Evde Yabancılar
Kapıyı ilk açan Zeynep oldu, eşiyle eve girdiklerinde bir an eşi Ömerin arkasında donakaldı. İçeriden televizyon sesi, mutfaktan da konuşma ve yabancı bir yemek kokusu geliyordu. Ömerin elindeki bavul korkudan neredeyse yere düşüyordu.
Dur bir dakika, diye fısıldadı Zeynep, elini uzatarak. İçeride birileri var.
Salonun ortasında, onların en sevdikleri krem rengi koltukta iki yabancı oturuyordu. Eşofmanlı bir adam kumandayla kanallar arasında dolaşıyor, yanında oturan kilolu kadın ise el işi yapıyordu. Sehpanın üzerinde çay bardakları, kırıntılı tabaklar ve bir kaç ilaç kutusu vardı.
Affedersiniz, siz kimsiniz? Zeynepin sesi titriyordu.
Yabancılar ise hiç çekinmeden başlarını döndüler.
Ha siz geldiniz, kadın elindekini bırakmadan cevap verdi. Biz Saadetin akrabalarıyız. Bize anahtarı verdi, ev sahipleri yok, dedi.
Ömer birden bembeyaz kesildi.
Hangi Saadet?
Senin annen, adam sonunda ayağa kalktı. Biz Kütahyadan geldik, oğlumuz Burakı doktora getirdik. Bizi buraya o yerleştirdi, siz yokken birkaç gün kalalım, dedi.
Zeynep yavaşça mutfağa yöneldi. Ocakta sosis kızartan, yaşları on beşi geçmeyen bir çocuk vardı. Buzdolabı yabancı yiyeceklerle doluydu. Masada dağ gibi birikmiş bulaşık bekliyordu.
Sen kimsin? dedi Zeynep boğuk bir sesle.
Ben Burak, dedi çocuk, arkasına dönerek. Saadet nine izin verdi, yemek yiyebiliriz dedi.
Kadın tekrar antreye döndü. O sırada Ömer cep telefonunu çıkarmıştı bile.
Anne, ne yaptın sen? diye fısıldadı Ömer, öfkesini zor bastırıyordu.
Telefonun ucunda annesi gür bir sesle konuşmaya başladı:
Ömerciğim, geldiniz mi? Tatil nasıl geçti? Bak, sana söylemeden anahtarı teyzene verdim. Onlar Bursadan geldi, Burakı hastaneye götürecekler. Siz yoktunuz, ev de boş, yazık olmasın diye düşündüm. Sadece bir hafta kalacaklar.
Anne, bize sordun mu?
Neye sorayım yavrum, siz yoktunuz. Onlara de ki ben ilgilenirim, evi toplarlar, merak etme.
Zeynep telefonu kaptı:
Saadet Hanım, siz ciddi misiniz? Biz yokken hiç tanımadığımız insanları evimize mi aldınız?
Tanımadığınız olur mu? Kardeşim Necla bu, çocukken aynı yatakta yattık.
Kiminle nerde yattığınız beni ilgilendirmez. Burası bizim evimiz!
Zeynepcim, kızma böyle. Akrabayız, zararsız insanlar. Çocuğun sağlığı için geldiler. Yardım edelim dedim. Yoksa çok mu pintisin?
Ömer telefonu geri aldı:
Anne, bir saat içinde gelip al seni de, onları da götürüyorsun. Herkesi.
Ömerciğim, daha Perşembeye kadar kalacaklardı! Burakın önemli muayeneleri var. Otelde kalacaklardı, ben para harcamasınlar diye düşündüm.
Bir saat diyorum. Gelmezseniz karakolu ararım.
Telefonu kapattı. Zeynep antredeki pufa oturdu, yüzünü elleriyle kapattı. Bavullar açılmamıştı, salondan televizyon sesi, mutfaktan kızaran sosis kokusu geliyordu. İki saat önce uçakta memleketlerine kavuşacaklarını hayal ediyorlardı. Şimdi ise kendi evlerinde istenmeyen konuk olmuşlardı.
Toparlanırız, diyerek, kadın salonun kapısında belirdi. Yüzü suçlu gibiydi. Saadet abla öyle dedi, siz gelince bir şey demeyeceğinizi sandık. Sizi arayamadık, numaranız yoktu. O teklif etti, biz de kabul ettik. Bir hafta durup hastaneye gidecektik.
