Mutluluğun Tarifi… Bütün apartman ikinci kata taşınan yeni komşuları merakla izliyordu. Küçük Anadolu kasabasının önemli bir fabrikasında çalışan atölye şefinin ailesiydi bunlar. — Ne diye eski apartmanda yaşamayı seçtiler ki? — diye soruyordu emekli Nermin Hanım arkadaşlarına, — Onların çevresiyle yeni binalardan güzel bir daire bulabilirlerdi bence. — Sen kendinle kıyaslama anneciğim. Bizim apartman tarihi, tavanlar yüksek, odalar büyük, ayrıca girişimiz geniş, balkonumuz da oda gibi… Hem onlara hemen telefon da bağladılar, — diyordu kızı, 30 yaşındaki bekar ve makyajlı Ayşe, — Bizim apartmanda dokuz dairede ancak üçünde telefon var… — Senin de aklın hep telefonda, — diye çıkıştı annesi, — Komşular bıktı senden. Sakın bu yeni gelenlerin kapısını aşındırma, ciddi ve meşgul insanlara benziyorlar. — O kadar da ciddi değiller aslında, daha gençler. Kızları dokuz yaşında, adı Elif, — diye karşılık verdi Ayşe, annesine alıngan bakışlarla, — Benim yaşlarımda sayılırlar, belki beş yaş büyüklerdir. Yeni komşular güler yüzlü ve nazikti. Lale Hanım okul kütüphanesinde, eşi Hasan Bey ise fabrikada on yıllık tecrübeye sahipti. Ayşe bütün bu bilgileri akşamları apartman bahçesinde oturan annesinin komşu arkadaşlarına anlatıyordu. — Sen bunları nereden biliyorsun yine? — diye takılıyordu kadınlar, — Resmen apartmanın savcısı oldun! — Onların evinden arıyorum, onlar izin veriyor, bazı komşular aksine kapıyı açmıyorlar, biliyorlar ki ben yine telefonda yarım saat kankamla sohbet edeceğim, — diye cevaplıyordu Ayşe. Ayşe böylece yeni komşularla tanıştı ve sık sık onların telefonunu kullanmaya başladı, uzun uzun konuşmaktan da çekinmiyordu. Ayşe bazen yeni elbiseleriyle, bazen ev rahatlığında sabahlığıyla gidip sohbet arıyordu. Bir gün, Hasan Bey’in kendisi gelir gelmez televizyon izlediği odanın kapısını kasıtlı kapattığını fark etti. Sonra bu hareket birkaç kez daha tekrarlandı. Ayşe her defasında Lale’ye gülümseyip teşekkür ediyordu; mutfağa uğrayıp, — Elleriniz dert görmesin, — deyip çıkıyordu. Ama Lale hep başıyla selamlıyor ve kapıyı çekmesini rica ediyordu: — Kapıyı kapatamıyorum, elim hamurda, — derken, — Fransız tipi kilit, hemen çekiyor. — Ay, yine börek mi yapıyorsunuz? Sürekli böyle mis gibi kokuyor eviniz… Benim hiç becerim yok, — derdi Ayşe. — Bunlar yarın sabah kahvaltısı için lorlu poğaça. Sabah vakit olmuyor, şimdi hazırlıyorum, — diye tebessüm ederdi Lale. Ayşe somurtup çıkardı, ona daha fazla samimiyet gösterilmediği için içerlerdi. Bir akşam Hasan Bey, “Lale, biliyorum kıyamıyorsun ama bizim telefon akşamları hep bu hanıma ait oldu. Arkadaşlarım ulaşamıyor, böyle olmaz,” deyince Lale de başıyla onayladı. Aynı akşam, yine bakımlı ve şık Ayşe, holdeki pufa kurulup kankasıyla sohbeti koyulttu. — Ayşe, ne zaman bitireceksiniz? Telefon bekliyoruz, — dedi on dakika sonra Lale. Ayşe başıyla onayladı ve hemen çikolatayı cebinden çıkarıp, — Bugün tatlıyla geldim, tanışmamıza yakışır bir çay koyalım, — deyip mutfağa geçti. Çikolatayı masaya koyduğunda Lale hemen, — Hayır, kaldırın lütfen. Elif görürse canı isteyebilir ama tatlıya alerjisi var. O yüzden çay davetimizi kabul edemem. Kusuruma bakmayın, bizde çikolata yasaktır, — dedi. — Ne, yasak mı? — diye kızardı Ayşe, — Oysa içtenlikle getirmiştim. — Teşekkür etmeye gerek yok, telefona da sadece acil bir doktor araması veya yangın falan olursa gelin, başka türlü olmaz. Kusura bakmayın, — deyip kendini zorlayarak Lale gülümsedi. — Eşimle iş yerinden önemli aramalar oluyor, Elif de ders yapıyor, biz