Kayınvalidem Bana İmalı Bir Şekilde Kocaman Bir Yemek Kitabı Hediye Etti – Ben de O Hediyeyi Hiç Tereddüt Etmeden Geri Verdirdim — Salatayı kendin mi doğradın, yoksa yine şu plastik kaplardaki hazır ölçülerden mi aldın? Yani oğlumu böyle yiyeceklerle mi besliyorsun? — Gülten Hanım dudaklarını büzüp iştahsızca çatalla somonlu tartöletin üstüne bastırdı. İrem derin bir nefes alarak şık elbisesinin kırışığını düzeltti. Otuz beş yaşına girmişti. Yuvarlak doğum günüydü. Bugün kendini adeta bir prenses gibi hissetmeli, tebrikleri kabul etmeli, hayatın keyfini çıkarmalıydı. Ama onun yerine kendi salonunda, kendi evinde masa hazırlarken lisedeki ödevini yapmamış bir öğrenci gibi hissediyordu. — Gülten Hanım, bu yemekler restoran siparişi. Şefleri İtalyan, kullandıkları malzemeler gayet kaliteli, — gülümsemeye çalışarak cevapladı İrem. — Biliyorsunuz, akşam sekize kadar çalışıyorum. On beş kişiyi doyuracak yemekleri saatlerce hazırlayacak enerjim kalmıyor. — Tabi canım, iş, — kayınvalide gözlerini göğe devirdi, sanki duvardaki oğlunun fotoğrafından medet umuyormuş gibi. — Biz de çalışırdık vaktiyle. Hem fabrika, hem tarlada oluyorduk, üstüne çocuk büyütüyorduk. Ama adamcağız doğum gününde dışarıdan yemek mi yerdi? Olacak iş değil. Oğlum Okan perişan oldu vallahi. Yüzü sapsarı, gözlerinin altı çökmüş… Okan, — o “perişan çocuk” — otuz sekiz yaşında, yüzünde al al yanaklarıyla odaya ellerini ovuşturarak girdi. — Ooo, annem, İrem! Ne sofra kurmuşsunuz ya! Mis gibi kokuyor! İrem, şu patlıcan sarma mı, bayılırım! Gülten Hanım oğluna dokunaklı bir bakış attı ama bir şey demedi. Misafirler her an gelebilirdi. İrem hemen mutfağa sıcakları almaya geçti. İçinde öfkeden bir yay iyice gerilmişti. Bu ilk değildi, son beş yıldır kayınvalidesi Okan’ın midesi uğruna adeta gerilla savaşı veriyordu. Haftalık köfte, poğaça, ev eriştesi taşıyıp durmadan Nispetle; “Hiç değilse adam evde de düzgün bir şey yer,” veya “İrem iş kadını oldu maşallah, ev işlerini kim yapsın” demekten de geri durmuyordu. İrem sabrediyordu. Gerçekten yoğundu; büyük bir lojistik firmanın yöneticisiydi, kocasından daha çok kazanıyor, ev temizliği ve yemek siparişi parasını boşa gitmiş saymıyordu — kazandığı zamanı okumaya, spora, sohbet etmeye harcıyordu. Ama Gülten Hanım’ın dünyasında mutlu yuvanın anahtarı, kadının günde iki öğün mantı açmasındaydı. Kapı çaldı, kalabalık, kahkaha ve çiçek kokuları eve yayıldı. Herkes tebrik etti, zarflar, SPA kartları verdi. Kayınvalide ise köşeye çekilmiş, bekliyordu. Tatlı vakti yaklaşınca kadehini tıklatıp herkesi susturdu. — Değerli misafirler, — başladı klasik devlet memuru ciddiyetiyle. — Ben de İrem’i kutlamak isterim. Otuz beş yaş önemli bir eşik. Kadının sabır, olgunluk ve aile birliğini bilmesi gerekir. — Dramatik bir ara verdi, büyük renkli paketten koca bir kitap çıkardı: “Ev Hanımlığı ve Yemek Ansiklopedisi – Altın Seri”. — Para su gibi, — devam etti. — Bugün var, yarın yok. Güzellik de geçici. Ama yemek yapmayı bilmek, kocana değer vermek aileyi ayakta