Geçmiş zamanların birinde, Hatice Hanım mutfakta oturup sütün kaynamasını izliyordu. Sütü karıştırmayı üç kere unutmuş, her seferinde aklına çok geç gelmişti: Süt taşar taşmaz telaşla ocağı silmekle uğraşırdı. O anlarda, sorunun aslında sütten ibaret olmadığını yüreğinin derininden hissederdi.
İkinci torunu doğduktan sonra evdeki her şey rayından çıkmış gibiydi. Kızı Esra büsbütün yorulmuş, kilo vermiş, daha az konuşur olmuştu. Damadı Murat ise akşamları geç gelir, sessizce yemeğini yer, bazen doğru odasına çekilirdi. Hatice Hanım bunlara şahit olup içinden şöyle düşünürdü: Bir kadın böyle bırakılır mı? Yalnız başına bırakmak olur mu?
Önce hafif hafif konuştu. Sonra sesi sertleşti. İlk başta kızına, sonra damadına da söyledi derdini. Ama bir gariplik fark etti: Söylediklerinden sonra evde hava yumuşamak yerine daha ağırlaşıyordu sanki. Kızı kocasını savunuyor, damadı içe kapanıyor, kendisi de eve dönerken yine bir şeyleri yanlış yapmış gibi hissediyordu.
Bir gün, içindeki bu yükle gidecek başka yeri olmayan Hatice Hanım, mahallenin cami imamına uğradı. Bir nasihat istemiyordu aslında; yalnızca, bu hisle baş başa kalacak başka yer bulamamıştı.
Ben galiba kötü biriyim, dedi gözlerini yere indirerek. Hiçbir şeyim doğru gitmiyor.
İmam masasında oturmuş bir şeyler yazıyordu. Kalemini bırakıp ona baktı.
Neden böyle düşünüyorsunuz?
Hatice Hanım omuz silkti.
Yardım etmek istedim. Ama herkesi daha çok sinirlendiriyorum.
İmam dikkatle, ama yargılamadan bakıyordu.
Kötü değilsiniz. Yorgunsunuz ve çok kaygılısınız, dedi maşallah.
Hatice Hanım iç geçirdi. Doğru gibi gelmişti bu sözler.
Kızım için korkuyorum, dedi. Doğumdan sonra bambaşka biri oldu. Murat… elini salladı sanki hiçbir şey görmüyor.
Muratın neler yaptığını hiç fark ettiniz mi? diye sordu imam yavaşça.
Hatice Hanım düşündü. Geçen hafta gecenin bir vakti kimse görmeden Muratın bulaşıkları yıkadığını, pazar sabahı uykusuzken bile bebeği arabayla gezdirdiğini anımsadı.
Yapıyor… galiba, dedi tereddütle. Ama gerektiği gibi değil.
Nasıldı gerektiği gibi? diye tekrar sordu imam, aynı sakinlikle.
Hatice Hanım hemen cevap verecek sandı, ama birden durdu; bilmiyordu aslında. Aklında sadece daha çok, daha sık, daha dikkatli vardı, ama tam olarak ne istiyor, kendisi de söyleyemiyordu.
Kızımın yükü biraz hafiflesin istiyorum, dedi.
İşte bunu söyleyin, dedi imam usulca. Ama ona değil, kendinize.
Hatice Hanım şaşkınlıkla baktı.
Yani nasıl?
Şöyle… Şu an kızınız için değil, damadınızla mücadele ediyorsunuz. Mücadele etmek, insanı gergin yapar. Siz de yoruluyorsunuz, onlar da.
Hatice Hanım uzun süre sustu. Sonra sordu:
Peki ne yapmalıyım? Her şey yolundaymış gibi mi davranayım?
Hayır, dedi imam. Yalnızca fayda getiren şeyleri yapın. Laf değil, davranışla. Birisinin karşısında olmak için değil, birisine destek olmak için yapın.
Eve dönerken bunu düşündü Hatice Hanım. O eski günleri hatırladı; Esra küçükken nasihat vermek yerine yanına otururdu, ağlarsa sessizce yanında kalırdı. Şimdi neden böyle olamıyordu?
Ertesi gün ansızın kızının evine gitti. Yanında tencereyle çorba vardı. Esra şaşırdı, Murat mahcup oldu.
Fazla kalmayacağım, dedi Hatice Hanım. Biraz yardım edeceğim sadece.
Esra uyurken torunlarla oturdu. Ardından sessizce çıktı, ne kadar zorlandıklarından, nasıl yaşamaları gerektiğinden tek laf etmedi.
Bir hafta sonra yine uğradı, sonra bir kez daha.
Damadının hâlâ eksikleri vardı. Ama Hatice Hanım, ufak tefek yeni şeyleri de fark etmeye başladı: Murat, küçük oğlunu kucağına alırken ne kadar dikkatli oluyor, akşamları Esra uyurken sırtına battaniye örtüyordu; bunları kimse görmeden yapıyordu.
Bir gün mutfakta dayanamadı, Murata sordu:
Zorlanıyor musun bu aralar?
Murat şaşırdı, sanki yıllardır kimse ona böyle bir şey sormamış gibi.
Zorlanıyorum, dedi kısaca. Hem de çok.
Başka da bir şey konuşulmadı ama o anda aralarındaki o keskin, tarif edilemez gerginlik uçup gitmişti.
Hatice Hanım şunu fark etti: Damadından başka biri olmasını bekliyordu hep. Baştan kendini değiştirmesi gerektiğini anladı.
Kızına artık damadını şikâyet etmiyordu. Esra yakınacak olsa, Ben sana demiştim demek yerine, sadece dinliyordu. Bazen çocukları alıp kızının biraz dinlenmesine fırsat veriyordu. Ara sıra Muratı arayıp Bir ihtiyacın var mı? diye soruyordu. Bunları yapmak birkaç öfke patlaması yaşamaktan çok daha zordu.
Ama zamanla evde hava yumuşadı. Her şey mükemmel olmadı, ama gerginlik azaldı.
Bir gün Esra, Anne, iyi ki yanımızdasın. Bizim karşımızda değilsin artık dedi.
Hatice Hanım bu sözleri çok düşündü.
Sonunda basit bir hakikati öğrendi: Barış, birinin suçunu kabul etmesiyle olmuyormuş; birisi önce mücadeleyi bıraktığında oluyormuş.
Damadının daha ilgili olmasını hâlâ isterdi. Bu isteği içinden silinmedi.
Ama artık başka, daha mühim bir dileği vardı: O evde huzur olsun istiyordu.
Her öfke, kırgınlık ya da iğneleyici sözler içini yokladığında kendine şu soruyu soruyordu:
Haklı olmak mı istiyorum, yoksa onların yükünü hafifletmek mi?
Cevabını bulduğunda, ne yapması gerektiğini de biliyordu.