de sessiz olmaya çalışıyoruz. Ayşe sessizce çikolatayı aldı ve kapıyı çekip çıktı. Anlayamadı, neden kendisine böyle davrandıklarını. Annesine “Hasan Bey’i bana kıskanıyor. Genç ve güzel olduğumu biliyor!” diye anlatıyordu. — Ne saçma! İnsan başkasının ailesine bu kadar girmez. Onlar senin telefon sohbetine muhtaç değil. Evlerinin huzurunu bozuyorsun, bak kapı gösterildi, hala alınmak ne? Bir de kıskançlık var diyorsun! Kendi aileni, evini kur, senin evine de komşular gelsin, dilediğin kadar telefonla konuş, — dedi Nermin Hanım. Ayşe, Lale’nin lorlu poğaça tarifini defterine yazdırmak için son bir dostluk adımı attı: — Tarifinizi rica etsem? Artık benim de öğrenmem gerek… — Annenize sorun. Onlar çok şey bilir, ben ölçüyle yapmam, göz kararı. Elim alıştı, ayrıca hemen çıkmam gerek, — deyip gerisini getirmedi Lale Hanım. Ayşe kızararak eve döndü. Oysa annesinin mutfakta eskiden beri duran, sayfaları el yazısıyla dolu yıpranmış defteri oradaydı. Salatadan köfteye, süpten hamsili pilava her şey vardı. Hamur işi tarifleri de çoğunlukta. Ayşe aslında annesinin bu tarif defterini buldu, aradığı sayfayı bulunca annesi şaşkınlıktan, — Yoksa birine poğaça mı yapacaksın? — Ne şaşırıyorsun anneciğim? — dedi Ayşe, defteri özenle kapatıp sayfasını işaretleyerek. — Yoksa Saffet’le aranda bir şeyler mi başladı? Siz ayrıldınız sanıyordum… — Kim ayrılmış? İstersem tekrar peşime düşer! — “İsterim” de! Zaten evlenme vaktin geldi. Aradığın sayfada ne vardı, söyle bari? Belki yardımcı olurum. — Gerek yok, moral olarak hazırlanıyorum, — dedi kızı. Ama birkaç gün sonra, Nermin Hanım eve dönerken mis gibi fırın kokusu burnuna geldi. — Evin içinde börek kokusu! Sen cidden aşık olmuşsun, başka türlü olmaz! — Sessiz ol, bağırma, geç otur tadına bak, bunlar börek değil, lorlu klasik poğaça. Çaydanlığı demleyen, fincanları dizip poğaçaları tabakla getiren Ayşe’nin yanındaki anne, — Aferin sana, eskiden birlikte yapardık, unutmuşsun sanıyordum, meğer hala elin hamura yatkınmış… — Gerçekten beğendin mi yoksa gönlümü almak için mi diyorsun? — Ay kızım, kendi damağın yok mu? Tadına bak, nefis olmuş! Ayşe babasını anımsadı, annesinin kullandığı “yemesi helal” lafı onun da dilindeydi: en büyük övgü. — Tamam, o zaman Saffet’i de davet edeyim, bunlardan ona da yapayım, ne dersin? — Tabii ki beğenir! Zaten babanı da bu poğaçalarla tavlamıştım, bayılırdı! — deyip güldü annesi. — Yap, çağır, ben de gider komşuda film izlerim. Bak sonunda aklını başına aldın, boş makyajla olmuyor, mutfakta sevdin mi erkeği, işte o zaman tutarsın. Ayşe’nin hayatı değişti. Saffet daha çok gelmeye başladı, kavga gürültü olmadı, annesi onlarla mutfakta vakit geçiriyor, birlikte gülüyorlardı. Ve kız başvurusunu yaptıklarını söylediğinde annesi gözyaşlarını tutamadı: sonunda… Ayşe değişti. Zayıfladı, düğün için fazlalıklarından kurtulmaya çalıştı. Saffet ise, — Artık hiç mi poğaça yapmaz oldun? Düğünde börek isterim, — deyip takıldı. Düğün evde, annesi ve halasıyla iki gün boyunca yemek ve poğaça hazırlandı, yirmi kişilik aile buluştu. Genç çift, üç odalı evin büyük odasında yaşamaya başladı. Bir yıl sonra bütün apartmana telefon bağlandı. Ayşe memnundu, herkesi arıyordu ama eskisi gibi uzatmıyordu. — Rita, gerçekten kapatmam lazım, hamurum kabardı, Saffet az sonra gelir… Mutfağa yetişiyordu; kabaran hamur, demli çay… Ayşe hamileydi, yakında doğum iznine ayrılacaktı. Ama yerinde duramıyor, Saffet’in gönlünü hoş etmeye çalışıyordu. O da lorlu poğaçaya bayılıyordu, Ayşe’nin şefkatine ise daha da çok.