tutar. Sana eksik olanı, canım, bilgi hediye ediyorum. Kitabı İrem’in önüne koydu, salonda hava buz gibiydi. Okan gergin bir öksürükle sessizliği bozdu. İrem, elleri titrememeye çalışarak açtı paketi. Kapakta gülen, önlüğünde kaşığıyla bir kadın vardı. — Sadece yemek kitabı değil bu, — dedi Gülten Hanım ballı bir sesle. — Ben ayrıca içine Okan’ın neyi sevdiğini, nasıl kırmızı mercimek çorbası pişirilir, gömlek nasıl ütülenir diye notlar düştüm. Oku, öğren. Hiçbir zaman geç değildir. Konuklardan biri sinirli bir kıkırtı çıkardı. İrem’in annesi çakmak gibi parladı ama İrem ona masanın altında elini bastırdı. Skandal çıkarmayacaktı. Pastadan ikram ederek ortamı değiştirdi, o akşam geriye kalan zaman gri bir bulut gibiydi. İçinde ise alev gibi bir utanç yanıyordu. Bu hediye, bir jest değil resmen tokat gibiydi. Misafirler gidip bulaşık makinesi çalınca, Okan yanına oturup sarıldı. — Kızma anneme, eski nesil işte, biraz aşırıya kaçtı… İrem kitabı açtı. Sayfalar arası not doluydu: “Kıymayı kendin çek, marketten alma — tembeller için”, “Yatak altındaki toz evin sahibini gösterir. Sizinkinde patates ekilir”, “Okan’ın pantolonu ütüsüz dolaşıyor, insana rezillik”. Bu hediye kitabı değil, bir hakaret defteriydi. — Kaldıralım, unutalım, — dedi Okan usulca. — Hayır. Hak ettiği gibi davranmalıyız. İki gün düşündü İrem. Eline matkabını almadı, kavgaya girmedi. Cumartesi geldi, birlikte Gülten Hanım’ın salonuna zili çaldılar. Okan şaşkındı: “İrem, sakın kavga çıkarma…” Masanın sonunda, çayın yanında İrem kitabı ortaya koydu. — Gülten Hanım, hediye için teşekkürler. Her detayı okudum ve çok şey öğrendim: Bu kitap gerçek bir hazineniz, hayat felsefeniz. Ama bana göre değil. Ben markette zaman satıp kazandığımı ailemle geçiriyorum — ev işine hayatımı vermek istemem. Okan’ın gözleri büyüdü. Gülten Hanım ise rengi atmıştı. — O yüzden bu kitap size geri dönmeli. Üstelik ben de size bir hediye getirdim — en iyi dans okulundan tango kursu, ve masaj hediye çeki. Sırtınız ağrıyordur herhalde. Gülten Hanım şaşkındı, konuşamadı. — Bu yaştan sonra dans mı? — dedi en sonunda. — En güzeli şimdi olur — dedi İrem gülümseyerek. — Belki ev işleri dışında da hayatta keyif vardır. Okan da araya girdi: “Anne, İrem’in mutfakta çok vakit kaybetmesine gerek yok. Beraber hayatımızdan keyif almak istiyoruz.” Çıkarken derin nefes alan Okan sordu: “Helal olsun sana, kavga etmeden aranıza çizgiyi koydun.” Bir hafta sonra Gülten Hanım aradı: “Çocuklar bu hafta gelmeyin, dans provam var. Piyotr Hoca çok disiplinli, başarıyla hazırlanıyoruz. Pasta da, börek de yok. Sipariş edin siz!” İrem başını yastığa koyduğu an huzurluydu. Kayınvalidesiyle savaşmak için onun oyununu oynamaya gerek yok — kendi hayatını çizmek yeterliymiş. Zehirli kitabı iade etti, yerine yeni bir hayat önerdi. En güzel mutluluk tarifini ansiklopediler değil, insanın kendi cesareti yazıyor. Hikayeme kadar okuduysanız teşekkürler! Siz de böyle ima dolu hediyelere nasıl tepki verirsiniz? Beğendiyseniz lütfen takip edin!

