Oğlunun 8 katlı malikanesine ilk kez giren anne, gelininin tek bir sözüyle gözyaşlarına boğulup gece yarısı köye döndü: “Evlat, seni seviyorum ama buraya ait değilim.”

Anne, oğlunun sekiz katlı konakına ilk kez girer, ama damadının söylediği bir söz onu ağlatır ve gece yarısı köye geri döner. Oğlum, seni seviyorum ama bu yer bana göre değil.

Ayşe, Sakarya Nehri kıyısında, çamurdan bir kulübede, 73 yaşında hâlâ şafaktan önce uyanıp biber ve domates tarlasını sulamaktadır. Küçük tavuk sürüsüne yem verir, günleri sessiz ve yalnızdır; ama anıları onu ayakta tutar.

Eşi Ahmet, onlar yıllar önce vefat etmiş, geriye sadece tek çocuğu Mehmet kalmıştır. Mehmet, köydeki herkesin gözdesi, zeki ve çalışkan bir çocuktu. Üniversite bursuyla İstanbula gittiğinde herkes onun uzaklara uçacağını söylerdi. O kadar uzağa uçtu ki bir türlü geri dönmedi.

On yıl boyunca Ayşe, sadece Noel gecelerinde nadiren bir telefon alır, ara sıra bir miktar TL gönderilir; ama o parayı nadiren dokunur. Köydeki dedikodular şöyle:
Mehmet artık büyük bir işadamı, duydun mu?
Kocaman bir villa almış, dergilerde bile görmüşler.
En yeni model arabalar sürüyor, hayal edebiliyor musun?

Ayşe her zaman aynı cevabı verir: Onunla öyle yetiniriz; iyi olsun yeter. Fakat her akşam, yağlı lambasını söndürmeden önce sekiz yaşında çamur içinde gülümseyen eski fotoğrafını alır, ona sevgiyle öpüşür.

Bir öğleden sonra ince bir yağmur yağarken, büyük, parlak siyah bir SUV kulübenin önünde durur. İçinden, İtalyan takımı giymiş, elinde bütün bahçeyi geçecek kadar pahalı bir saat ve mükemmel taranmış saçlarıyla Mehmet çıkar. Fakat gözleri gözleri bomboşdur.

Anne, diye kırgın bir sesle diz çöker, Affet beni. Seni burada bırakmamalıydım. Benimle gel, evime taşın. Çok büyük, konforlu bir yer, dinlenmeyi hak ediyorsun.

Ayşe gözyaşlarını durduramaz. Oğlum, senden hiçbir şey istemedim ki

İşte tam da bu yüzden, anne, der Mehmet elini tutarak, Hadi, hemen çıkalım!

Ayşe üç kıyafet, eski fotoğraf ve Ahmete ait mektuplardan oluşan bir ahşap kutuyu toplar.

İstanbula doğru giden otobüste, pencereden dışarı bakar; ışıklı sokaklar, yüksek binalar, sürekli gürültü kendini kaybolmuş bir çocuk gibi hisseder.

Mehmetin Nişantaşındaki evi bir lüks sarayı andırır: sekiz kat, sonsuz pencereler, müze gibi bir giriş holü. Ancak Ayşeye en çok soğuk bakışlarıyla karşılaşan kişi damadı Nuraydır.

Uzun, zarif, kusursuz bir makyajla; ama yüzündeki ifade ne bir neşe ne de bir karşılama; sadece rahatsız edici bir tavır.

İlk akşam yemeği süresiz bir sessizliktir. Nuray neredeyse telefonundan gözünü ayırmaz. Mehmet sözleşmeler, müşteriler ve seyahatlerden bahseder; ama eşi ona bakınca susar. Bir şeyler karanlık ve tuhaf.

Ayşe mide dolgusunda bir düğüm hisseder. Bu, yetiştirdiği Mehmet değildir.

Yemeğin ardından Mehmet acil bir video görüşmesi yaparken, Nuray aniden yaklaşıp, lüks salonun içinde bir panter gibi sessiz adımlarla Ayşenin önünde durur. Yumuşak bir ışıkta yüzü güzel, sesi ise keskin bir buz gibidir.

Affedersiniz, hanımefendi, der sahte bir gülümsemeyle, Size bir şey sormam lazım.

Ayşe masumca gülümser. Tabii, kızım, buyur.

Nuray başını hafifçe çevirir, sanki kusurlu bir ürün inceliyormuş gibi. Nötr bir tonla söyler:

Mehmet daha fazla masrafı kaldıramaz. Zaten yeterince var. Sadece ne kadar kalacağını öğrenmek istiyorum plan yapabilmek için.

Söz, bir zehir gibi çalar; sanki yaşlı bir anne, bir lojistik sıkıntıymış gibi görülür.

Ayşe o anda anlar ki: davet edilmemiş, sadece tolere edilmiştir.

Mehmet, çocukken çimenlerde çıplak koşan oğludur; ama şimdi baskı altında, belki de manipüle edilmiştir. Akşam yemeğinde gözlerinin içine bakınca bunu görür. O, annesini yanına almak ister; ama Nuray istemez.

O evde kimin kontrol ettiği açıktır.

O gece Ayşe bir göz bile açamaz. Devasa evde dolaşır: parlak katlar, modern sanat, soğuk heykeller hayat yoktur. Sevgi yoktur. Sadece görünüş, sadece hesaplamalar.

Sessizlik hâkim olduğunda eşyalarını toplar. Çocukluk fotoğrafını bir kez daha okşar, ardından titrek bir kalemle bir not yazar:

Teşekkür ederim, oğlum, hatırladığın için. Ev güzel ama bir yaşlı kadın için ev değil. Özgür olduğum, nefes alabildiğim yere geri dönüyorum. Çamur kulübeme, hâlâ kim olduğumu bildiğim yere.

Kapıyı dikkatlice açar, sanki onu uyandırmaktan korkar. Son bir kez devasa eve bakar ve çıkar. Çıplak ayaklarıyla, yalnız, ama mermer bir evin veremeyeceği bir huzurla yürür.

Şafak vakti Mehmet notu bulur, içinde bir şey kırılır. Sokaklara koşar, çığlık atar, annesini çocukken olduğu gibi çağırır. Ama Ayşe çoktan köye doğru yol almıştır; başını dik, kalbi özgürdür.

Rate article
Lifequest
Oğlunun 8 katlı malikanesine ilk kez giren anne, gelininin tek bir sözüyle gözyaşlarına boğulup gece yarısı köye döndü: “Evlat, seni seviyorum ama buraya ait değilim.”