Mutluluğun Tarifi

O yıllar Sokağın girişinde herkes yeni taşınanları izliyordu, ikinci kattaki daireye kim geliyor diye merakla bakıyorlardı. Burası küçük bir Anadolu kasabasında, şehrin en büyük fabrikasının imalathanesinde ustabaşı olarak çalışan bir adamın ailesiydi.

Eski apartmanda ne işleri var ki? diye söylenmişti emekli Nermin Hanım arkadaşlarına, Onların bağlantılarıyla, yeni yapılan sitelerde güzel daireler kaparlardı hani.
Anne sen de her şeyi kendine göre düşünüyorsun! diye düzeltmişti kızı Şebnem, otuz yaşında hâlâ evlenmemiş, her daim bakımlı ve renkli allıklar içinde Buradaki apartman taş gibi, yüksek tavanlar, geniş oda, ayrı salon, geniş antre, balkon dedin mi oda gibi Hem hemen telefon da bağlamışlar dairelerine! Bizim binada üç telefondan biri onlarda, dokuz dairede sadece üç tane var
Senin aklın hep telefonda, diye azarlamıştı annesi Nermin Hanım, Komşuları bezdirdin. Sakın ha onların kapısını aşındırma. Ciddi insanlardır, işleri güçleri var
O kadar da ciddi değiller. Daha gençler, kızları var daha dokuz yaşında, adı Gülce, demişti Şebnem, kırgın bakışlarla annesine Benden pek farklı değiller yaş olarak, belki beş yaş büyüklerdir.

Zamanla komşuların yeni sakinleri saygılı ve nazik insanlar olarak tanımasına şaşmadık. Kadının adı Laleydi, kasabanın okulunda kütüphanecilik yapıyordu. Eşi Kemal ise fabrikada on yıldır çalışıyordu.

Şebnem, akşamları apartmanın küçük bahçesine inip kadınlarla oturduğunda hep bu aileden bahsederdi.
Kız sen nereden biliyorsun bunları? diye dalga geçerlerdi kadınlar, Gerçekten komşu savcısı gibisin
Telefonlarını kullanmamı izin veriyorlar, diye üstü kapalı bir gönderme yapardı Şebnem, bazı komşuların onu kapıda görünce, Yine uzun uzun konuşacak diye içeri sokmadığından dert yanarak.