Salatayı kendin mi doğradın, yoksa yine oğlumu o plastik kaplardaki şeylerle mi besliyorsun? Nurgül Hanım, dudaklarını büzerek, somonlu ve krem peynirli tartaletteki çatalını tiksintiyle oynattı.

Zeynep derin bir nefes aldı, şık elbisesinin eteğini düzeltti. Bugün otuz beş yaşına giriyor. Yuvarlak bir sayı. Bir kadının kendini kraliçe gibi hissetmek isteyeceği, kutlamalar kabul edip hayata şükredeceği gün. Ama o şu anda kendi salonunun tam ortasında, sofrayı hazırlıyor ve sanki dersi çalışmamış bir lise öğrencisi gibi hissediyor.

Nurgül Hanım, burası restorandan geldi. Şefi meşhur bir İtalyan. Kullanılan malzemeler gerçekten birinci sınıf, Zeynep gülümsemeye çalışarak cevaplar. Biliyorsunuz, akşam sekize kadar çalışıyorum, on beş kişiye yemek yetiştirmek için fiziksel olarak saatlerce mutfakta duracak zamanım yok.

Tabi tabi, işin ne kadar önemli… kayınvalidesi gözlerini devirdi, duvardaki oğlunun fotoğrafına konuşur gibi. Biz zamanında hem fabrikada, hem tarlada çalışır, çocuk büyütürdük. Ama kocanın bu özel günde hazır yemek yemesi… Yani kızım, bu resmen ayıp! Burhan zavallım da ne hale gelmiş, gözlerinin altı morarmış.

O anda, otuz sekiz yaşına basmış, doksan altı kiloluk Burhan içeri girdi, ellerini ovuşturdu.

Ooo anneciğim, Zeynep! Ne sofra bu, mis gibi kokuyor! Zeynep, bu patlıcan rulolarından mı? Bayılırım!

Nurgül Hanım oğluna acı dolu bir bakış atsa da bir şey demedi. Çünkü misafirler az sonra gelecekti. Zeynep mutfağa sıcak yemekleri getirmek için koştururken içindeki öfkenin tırmandığını hissediyor. Bu gerginlik dün başlamadı; evleneli beş yıl olmuş. Kayınvalide, oğlunun midesi için sürekli bir “direniş savaşı” yürütüyor. Her hafta sonu köfteyle, paçayla, börekle dolu kutular yolluyor; bir de üstüne ekliyor: “Bari ev yemekleri yiyin,” “Kızımızın vakti yok tabii, iş kadını ya.” Zeynep ise sabrediyor. Gerçekten çok çalışıyor; büyük bir şirkette lojistik departmanını yönetiyor, eşinden fazla kazanıyor ve temizlik ve yemek servisi için ödeme yapmayı normal buluyor. Bu, ona zaman satın almak gibi spor, kitap okumak veya sevdiği eşiyle sohbet etmek için.

Ama Nurgül Hanıma göre kadın, mantıyı elleriyle açamıyorsa eksik. Gerçek kadın değil.

Zil çalıyor, kutlama başlıyor. Daireyi gülüşmeler, sözler, çiçek kokusu ve parfüm sarıyor. Zeynepin arkadaşları, iş arkadaşları, ailesi kutlamaya gelmiş. Herkes zarf ile para ya da spa hediye çekleri sunuyor, güzel dileklerde bulunuyor. Bütün bunlar atmosferi yumuşatınca Zeynep rahatlıyor, kayınvalidenin asık yüzünü umursamamaya karar veriyor.

Tatlıya sıra gelince, Nurgül Hanım birden ayağa kalkıyor. Kristal kadehe çatalıyla vurup herkesin susmasını istiyor.

Sevgili misafirler, diyor o klasik, sanki bir dernekte konuşuyormuş gibi resmî bir sesle. Ben de Zeynepi kutlamak isterim. Otuz beş yaş, önemli bir eşik. Bu yaşta bir kadının, bilgelik, sabır ve evini çekip çevirebilme becerisine ulaşması beklenir.

Bir an duraksayıp koca poşetinden iri bir paketi çıkarıyor.

Para su gibi, devam ediyor. Bugün var, yarın yok. Güzellik de öyle. Ama yetenek, eşiyle ilgilenmek işte bunlar bir aileyi ayakta tutar. Zeynep için çok düşündüm, ne alsam diye. Sonunda, eksik olan bir şeyi vermeye karar verdim. Bilgiyi.