Ömer pencerenin önünde sus pus olmuş, ayakta bekliyordu. Zeynep onun öfkesini saklamakta zorlandığını fark etti.
Kedi nerede? diye birden aklına geldi.
Hangi kedi?
Pamuk. Sarı. Onun için anahtar bırakmıştık.
Hiç görmedik vallahi, dedi Necla omuz silkti. Burada yoktu herhalde.
Zeynep aramaya başladı. Pamuku yatak odasında, yatağın altına sinmiş şekilde buldu. Gözleri kocamandı, tüyleri kabarmıştı. Onu çekmeye çalışınca hırladı ve kulaklarını indirdi.
Pamuk, korkma, yere uzandı Zeynep. Ben geldim, geçti.
Kedi ona şüpheyle bakıyordu. Odanın havası yabancı kokuyordu. Komidinin üstünde başkasına ait ilaçlar, yorgan arkadaşı olmadığı gibi düzgün toplanmamış, yerde de kimin olduğu belli olmayan terlikler…
Ömer yanına oturup fısıldadı:
Özür dilerim.
Niye? Senin suçun yok ki.
Annem için. Hep böyle yapıyor.
Kendini haklı gördüğünü sanıyor.
İlk taşındığımızda da böyle yapmıştı, habersiz gelirdi. Ben de ona anlatmıştım, böyle olmaz diye. Ama anlamamış demek.
O sırada koridordan sesler duyuldu. Kayınvalidesi gelmişti. Zeynep kalktı, saçını düzeltti ve salona girdi.
Saadet Hanım kapının girişinde öfkeli bir şekilde dikiliyordu.
Ömer, kafayı mı yedin sen?
Anne, gel otur, Ömer mutfağı işaret etti.
Ne oturması? Necla, İsmail, toparlanın, bizi kovuyorlar. Bana geliyoruz.
Anne, oturur musun lütfen?
Saadet Hanım sonunda oğlunun yüzüne bakıp sustu. Hep birlikte mutfağa geçtiler; Burak sosisi bitirmekle meşguldü.
Anne, bir anlat bakalım. Nasıl oldu da bize sormadan başkalarını evimize aldın?
Yardım etmek istedim! Necla aradı, ağladı. Burak hasta deyince gözüm sulandı. Sizin ev boştu. Yazık olmasın, dedim.
Anne, burası senin evin değil.
Nasıl değil? Anahtar elimde.
Anahtarı kediyi besle diye verdik. Otelcilik yapsın diye değil.
Oğlum, bu aile, Necla yıllardır kardeşim. İsmail iyi insandır. Burak hasta çocuk, yardıma ihtiyacı var. Onları sokağa mı atayım?
Zeynep elleri titreyerek bardağa su doldurdu.
Saadet Hanım, bize sormadınız.
Niye sorayım? Siz evde yoktunuz.
Ama işte tam da bu sebepten sormalıydınız, Ömerin sesi yükseldi. Telefonun var, internetin de. Arayıp sorabilirdin. Biz de bir görüşümüzü söylerdik.
Ne diyecektiniz? Kabul etmeyecek miydiniz?
Belki evet, belki hayır ya da birkaç gün, belli şartlarla. En azından bilir, hazırlıklı olurduk. Bu adı saygıdır.
Saadet ayağa kalktı:
Hep öyle… Yardım etmeye kalkarız, sonra suçlu oluruz. Necla, hadi toplanın, bana geliyoruz.
Anne, evin küçücük. Hepiniz orada nasıl kalacaksınız?
Sığışırız. Yeter ki gönül kırmayalım.
Zeynep masasındaki bardağı indirirken, sesinin titrediğini hissetti:
Lütfen, Saadet Hanım. Yanlış yaptığınızı gayet iyi biliyorsunuz. Çünkü bize önceden haber vermediniz.
Saadet Hanım şaşkın bir şekilde durdu.
Biliyordunuz ki karşı çıkacaktık. O yüzden oldubittiye getirdiniz. Nasıl olsa geldik, ne yapacaklar, dediniz. Dayanır dediniz. Doğru mu?
İyi niyetle yaptım.
Hayır, kendi bildiğinizi yaptınız. Farkı orada.
İlk defa bir boşlukta büyük bir mahcubiyet belirdi yüzünde.