Başlarda sık sık annesiyle evdeki sade elbiselerini giyinerek ya da süslenerek o aileye gidip telefonda arkadaşlarıyla sohbet ederdi Şebnem. Sanki dost olmak ister gibiydi.

Bir seferinde, Kemalin kasten televizyon izlediği odanın kapısını kapattığını fark etti. Hatta bu birkaç kez tekrarlandı. Şebnem konuşmayı bitirince, mutfağa Lalenin yanına uğrayıp teşekkür ediyor, ama Lale hep kısa bir selam verip çıkarken kapıyı da kapatmasını istiyordu.
Kapı kapanınca kilit hemen oturuyor, gösterirdi Lale elleri hamurda, Arkamdan çekiver.
Ne yapıyorsun ki yine? Yine poğaça mı? Ay maşallah sizin evden kurabiye kokusu eksik olmuyor Ben hiç beceremem. derdi Şebnem.
Sabah için peynirli çörek yapıyorum, sabah aceleye geliyor, akşamdan hazırlıyorum, diye gülümser, tekrar hamuruna dönerdi Lale.

Şebnem hafifçe burnunu kıvırıp sessizce üzülerek ayrılırdı. Onunla pek samimi olunmak istenmiyordu.
Bir akşam Kemal, Lale, anlıyorum hayır diyemiyorsun, ama bizim telefon akşamları sürekli onun için meşgul, arkadaşlarım ulaşamıyor, olmaz böyle, dedi.
Fark ettim, farkındayım, çok rahat girip çıkıyor. Sanki kendi eviymiş gibi oturuyor dedi Lale biraz burukça.

O akşam süslenip gelen Şebnem yine arkadaşını arıyordu.

Şebnem, daha konuşacak mısınız? Telefon bekliyoruz, dedi on dakika sonra Lale.
Şebnem anlayışla telefonu kapadı, ardından çantasından bir tablet çikolata çıkarıp, mutfağa geçti.
Bugün size tatlıyla geldim! Tanışma şerefine çay içelim.
Yine de, Lale nezaketle,
Olmaz, kaldırın lütfen. Gülce görür, istemez; ona yasak, alerjisi var. Bizde çikolata tabu. Kusura bakmayın, ama mümkün değil.
Nasıl yani, tabu mu? diyen Şebnem yüzü kıpkırmızı gitti.
Minnettarlığa gerek yok, ama bir daha telefon için uğramayın. Yalnız acil, doktor, ambulans, itfaiye işleri olursa, gece bile gelin. Onlar ayrı, dedi Lale zorlukla Kocamı işten arıyorlar, Gülce ders çalışırken sesi dağıtıyor, biz de sessiz olmaya gayret ediyoruz.

Şebnem çikolatayı alıp sustu. Kapıyı nazikçe çekti ve gitti. Ona olan tavırlarını anlayamayıp kesin kıskanıyor, genç ve güzel olduğum için beni kendi eşine kıskandı diye annesine şikayet etti.
O benden genç ve alımlı olduğumu biliyor tabii, işte kıskandı. Ben sadece samimi yaklaşmak istedim, bir bardak çay bile ikram etmedi, dedi.
Sen de bir tuhafsın kızım, dedi annesi Nermin Hanım, Her şey bahanesiyle başka aileye sürekli girilmez. Onların telefonuna ihtiyaçları yok. Demek istemediklerini belli ettiler. Sen ise küstün, kıskançlık çıkardın. Git kendi yuvan için uğraş, kendi telefonunu kur, senin komşuların aramak isterlerse gelsinler

Son barışma hamlesi olarak Şebnem bir defterle uğradı.
Size bir ricam var, bana şu peynirli çörek tarifini verir misiniz? Artık öğrenmem gerek.
Sen annenin defterine bak bence, dedi Lale şaşkınca, Ben hep göz kararı yaparım, sayılar yoktur, ellerim bilir. Ayrıca acelem var, çıkmam lazım. Annenin yanına, dedi tekrar gülümseyerek.