Ağır paketi masaya bırakınca ortam buz kesiyor. Herkes birbirine bakıyor. Burhan boğazını temizliyor.

Zeynep yavaşça, elleri titremesin diye gayretle paketi açıyor. Devasa bir kitap. “Ev Hanımlığının ve Yemek Pişirmenin Büyük Ansiklopedisi. Altın Seri.” Kapakta güler yüzlü, önlüklü bir kadın, tencereden duman çıkıyor.

Sadece bir kitap değil bu, bal gibi bir sesle ekliyor Nurgül Hanım. Bu adeta bir aile yadigârı. Doğrudan sana aldım ama ayrıca kendim notlar da ekledim. Burhan ne sever, gerçek çorba nasıl yapılır… Kırmızımsı bir mercimek çorbası nasıl olur, bazıları gibi kahverengiye dönmez! Gömlek nasıl ütülenir, adam gibi işadamı gibi görünür, salaş olmaz! Al, öğren kızım. İyi eş olmayı öğrenmek hiç geç değil.

Birisi kıkırdıyor. Zeynepin annesi parlamak üzere ama Zeynep onun elini sıkıyor. Şimdi değil, herkesin içinde tartışmak yok.

Teşekkür ederim, Nurgül Hanım, diyor Zeynep. Çok… düşünceli bir hediye. Mutlaka incelerim.

Kitabı vazoya yakın bir yere koyup hemen turtadan ikram ederek ortamı dağıtıyor. Geriye kalan saat Zeynep için adeta bir sis perdesinin ardında geçiyor. Gülüyor, şakalar yapıyor, çay dağıtıyor ama içi gururuna dokunmanın öfkesiyle fırtınalı. Bu, hediye değil, paketlenmiş bir tokat.

Misafirler gidip bulaşık makinesi çalışmaya başlayınca, Zeynep koltuğa oturup o kitabı eline alıyor. Burhan da çekingen şekilde yanına gelip eşinin omzunu okşuyor.

Zeynep, anneme gerçekten kırılma. O klasik tip, iyi olsun istemiştir. Biraz abartılı davranmış, hepimiz bazen öyleyiz.

Abartılı? Zeynep kitabı açıyor. Bak şimdi Burhan.

Kitap rengârenk post-itlerle dolu. İlk sayfada büyük harflerle kayınvalidenin el yazısı: *”Sevgili gelinime, umarım oğlum kuru kuru beslenmekten vazgeçip tekrar ev yemeklerine alışır.”*

Sayfa sayfa notlar:

Köfte tarifinin yanında kırmızı kalemle: *”Kıymayı kendin çek! Hazır kıyma tembellerin işi.”*

Temizlik bölümünde: *”Yatağın altı ev sahibinin aynasıdır. Sende orada patates yetişir valla.”*

Ütü tarifinde: *”Pantolon çizgisi kâğıt kesmeli. Burhanın giydiklerine insanlar gülüyor.”*

Bunlar mutfak kitabı değil, incelikli bir aşağılama kataloğuydı. Nurgül Hanım gerçekten emek vermiş, sayfa sayfa içini dökmüş, hazırlık yapmış.

Annem… beni düşünüyor işte, Burhan birkaç satır okuyunca kulakları kızarıyor. Zeynep, istersen kaldırayım bu kitabı, unutalım.

Hayır, Zeynep kapağı çarparak kapatıyor. Saklama yok. Hediye saklanmaz. Hak ettiğini yaparız.

Birkaç gün Zeynep, sessizce çalışıp akşamlar yemek siparişi veriyor, gece bu lanetli kitabı karıştırırken bazen not defterine bir şeyler çiziktiriyor.

Cumartesi gelip çatıyor. Geleneksel kayınvalide ziyareti. Normalde gitmemek için mazeret arar ama bugün erkenden hazırlanıyor.

Anneme mi gidiyoruz? şaşkın Burhan soruyor.

Tabii ki. Böyle şahane bir kutlamadan sonra gelmemek ayıp olur. Üstelik benim de ona sürpriz bir hediyem var. Ahlat dalı derler ya…

Burhan kasılıyor.

