı, emlak işinde servet kazandı ve bizim basit hayatımız, dışarıdan bakan gözlerde bir utanç ve acıma nesnesi hâline geldi.

Canın eşi Jale, şehir hayatının buz gibi soğukluğunu taşıyan bir kadın, bizim dünyamıza gizlice öfkesini saklıyordu. Pazar buluşmalarımız artık yirmi beş yaşındaki iş adamlarının yatırım sohbetleriyle, evimizi satma baskısıyla geçiyordu.

Jale ve ben çocuklarımızın masrafları için yardıma ihtiyacımız olacak, diye bir akşam yemeğinde Can dedi. Evi satarsak, bu para bize önceden bir miras gibi geçer.

Ercan sakin bir sesle, Oğlum, senin ve eşinin istediği ne olursa olsun, ben ve eşim hayatta iken kararlar bizimdir, dedi.

Ercanın yüzünde bir endişe belirdi; Bir şeyler ters gidiyor, Meral. Bu sadece hırs değil, daha karanlık bir şey var.

Salı sabahı, Memorial Hastanesinden bir telefon çaldı: Eşiniz ciddi bir kazada yaralandı, hemen gelmelisiniz.

Komşum Ayşe, elleri titrediği için anahtarlarımı tutamadı, beni hastaneye götürdü. Geliştiklerinde Can ve Hakan zaten oradaydı; sorulmadan içeri girdiler. Can, Anneciğim, baba kötü. Atölyede bir makine patladı, dedi.

Yoğun bakımda, Ercan yüzü sargılarla kaplı, makinelerle bağlanmış bir gölge gibiydi. Elini tuttum, hafif bir baskı hissettim; savaş hâlindeki bir savaşçı gibi direnmeye çalışıyordu.

Üç gün boyunca bir cehennem yaşadık. Can ve Hakan, babalarının hastalığından ziyade sigorta poliçeleri ve tazminatları konuşuyordu.
Anne, babanın 150.000 TL tutarında bir hayat sigortası var, dedi Can.

Neden hastalığın içinde para konuşuluyordu?

Üçüncü gün, doktorlar durumu kritik olduğunu, bilinç geri gelmesinin çok düşük olduğunu söylediler. Dünya bir kez daha çöktü. Can, Baba böyle yaşamayı istemezdi, bir yük olurdu, diye ekledi.

O gece, hastane odasında Ercanın elleri benim ellerime sıkıştı, dudakları bir kelimeyi söylemeye çalıştı ama çıkamadı. Hemşire geldi, Kasılma, dedi, ama ben biliyordum ki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

İki gün sonra ölüm geldi. Cenaze hazırlanışı, çocuklarımın soğuk ve hızlı organize ettiği bir kaostu; en basit tabut, en kısa tören. Mezarın yanında telefonum titreşmeye devam etti: Çocuklarımıza güvenme.

Evin sessizliğinde eski ahşap çalışma masasını karıştırdığımda, sigorta poliçelerini buldum. Birincisi altı ay önce 10.000 TLden 150.000 TLye yükseltilmişti. Neden Ercan bunu yapmıştı? Ardından 50.000 TLlik bir işçi ölüm sigortası daha buldum; toplam 200.000 TL, kanlı bir servet.

Telefon yine titreşti: Banka hesabını kontrol et. Parayı kim alıyor?

Bankada, yıllardır tanıdığım şube müdürü, son üç ay içinde tasarruf hesabımızdan binlerce lira çekildiğini gösterdi. Eşiniz şahsen gelmiş, atölyeyi onarmak için para istedi. Çocuklardan biri eşliğinde, muhtemelen Can, dedi.

Canın gözleri, Ercanın gözlüğünden bakan bir bakış gibi netti.

Öğleden sonra bir mesaj daha geldi: Sigorta onların fikriydı. Ercana daha fazla koruma gerektiğini söylediler. Tuzağa düşmüşler.

Kanıtlar bir bir ortaya çıkıyordu: artan sigorta, izinsiz çekimler, Canın varlığı. Bir cinayet mi? Kendi çocuklarım mı? Düşünce bir canavarı andırıyordu.

Mesajlar beni atölyeye yönlendirdi. Patlama sahnesi beklerken, atölye tertemiz, bütün makineler yerli yerinde duruyordu. Çalışma masasının üzerine, ölümünden üç gün önce Ercanın el yazısıyla yazılmış bir not buldum:

Can daha çok sigorta istiyor. Margot için diyor. Ama bir şeyler ters.

Üstünde adımla imzalanmış bir zarf, içi bir mektup:

Sevgili Meral,
Başladı. Bunu okuyorsan bir şeyler oldu demektir. Can ve Hakan para peşinde. Can dün bana güvenliğimi düşünmem gerektiğini, yaşımda her kazanın ölüm olabileceğini söyledi. Bir tehdit gibiydi. Bir şey olursa, kimseye güvenme. Çocuklarımıza bile.