Şebnem kızardı ve evine döndü. Elbette biliyordu ki, annesinin mutfak dolabında kenarları yıpranmış bir defter vardı, içine küçük harflerle sayısız tarifler yazılmıştı; salatalar, köfteler, sulu yemekler Ve tabii en çok da pastalar, börekler, çörekler.

Aslında kendisi yapmak istemiyordu, annesi de kiloları ve yüksek tansiyonu yüzünden çoktandır pişirmiyordu. Fakat o gün, defteri açtı, reçeteye göz attı, şaşıran annesine döndü.
Bir şey yapmak mı istiyorsun yoksa? dedi Nermin Hanım merakla.
Bu kadar şaşırmana gerek yok, diye yanıtladı Şebnem, seçtiği sayfayı kenara ayırırken.
Sahi Sarpla yeniden mi görüşüyorsun? dedi annesi Tam bitti sandım, bütün eski flörtlerin gibi.
Nereden çıkarıyorsun, istersem döner yine peşimde dolaşır, diye kızdı Şebnem.
Hadi canım, etsene sen, çoktan evlenmelisin diye Annem tekrar sordu, sana tarif lazım mı, yardımcı olayım mı?
Gerek yok, hazırlanıyorum ben daha, dedi kızı.

Fakat birkaç gün sonra annesi eve döndüğünde, mutfağı mis gibi taze çörek kokusu sarmıştı.
Böyle bir şey var mı, mis gibi çörek kokuyor! Delirdin mi kız? âşık oldun galiba!”, dedi kadın şaşkınlıkla.
Bağırma tüm apartmana, gelsene tadına bak, poğaça değil, peynirli çörek, geleneksel usül, dedi Şebnem gülerek sofrayı kurarken.
Çay demlenmiş, masada bardaklar, çaydanlık ve güneş gibi parlayan peynirli çörekler duruyordu.

Kız senin elin iş tutuyor, dedi annesi, Birlikte ne vakit yapardık eskiden Unutmuş sandım ama, başarmışsın, helal olsun.
Dürüst ol ama, gerçekten olmuş mu? diye merak etti Şebnem.
Elin var, yapsana kendin bak, harika! deyip çaydan aldı Nermin Hanım. O an Şebnem, rahmetli babasının eski cümlesini hatırladı: “Bu yenir, vallahi yenir!” Bu en büyük iltifattı.

Pekâlâ, o zaman Sarpı çaya çağıracağım. Bu çörekleri de ona yapacağım. Sence sever mi?
Hem de nasıl! Benim de baban çöreklerimin hastasıydı, öyle ki benle de daha çok ilgilenirdi! Sen de pişir, çağır, ben de o esnada Hülya ablaya geçerim, film açarız. Yakışıklı avlamak sadece süslenmekle olmaz.

Artık Sarp, Şebneme daha sık gelmeye başladı. Artık eskisi kadar tartışmaz olmuşlardı, annesi de kızının daha fazla mutfakta vakit geçirmesine ve Sarpın ona yardım etmesine alıştı. Birlikte şen kahkahalar duyulurdu evden.

Aylar sonra, günün birinde Şebnem annesine, “Biz Sarpla nikâh başvurusu yaptık”, dedi. O anda Nermin Hanımın gözleri doldu, nihayet dedi sessizce.

Şebnem değişmişti. Zayıflamış, yaklaşan düğün öncesi fazlalıklarını vermeye çalışıyordu. Sarp ise sık sık,
Çörekleri bıraktın mı? Düğün için de pişirecek misin? diye sormadan duramıyordu.

Düğünden hemen önce, evde yapılan sade düğün hazırlığında üç kadın mutfaktaydı: Şebnem, annesi, bir de annesinin kız kardeşi. İki gün boyunca, yirmi kişilik bir davet için pişirdiler, kekler, börekler, çörekler, sarmalar

Sonra gençler evde kendilerine düşen büyük odayı ayırdılar. Bir yıl sonra apartmandaki herkesin evine telefon bağlandı. Şebnem mutluydu; artık aramaları kısa tutuyor, uzun uzun sohbet etmiyordu.