Zeynep, kavga çıkarma. Yaşı geçkin…

Savaş başlatmıyorum canım. Bitiriyorum.

Öğle vakti, Nurgül Hanımın evindeler. Mekân kızarmış soğan, parlatıcı ve kolalı danteller kokuyor. Yerde toz olmaz, salon pırıl pırıl. Nurgül Hanım önlüğüyle karşılıyor; zafer kazanmış gibi. Hediyenin işe yaradığını düşünüyor, gelinin tarif istemeye geleceğini sanıyor.

Hoş geldiniz, hoş geldiniz, diye küçük dağları ben yarattım tavrıyla söylüyor. Pideleri yeni koydum fırına, Burhan sever. Yemek yemediniz inşallah? Sizin beslenme şeklinizi biliyorum…

Masaya oturuyorlar. Zeynep aşırı nazik: Pideyi övüyor, paçaya hayran hayran bakıyor, kayınvalidesine sağlık soruyor. Nurgül Hanım gevşiyor.

Çaylar içildikten sonra Zeynep çantasından o kitabı çıkarıyor. Nurgül Hanım keyifle gülümseyerek:

Ne oldu Zeynep, tarif soracaksın değil mi? Mayalı hamur kısmı zordur, anlatırım…

Nurgül Hanım, Zeynep, yumuşak ama demir gibi bir sesle, Bütün notlarınızı okudum. Hepsini.

Kayınvalide başını onaylayarak sallar.

Ve şu sonuca vardım: Bu kitap adeta sizin hayatınızın eseri. Tecrübelerinizin, düşüncelerinizin özeti.

Tabii, aynen! Nurgül Hanım keyiften dört köşe.

Ama tam da bu yüzden, Zeynep kitabı masaya koyup itiyor, onu ben yanımda tutamam.

Kayınvalidenin yüzünden gülümseme siliniyor.

Ne demek? Hediyeyi geri mi veriyorsun? Yanlış anlaşılıyor, çok ayıp bu!

Lütfen, bir dinleyin, Zeynep elini kaldırıyor. Mesele ayıp değildir. Kitapta anlatılan kadın modeli: sabah beşte kalkan, gününü mutfağa adayan, toz gördü mü krize giren, ömrüyle erkeğine bakan biri. Yani sizsiniz. Siz bu konuda harikasınız, ustasınız.

Bir an bekleyip gözlerinin içine bakıyor:

Ben ise farklıyım. Ben aklımla para kazanıyorum. Bir saatlik emeğimle, eve bir haftalık market alışverişi yapılır. Eğer üç saat mantı açarsam, ailemizin bütçesinden, bir tatil parası kadar kaybımız olur. Burhan’la hesapladık. Ekonomik değil.

Burhan neredeyse çayına boğulacak ama hayranlıkla eşine bakıyor.

En önemlisi, Zeynep kitabın üstüne elini koyuyor. Notlarınızı okudum. Tembel, beceremez, utanç… Bunlar sevgi değil. Affedersiniz ama, mutsuzluk kokuyor. Mutlu insan hediye kitabına böyle notlar yazmaz.

Nurgül Hanım’ın yüzü kıpkırmızı.

Nasıl cüret edersin! Yıllarımı verdim…

Evet. Yıllarınızı mutfağa gömdünüz. Ama ben yaşamak istiyorum. Sizin oğlunuzla. Onunla konuşmak, yürümek, gezmek istiyorum; arkası dönük mutfak kadını olmak değil.

Zeynep çantasından bir zarf çıkarıyor.

Kitabı size iade ediyorum; gerek yok. Bizim evde başka bir yaşam felsefesi var. Ama borçlu kalmak istemem. Siz bana ev işçiliği ansiklopedisi verdiniz, ben ise size tekrar kadın olduğunuzu hatırlayacağınız bir fırsat vermek istiyorum.

Zarfı kitabın üstüne bırakıyor.

Burada şehrin en iyi dans stüdyosuna tam kurs üyeliği var. Tango. Ayrıca on seanslık masaj çekiniz var. Sizin hep sırt ağrınızdan bahsetmiştiniz, sanırım çok yoruluyorsunuz.