Ercanın ölümü, onun gözlerinden kaçan işaretleri bana gösterdi. O gece Can, para konusunu yine gündeme getirdi: Sigorta parası iki yüz bin TL.

Nasıl biliyorsun? diye sorduğumda, Babamın evraklarını yardım ettim, diye yalan söyledi. Ardından bana yaşlı bakım evine taşınmam gerektiğini, parayı kendileri yöneteceklerini söyledi.

Bir sonraki mesaj: Yarın karakola git, kaza raporunu al.

İstanbul Emniyet Müdürlüğünde, Ercanı tanıyan Şef İbrahim Çelik, Kaza raporu yok, eşiniz hastaneye zehirli metanol alarak gelmiş, dedi. Metanol zehirlenmesi, bir kaza değil cinaydı. Neden kimse söylemedi? diye fısıldadım. Doğrudan aile üyeleri raporu gizlemeyi talep etti, dedi.

Günler, bir satranç oyunu gibi korkunç bir mücadeleye dönüştü. Çocuklarım, sahte bir pişmanlık maskesiyle evime gelerek, beni paranoyak ve delirmiş gibi suçladı. Anne, dedi Can, bir doktor onu paranoyak diye düşündü, bir bakım evine göndereceğiz.

Planları açıkça ortaya çıktı: Beni yetersiz ilan edip, tüm mirası çalmak.

En uzun mesaj geldi: Ben Serkan Yılmaz, özel araştırmacıyım. Ernest (Ercan) üç hafta önce beni kiraladı. Metanol kahvede, ses kaydı var. Yarın üçte üçte Corner Caféye gel, arka masada otur.

Kafede, otuz beş yaşında sakin bir adam yanımda oturdu, bir dosya açtı ve bir ses kaydı çaldı. Önce Ercanın endişeli sesini, ardından Can ve Hakanın soğukkanlı planlarını duydum.

Babam şüpheleniyor, diye Canın sesi, Metanol var. Belirtiler felç gibi görünecek. Anne sorun olmayacak. Babam öldüğünde ev boş kalacak, her şeyi alacağız.

Başka bir kayıt: Sigorta parası geldiğinde, annemi de ortadan kaldıracağız, intihar gibi göstereceğiz, bir dul kadın kalacak.

Titreyerek oturdum; sadece ebeveynimi öldürmekle kalmamışlar, beni de öldürmeye hazırlanıyorlardı. Serkan, fotoğraflar ve banka kayıtlarıyla, Canın metanol satın almasını, büyük borçlarını ortaya koydu.

Polise gittik, Şef Çelik kayıtları dinledi; yüzü karardı. Tutuklama emri anında çıkarıldı.

Şafakta polis araçları, lüks apartmanlarına çarptı; Can ve Hakan, birinci derece cinayet ve komplo suçlamasıyla gözaltına alındı. Can itiraf etti, Hakan kaçmaya çalıştı.

Mahkeme salonu dolup taştı. Ben, titrek bacaklarımla tanık kürsüsüne çıktım.

Onları sevgiyle büyüttüm, her şeyimi onlara adadım, dedim jürinin önünde, ama sevgi, babamın ölümüne yol açtı.

Ses kayıtları odayı doldurdu; çocukların annelerini öldürme planı duyulduğunda şaşkın bir fırtına esti. Hüküm çabuk verildi: Tüm suçlardan müebbet hapis.

Hakimin kararını duyduğumda, omuzlarımdan büyük bir ağırlık çekildi. Adalet geldi; Ernestin ruhu nihayet huzur buldu.

Daha sonra sigorta parası, aile içi şiddet mağdurları vakfına bağışlandı.

Bir hafta sonra, Candan bir mektup geldi:

Anne, affınızı bekliyorum. Para ve borç bizi kör etti. Yarın hücrede hayatımı bitireceğim. Yaşayamam.

Ertesi gün, Canın cesedi hücrede bulundu. Hakan, kardeşinin ölümünden sonra tamamen çökerek cezaevi psikiyatri birimine alındı.

Şimdi hayatım sessiz. Ernestin atölyesini bir bahçeye dönüştürdüm, her pazar çiçek ekiyorum, onun mezarına götürüyorum. Serkan Yılmaz, dostum, yanımda.

Bazen eski çocuklarımdan bahsederim; onları özlüyorum, ama gerçek çocuklar Ernest ve benim önceden var olan sevgiydi; onlar ise kan, para ve ihanetle bozulmuş gölgelerdi.

Adalet beni eşime geri getirmedi, ama huzur verdi. Geceleri verandada otururken, onun varlığını hissediyorum; doğru olanı yapabildiğim için gururluyum, hatta o da beni gözlemliyor, gururla gülümsüyor.

Rate article
Lifequest
Eşimle birlikte düzenlenen cenazede tanımadığım bir numaradan gelen bir mesaj aldım: ‘Hayattayım. Çocuklara güvenme.’ Bunun acı bir şaka olduğunu düşündüm.