Rita, sonra konuşuruz, hamurum kabardı, Sarp işten gelecek, deyip hemen mutfağa koşardı Şebnem. Kasede pofuduk kabaran hamur onu beklerdi. Yakında doğum iznine ayrılacak, ama bir yandan peynirli çörekle kocasını mutlu etmeye devam edecekti. O da en az eşi kadar, mis gibi ev yapımı çöreğe doyamıyordu, huzurun ve mutluluğun kokusu evlerini sarıyorduVe bir akşam, mutfağın penceresinden sokağı seyrederlerken annesi sessizce gülümseyip Şebnemin omzuna dokundu.

Bak şu yeni taşınanlara, dedi alçak bir sesle. Kapının önünde küçük bir kamyon, dar merdivenden temkinli adımlarla içeriye giren başka bir aile Ellerinde bir kutu, başlarında titrek bir çocuk.

Şebnem yüzünde koca bir tebessümle hemen hamur ellerini temizledi, Anneme az önce öğrettiğim gibi, diye için için gülümsedi. İçinden geçen o eski duyguyubirinin evine yabancı hissedip hissedemeyeceğini, misafirliğin ağırlığını, kibarlığın dozunuartık çok iyi biliyordu. Kap daha sıcakken, küçük bir tabak çöreği tabağa dizdi, narince üzerini örttü. Sokağa indiler, annesiyle yeni komşunun kapısını çaldılar.

Kapı açıldığında şaşkın yeni komşuya yumuşakça uzattı tabağı; Hoş geldiniz, bu apartmanda gelenek olmuş, ilk akşam çörek paylaşılır, dedi. Çocuğun gözünde yanıp sönen mutluluk pırıltısı, annesinin minnettarlıkla dolu bakışı o günü unutulmaz kıldı.

O akşamdan sonra, herkes bilir oldu: Mutluluğun tarifi, yalnızca hamurda, peynirde, çörekte değil; biraz cesaret, bir tutam nezaket ve iyi komşulukla yoğrulmuştu.

Ve Şebnem, o eski deftere çocuklarının adını yazarken mırıldandı: Paylaşılan her tabak, evde huzur, sofrada neşe, yıllar boyunca kapanmayan bir sıcaklık olur. Mutluluğun tarifi buydu; eski bir defterde saklı, ama her gün yeniden pişirilen bir tarif Herkesin sofrasında, herkese yetecek kadar.