Ortama bir sessizlik çöküyor. Sadece eski duvarda saat tik tak ediyor. Nurgül Hanım bir ona, bir kitaba, bir geline bakıyor. Şaşkınlıktan konuşamıyor. Şimdi bağırsa, histerik olur, reddetse zayıf görünür.

Dans mı? Benim yaşımda!

En güzeli, diyor Zeynep gülümseyerek. Yaşınıza uygun bir grup, çok saygılı insanlar. Belki yatak altındaki tozdan daha önemli şeyler olduğunu anlarsınız.

Zeynep kalkıyor.

Pideleriniz muhteşem olmuş. Burhan, kalkalım mı? Sinemaya yetişeceğiz.

Burhan bir süre kafası gömülü oturuyor, sonra toparlanıp ayağa kalkıyor. Annesine bakıp, sonra karısına sarılıyor.

Anne, yemekler harika. Pideler on numara! Ama Zeynep haklı. O mutfağa girmese de ben onu seviyorum. Ve dürüst olmak gerekirse, anne… Dışarıdan yemek siparişi vermek hoşuma gidiyor. Her gün farklı bir lezzetbir gün Tayland, ertesi gün Gürcü yemeği. Güzel oluyor. Kızma.

Annelerini öpüp karısıyla birlikte dışarı çıkıyorlar.

Giyinirken mutfaktan tık yok. Nurgül Hanım Altın Ansiklopedi ve dans çekleriyle baş başa kalıyor.

Aşağı inip arabaya bindiklerinde, Burhan derin bir nefes veriyor.

Vay be Zeynep, az kalsın nükleer savaş patlayacak sandım. Sen işi kitabi şekilde çözdün, ekonomik olarak mantıklı değil! Ne laf ama!

Haksız mıyım? diye Zeynep aynada kendine bakıyor. Sadece sınır koydum. Senin annen kötü biri değil. Ama kendi kalıplarına esir. Mutfağı hayatın merkezine koymuş ve ben de aynı çileyi çekeyim istiyor. Ama ben çekmek istemiyorum.

Sence dansa gidecek mi? Burhan motoru çalıştırırken gülümsüyor.

Bilmem. Belki kartı atar. Belki de gider. Ne olursa olsun, bir daha bana o kitabı getirip vermeye cesaret edemez. Umarım toz konusunda da susar.

Bir hafta geçiyor. Nurgül Hanım yalnızca bir kez arıyor, kısa sorularla sohbeti bitiriyor. Kitaptan bahsetmiyor.

Bir ay sonra, cumartesi günü, Zeynep ve Burhan geç uyanırken, Burhanın telefonu çalıyor.

Anne? Gelemeyecek misin? Neden?

Burhan gözlerini büyütüp, hoparlörü açıyor.

…iki hafta sonra temsil var, her gün prova! Nurgül Hanımın sesi heyecan dolu ve gençleşmiş. Partnerim, emekli albay Fikret Bey, çok disiplinli biri ama dansı mükemmel yönetiyor. Yani çocuklar, bu hafta börek yok. Artık kendiniz bir şeyler yemelisiniz. Sipariş verin işte! Öptüm, ben kaçtım, ayakkabım ayağıma alışmadı daha!

Telefon kapanıyor. Burhan ve Zeynep birbirlerine bakıp gülüyor.

Oldu bu iş! Zeynep yastıklara uzanıyor. Demek ki Fikret Bey varmış. Eski albay. Şimdi anlasın bakalım duruş nasıl düzeltiliri, yakalı gömlek kolalanır mı!

Bizi de rahat bıraktı ya, Burhan derin bir huzurla sırıtıyor. Zeynep, sushi söylesek mi?

Söyleyelim. En büyük menüden!

Zeynep başını tavana kaldırıyor. İnanılmaz bir hafiflik hissediyor. Kayınvalideyle savaş kazanmak için kötülüğe kötülükle karşılık vermek gerekmiyor. Beklentileri sahibine iade edip, onun hayatını güzelleştirecek bir şey önerince yollar ayrılıyor. Zehirli notlu yemek kitabı geçmişte kaldı; elde kalan, özgürlük, huzurlu bir cumartesi sabahı ve kendisini yemeğiyle değil, varlığıyla seven bir eş. Bu, hiçbir ansiklopedide bulunmayacak en güzel aile mutluluğu tarifi.