Necla ağladı, Burakın canı yanıyordu. Acıdım, dayanamam.
Anlaşılır bir şey bu, dedi Ömer. Ama bize ait olmayan bir konuda karar verdin anne. Sen yokken ben gelip evinde kalacak başkasını çağırsam ne hissederdin?
Kızardım tabii.
O zaman?
Bir süre sessizce oturdular. Salondan toparlanma sesleri geliyordu. Necla sessizce ağlıyor, İsmail eşyaları çantasına dolduruyordu. Burak kapıdan içeri bakıp ayaklarıyla oynuyordu.
Kusura bakmayın, fısıldadı Burak. Ben olur sandım, babaannem izin verdi.
Zeynep ona baktı. Sadece sıradan, korkmuş bir çocuk. Asıl suçlu yetişkinlerin konuşmamasında.
Senin bir suçun yok, dedi yorgunca. Git ailene yardım et.
Saadet Hanım mendilini çıkarıp gözlerini sildi:
Vallahi hep iyiliğinizi düşündüm. Aklıma gelmedi sormak. Siz benim çocuğumsunuz, ben size hayatım boyunca baktım, düşündüm ki…
Anne biz büyüdük artık. Otuz yaşındayız. Kendi evimiz kendi düzenimiz var.
Anladım, dedi Saadet Hanım başını eğerek. Anahtarları ister misiniz?
Evet, dedi Zeynep kararlı bir şekilde. Maalesef artık güvenimiz kalmadı.
Haklısınız.
Necla ve ailesi çabucak hazırlandılar. Defalarca özür dileyerek çıktılar. Saadet Hanım da onlarla gitti ve evinde ağırlayacağına söz verdi. Ömer kapıyı kapatıp sırtını dayadı.
Sessizce evi dolaştılar. Yatağı tekrar düzeltmek, buzdolabını boşaltmak gerekiyordu. Heryerde başkalarına ait izler bırakılmış eşyalar, kaydırılmış koltuklar, kirli tabaklar. Pamuk hâlâ yatağın altında çıkmak istemiyordu.
Sence anlamıştır mı? diye sordu Zeynep, mutfakta pencereyi açarken.
Bilmiyorum. Umarım anlamıştır.
Ya anlamadıysa?
Artık daha sert oluruz. Bir daha böyle davranmasına izin vermeyeceğim.
Kadın eşini kucakladı. Kendi evlerinde yabancı gibi hissettikleri karmaşanın ortasında sessizce durdular.
En çok neye üzülüyorum biliyor musun? dedi Zeynep. Sırf kedi için anahtar bırakmıştık. O gariban aç, korkmuş, burada olan biteni seyrediyordu.
Acaba hiç beslediler mi?
Hiç sanmam. Kabı boş, suyu da yıkanmamış. Muhtemelen fark etmediler bile.
Ömer yatağın yanına eğildi:
Pamuk, kusura bakma dostum. Annem artık anahtarsız kalacak.
Kedi temkinlice başını gösterdi, sonra yavaşça çıkıp Ömerin bacaklarına sürtündü. Zeynep ona hemen mama getirdi, Pamuk haftalardır aç kalmış gibi saldırdı.
Evi toplamaya başladılar. Yabancı yiyecekleri attılar, yeni çarşaf serdiler, bulaşıkları yıkadılar. Pamuk karını doyurup pencere önünde kıvrılıp uyudu. Yavaş yavaş ev yine kendi evleri olmaya başladı.
Akşam Saadet Hanım aradı. Sesi bu kez yumuşaktı, içinde pişmanlık vardı:
Ömer, düşündüm de, haklıydın. Kusura bakmayın.
Sağ ol, anne.
Zeynep bana hâlâ kızıyor mu?
Ömer eşine baktı, Zeynep başını salladı:
Kızıyor. Ama affeder, zamanla.
O akşam uzun süre mutfakta oturup çay içtiler, hiç konuşmadılar. Akşam karanlığı çökmüş, ev tekrar sakin ve evleri olmuştu. Tatil bir anda, tatsızca bitmişti.
Bugünkü yaşadıklarımdan şunu anladım; insan kendi eviyle ilgili kararları kendisi vermeli ve hakkına sahip çıkmalı. Ne kadar yakın olursa olsun, aileyle bile sınırlarını çizmeyi bilmek, huzurun anahtarıymış.