Rate article
Lifequest
Mutluluğun Tarifi… Bütün apartman ikinci kata taşınan yeni komşuları merakla izliyordu. Küçük Anadolu kasabasının önemli bir fabrikasında çalışan atölye şefinin ailesiydi bunlar. — Ne diye eski apartmanda yaşamayı seçtiler ki? — diye soruyordu emekli Nermin Hanım arkadaşlarına, — Onların çevresiyle yeni binalardan güzel bir daire bulabilirlerdi bence. — Sen kendinle kıyaslama anneciğim. Bizim apartman tarihi, tavanlar yüksek, odalar büyük, ayrıca girişimiz geniş, balkonumuz da oda gibi… Hem onlara hemen telefon da bağladılar, — diyordu kızı, 30 yaşındaki bekar ve makyajlı Ayşe, — Bizim apartmanda dokuz dairede ancak üçünde telefon var… — Senin de aklın hep telefonda, — diye çıkıştı annesi, — Komşular bıktı senden. Sakın bu yeni gelenlerin kapısını aşındırma, ciddi ve meşgul insanlara benziyorlar. — O kadar da ciddi değiller aslında, daha gençler. Kızları dokuz yaşında, adı Elif, — diye karşılık verdi Ayşe, annesine alıngan bakışlarla, — Benim yaşlarımda sayılırlar, belki beş yaş büyüklerdir. Yeni komşular güler yüzlü ve nazikti. Lale Hanım okul kütüphanesinde, eşi Hasan Bey ise fabrikada on yıllık tecrübeye sahipti. Ayşe bütün bu bilgileri akşamları apartman bahçesinde oturan annesinin komşu arkadaşlarına anlatıyordu. — Sen bunları nereden biliyorsun yine? — diye takılıyordu kadınlar, — Resmen apartmanın savcısı oldun! — Onların evinden arıyorum, onlar izin veriyor, bazı komşular aksine kapıyı açmıyorlar, biliyorlar ki ben yine telefonda yarım saat kankamla sohbet edeceğim, — diye cevaplıyordu Ayşe. Ayşe böylece yeni komşularla tanıştı ve sık sık onların telefonunu kullanmaya başladı, uzun uzun konuşmaktan da çekinmiyordu. Ayşe bazen yeni elbiseleriyle, bazen ev rahatlığında sabahlığıyla gidip sohbet arıyordu. Bir gün, Hasan Bey’in kendisi gelir gelmez televizyon izlediği odanın kapısını kasıtlı kapattığını fark etti. Sonra bu hareket birkaç kez daha tekrarlandı. Ayşe her defasında Lale’ye gülümseyip teşekkür ediyordu; mutfağa uğrayıp, — Elleriniz dert görmesin, — deyip çıkıyordu. Ama Lale hep başıyla selamlıyor ve kapıyı çekmesini rica ediyordu: — Kapıyı kapatamıyorum, elim hamurda, — derken, — Fransız tipi kilit, hemen çekiyor. — Ay, yine börek mi yapıyorsunuz? Sürekli böyle mis gibi kokuyor eviniz… Benim hiç becerim yok, — derdi Ayşe. — Bunlar yarın sabah kahvaltısı için lorlu poğaça. Sabah vakit olmuyor, şimdi hazırlıyorum, — diye tebessüm ederdi Lale. Ayşe somurtup çıkardı, ona daha fazla samimiyet gösterilmediği için içerlerdi. Bir akşam Hasan Bey, “Lale, biliyorum kıyamıyorsun ama bizim telefon akşamları hep bu hanıma ait oldu. Arkadaşlarım ulaşamıyor, böyle olmaz,” deyince Lale de başıyla onayladı. Aynı akşam, yine bakımlı ve şık Ayşe, holdeki pufa kurulup kankasıyla sohbeti koyulttu. — Ayşe, ne zaman bitireceksiniz? Telefon bekliyoruz, — dedi on dakika sonra Lale. Ayşe başıyla onayladı ve hemen çikolatayı cebinden çıkarıp, — Bugün tatlıyla geldim, tanışmamıza yakışır bir çay koyalım, — deyip mutfağa geçti. Çikolatayı masaya koyduğunda Lale hemen, — Hayır, kaldırın lütfen. Elif görürse canı isteyebilir ama tatlıya alerjisi var. O yüzden çay davetimizi kabul edemem. Kusuruma bakmayın, bizde çikolata yasaktır, — dedi. — Ne, yasak mı? — diye kızardı Ayşe, — Oysa içtenlikle getirmiştim. — Teşekkür etmeye gerek yok, telefona da sadece acil bir doktor araması veya yangın falan olursa gelin, başka türlü olmaz. Kusura bakmayın, — deyip kendini zorlayarak Lale gülümsedi. — Eşimle iş yerinden önemli aramalar oluyor, Elif de ders