Okuduğunuz için teşekkürler! Siz olsanız böylesi bir “ima”lı hediyeye nasıl tepki verirdiniz?

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem Bana İmalı Bir Şekilde Kocaman Bir Yemek Kitabı Hediye Etti – Ben de O Hediyeyi Hiç Tereddüt Etmeden Geri Verdirdim — Salatayı kendin mi doğradın, yoksa yine şu plastik kaplardaki hazır ölçülerden mi aldın? Yani oğlumu böyle yiyeceklerle mi besliyorsun? — Gülten Hanım dudaklarını büzüp iştahsızca çatalla somonlu tartöletin üstüne bastırdı. İrem derin bir nefes alarak şık elbisesinin kırışığını düzeltti. Otuz beş yaşına girmişti. Yuvarlak doğum günüydü. Bugün kendini adeta bir prenses gibi hissetmeli, tebrikleri kabul etmeli, hayatın keyfini çıkarmalıydı. Ama onun yerine kendi salonunda, kendi evinde masa hazırlarken lisedeki ödevini yapmamış bir öğrenci gibi hissediyordu. — Gülten Hanım, bu yemekler restoran siparişi. Şefleri İtalyan, kullandıkları malzemeler gayet kaliteli, — gülümsemeye çalışarak cevapladı İrem. — Biliyorsunuz, akşam sekize kadar çalışıyorum. On beş kişiyi doyuracak yemekleri saatlerce hazırlayacak enerjim kalmıyor. — Tabi canım, iş, — kayınvalide gözlerini göğe devirdi, sanki duvardaki oğlunun fotoğrafından medet umuyormuş gibi. — Biz de çalışırdık vaktiyle. Hem fabrika, hem tarlada oluyorduk, üstüne çocuk büyütüyorduk. Ama adamcağız doğum gününde dışarıdan yemek mi yerdi? Olacak iş değil. Oğlum Okan perişan oldu vallahi. Yüzü sapsarı, gözlerinin altı çökmüş… Okan, — o “perişan çocuk” — otuz sekiz yaşında, yüzünde al al yanaklarıyla odaya ellerini ovuşturarak girdi. — Ooo, annem, İrem! Ne sofra kurmuşsunuz ya! Mis gibi kokuyor! İrem, şu patlıcan sarma mı, bayılırım! Gülten Hanım oğluna dokunaklı bir bakış attı ama bir şey demedi. Misafirler her an gelebilirdi. İrem hemen mutfağa sıcakları almaya geçti. İçinde öfkeden bir yay iyice gerilmişti. Bu ilk değildi, son beş yıldır kayınvalidesi Okan’ın midesi uğruna adeta gerilla savaşı veriyordu. Haftalık köfte, poğaça, ev eriştesi taşıyıp durmadan Nispetle; “Hiç değilse adam evde de düzgün bir şey yer,” veya “İrem iş kadını oldu maşallah, ev işlerini kim yapsın” demekten de geri durmuyordu. İrem sabrediyordu. Gerçekten yoğundu; büyük bir lojistik firmanın yöneticisiydi, kocasından daha çok kazanıyor, ev temizliği ve yemek siparişi parasını boşa gitmiş saymıyordu — kazandığı zamanı okumaya, spora, sohbet etmeye harcıyordu. Ama Gülten Hanım’ın dünyasında mutlu yuvanın anahtarı, kadının günde iki öğün mantı açmasındaydı. Kapı çaldı, kalabalık, kahkaha ve çiçek kokuları eve yayıldı. Herkes tebrik etti, zarflar, SPA kartları verdi. Kayınvalide ise köşeye çekilmiş, bekliyordu. Tatlı vakti yaklaşınca kadehini tıklatıp herkesi susturdu. — Değerli misafirler, — başladı klasik devlet memuru ciddiyetiyle. — Ben de İrem’i kutlamak isterim. Otuz beş yaş önemli bir eşik. Kadının sabır, olgunluk ve aile birliğini bilmesi gerekir. — Dramatik bir ara verdi, büyük renkli paketten koca bir kitap çıkardı: “Ev Hanımlığı ve Yemek Ansiklopedisi – Altın Seri”. — Para su gibi, — devam etti. — Bugün var, yarın yok. Güzellik