yapıyor, biz de sessiz olmaya çalışıyoruz. Ayşe sessizce çikolatayı aldı ve kapıyı çekip çıktı. Anlayamadı, neden kendisine böyle davrandıklarını. Annesine “Hasan Bey’i bana kıskanıyor. Genç ve güzel olduğumu biliyor!” diye anlatıyordu. — Ne saçma! İnsan başkasının ailesine bu kadar girmez. Onlar senin telefon sohbetine muhtaç değil. Evlerinin huzurunu bozuyorsun, bak kapı gösterildi, hala alınmak ne? Bir de kıskançlık var diyorsun! Kendi aileni, evini kur, senin evine de komşular gelsin, dilediğin kadar telefonla konuş, — dedi Nermin Hanım. Ayşe, Lale’nin lorlu poğaça tarifini defterine yazdırmak için son bir dostluk adımı attı: — Tarifinizi rica etsem? Artık benim de öğrenmem gerek… — Annenize sorun. Onlar çok şey bilir, ben ölçüyle yapmam, göz kararı. Elim alıştı, ayrıca hemen çıkmam gerek, — deyip gerisini getirmedi Lale Hanım. Ayşe kızararak eve döndü. Oysa annesinin mutfakta eskiden beri duran, sayfaları el yazısıyla dolu yıpranmış defteri oradaydı. Salatadan köfteye, süpten hamsili pilava her şey vardı. Hamur işi tarifleri de çoğunlukta. Ayşe aslında annesinin bu tarif defterini buldu, aradığı sayfayı bulunca annesi şaşkınlıktan, — Yoksa birine poğaça mı yapacaksın? — Ne şaşırıyorsun anneciğim? — dedi Ayşe, defteri özenle kapatıp sayfasını işaretleyerek. — Yoksa Saffet’le aranda bir şeyler mi başladı? Siz ayrıldınız sanıyordum… — Kim ayrılmış? İstersem tekrar peşime düşer! — “İsterim” de! Zaten evlenme vaktin geldi. Aradığın sayfada ne vardı, söyle bari? Belki yardımcı olurum. — Gerek yok, moral olarak hazırlanıyorum, — dedi kızı. Ama birkaç gün sonra, Nermin Hanım eve dönerken mis gibi fırın kokusu burnuna geldi. — Evin içinde börek kokusu! Sen cidden aşık olmuşsun, başka türlü olmaz! — Sessiz ol, bağırma, geç otur tadına bak, bunlar börek değil, lorlu klasik poğaça. Çaydanlığı demleyen, fincanları dizip poğaçaları tabakla getiren Ayşe’nin yanındaki anne, — Aferin sana, eskiden birlikte yapardık, unutmuşsun sanıyordum, meğer hala elin hamura yatkınmış… — Gerçekten beğendin mi yoksa gönlümü almak için mi diyorsun? — Ay kızım, kendi damağın yok mu? Tadına bak, nefis olmuş! Ayşe babasını anımsadı, annesinin kullandığı “yemesi helal” lafı onun da dilindeydi: en büyük övgü. — Tamam, o zaman Saffet’i de davet edeyim, bunlardan ona da yapayım, ne dersin? — Tabii ki beğenir! Zaten babanı da bu poğaçalarla tavlamıştım, bayılırdı! — deyip güldü annesi. — Yap, çağır, ben de gider komşuda film izlerim. Bak sonunda aklını başına aldın, boş makyajla olmuyor, mutfakta sevdin mi erkeği, işte o zaman tutarsın. Ayşe’nin hayatı değişti. Saffet daha çok gelmeye başladı, kavga gürültü olmadı, annesi onlarla mutfakta vakit geçiriyor, birlikte gülüyorlardı. Ve kız başvurusunu yaptıklarını söylediğinde annesi gözyaşlarını tutamadı: sonunda… Ayşe değişti. Zayıfladı, düğün için fazlalıklarından kurtulmaya çalıştı. Saffet ise, — Artık hiç mi poğaça yapmaz oldun? Düğünde börek isterim, — deyip takıldı. Düğün evde, annesi ve halasıyla iki gün boyunca yemek ve poğaça hazırlandı, yirmi kişilik aile buluştu. Genç çift, üç odalı evin büyük odasında yaşamaya başladı. Bir yıl sonra bütün apartmana telefon bağlandı. Ayşe memnundu, herkesi arıyordu ama eskisi gibi uzatmıyordu. — Rita, gerçekten kapatmam lazım, hamurum kabardı, Saffet az sonra gelir… Mutfağa yetişiyordu; kabaran hamur, demli çay… Ayşe hamileydi, yakında doğum iznine ayrılacaktı. Ama yerinde duramıyor, Saffet’in gönlünü hoş etmeye çalışıyordu. O da lorlu poğaçaya bayılıyordu, Ayşe’nin şefkatine ise daha da çok.