de geçici. Ama yemek yapmayı bilmek, kocana değer vermek aileyi ayakta tutar. Sana eksik olanı, canım, bilgi hediye ediyorum. Kitabı İrem’in önüne koydu, salonda hava buz gibiydi. Okan gergin bir öksürükle sessizliği bozdu. İrem, elleri titrememeye çalışarak açtı paketi. Kapakta gülen, önlüğünde kaşığıyla bir kadın vardı. — Sadece yemek kitabı değil bu, — dedi Gülten Hanım ballı bir sesle. — Ben ayrıca içine Okan’ın neyi sevdiğini, nasıl kırmızı mercimek çorbası pişirilir, gömlek nasıl ütülenir diye notlar düştüm. Oku, öğren. Hiçbir zaman geç değildir. Konuklardan biri sinirli bir kıkırtı çıkardı. İrem’in annesi çakmak gibi parladı ama İrem ona masanın altında elini bastırdı. Skandal çıkarmayacaktı. Pastadan ikram ederek ortamı değiştirdi, o akşam geriye kalan zaman gri bir bulut gibiydi. İçinde ise alev gibi bir utanç yanıyordu. Bu hediye, bir jest değil resmen tokat gibiydi. Misafirler gidip bulaşık makinesi çalınca, Okan yanına oturup sarıldı. — Kızma anneme, eski nesil işte, biraz aşırıya kaçtı… İrem kitabı açtı. Sayfalar arası not doluydu: “Kıymayı kendin çek, marketten alma — tembeller için”, “Yatak altındaki toz evin sahibini gösterir. Sizinkinde patates ekilir”, “Okan’ın pantolonu ütüsüz dolaşıyor, insana rezillik”. Bu hediye kitabı değil, bir hakaret defteriydi. — Kaldıralım, unutalım, — dedi Okan usulca. — Hayır. Hak ettiği gibi davranmalıyız. İki gün düşündü İrem. Eline matkabını almadı, kavgaya girmedi. Cumartesi geldi, birlikte Gülten Hanım’ın salonuna zili çaldılar. Okan şaşkındı: “İrem, sakın kavga çıkarma…” Masanın sonunda, çayın yanında İrem kitabı ortaya koydu. — Gülten Hanım, hediye için teşekkürler. Her detayı okudum ve çok şey öğrendim: Bu kitap gerçek bir hazineniz, hayat felsefeniz. Ama bana göre değil. Ben markette zaman satıp kazandığımı ailemle geçiriyorum — ev işine hayatımı vermek istemem. Okan’ın gözleri büyüdü. Gülten Hanım ise rengi atmıştı. — O yüzden bu kitap size geri dönmeli. Üstelik ben de size bir hediye getirdim — en iyi dans okulundan tango kursu, ve masaj hediye çeki. Sırtınız ağrıyordur herhalde. Gülten Hanım şaşkındı, konuşamadı. — Bu yaştan sonra dans mı? — dedi en sonunda. — En güzeli şimdi olur — dedi İrem gülümseyerek. — Belki ev işleri dışında da hayatta keyif vardır. Okan da araya girdi: “Anne, İrem’in mutfakta çok vakit kaybetmesine gerek yok. Beraber hayatımızdan keyif almak istiyoruz.” Çıkarken derin nefes alan Okan sordu: “Helal olsun sana, kavga etmeden aranıza çizgiyi koydun.” Bir hafta sonra Gülten Hanım aradı: “Çocuklar bu hafta gelmeyin, dans provam var. Piyotr Hoca çok disiplinli, başarıyla hazırlanıyoruz. Pasta da, börek de yok. Sipariş edin siz!” İrem başını yastığa koyduğu an huzurluydu. Kayınvalidesiyle savaşmak için onun oyununu oynamaya gerek yok — kendi hayatını çizmek yeterliymiş. Zehirli kitabı iade etti, yerine yeni bir hayat önerdi. En güzel mutluluk tarifini ansiklopediler değil, insanın kendi cesareti yazıyor. Hikayeme kadar okuduysanız teşekkürler! Siz de böyle ima dolu hediyelere nasıl tepki verirsiniz? Beğendiyseniz lütfen takip edin!