İKİ KIZ KARDEŞ… Bir zamanlar iki kız kardeş yaşardı. Abla Sema güzel, başarılı, zengin bir kadın. Küçük kardeşi ise, Zehra alkol batağına saplanmış, zavallı biriydi. Artık güzelliğinden bahsetmek bile anlamını yitirmişti; 32 yaşındaki Zehra yaşından çok daha büyük, perişan bir haldeydi. Bedeni zayıflamış, yüzü morartılı ve şişmiş, gözleri zorlukla seçiliyordu. Sönük saçları, ne sabun ne tarak yüzü görmemiş, keçeleşmiş bir şekilde sağa sola dikilmişti.
Semayı suçlamak haksızlık olurdu; kız kardeşini bu halden kurtarmak için çok kez hem zamanını hem de parasını harcamıştı. Zehrayı özel kliniklere götürdü, şifacı kadınlara danıştı ama hepsi faydasızdı. Kardeşine İstanbulda küçük, sıcak bir daire aldı, ama tapusunu kendi üstüne yaptı; malum, alkolik birinin her şeyi bir şişe rakı için elden çıkarabileceğini biliyordu. Altı ay sonra o sıcak dairede yalnızca kirli, eski bir döşek kalmıştı. Zehra can çekişirken, Sema veda için yanına geldi; çünkü yurt dışında yaşamak üzere taşınacaktı. Zehra konuşacak durumda değildi, gücü ancak göz kapaklarını biraz aralayıp, kirli camın arkasında belirsiz bir silueti görmekten ibaretti.
Yanında hep boş içki şişeleri duruyordu; etraftaki diğer düşkünler Zehrayla cömertçe paylaşmışlardı. Sema, kız kardeşini öylece bırakmaya vicdanı elvermedi; herkesin bir vicdanı vardır neticede. Onu bu halde bırakıp da nasıl yaşayacağım? diye düşündü. En azından vicdanını rahatlatacak bir çözüm aradı; Zehrayı anne tarafından halaları olan Ayşe Hanıma götürmeye karar verdi. Ayşe Teyzeyle neredeyse hiç görüşmemişlerdi, sadece çocukken geldiğinde getirdiği reçelleri, mis gibi elmalarını, kuru mantarlarını hatırlıyordu Sema. Yalnızca köyün adını biliyordu. Cenazesi için çağrılmadıklarına göre, muhtemelen hala hayattadır, diye düşündü.
Bir tanıdığının yardımıyla Zehrayı yorganlara sarıp, otomobilin arka koltuğuna yatırdılar ve yola koyuldular, Manavlar Köyüne doğru. Köyü ve Ayşe Teyzenin evini bulmak kolay oldu; dört evden oluşan küçücük bir köydü burası. Zehrayı yorganla birlikte teyzeye teslim ettiler, Sema masaya bir miktar para bıraktı: Zehra ölüyor Ayşe Teyze, benim gitmem lazım. Şu para cenaze için; belki ilerde gelir, mezarının başını bulmak isterim. Hem taşına hem de mezarına yeter. Anahtar da burada, dairenin; senden başka kime vereyim ki? Çayı kabul etmedi, vedasını edip çıktı.
Ayşe Teyze, 68 yaşında, dinç ve yalnız bir kadındı. Zehranın hâlâ nefes aldığını görünce hemen bir semaver kurdu. Semaver ısınırken ketenin içinde sakladığı kuru otları termosun içine doğradı, içine bir avuç dağ meyvesi ve biraz da bal kattı, hepsini kaynar suyla demledi ve demliğini iyice kapattı. Zehraya üç gün boyunca her yarım saatte bir, neredeyse zorla, çay kaşığıyla bu bitki çaylarını ve ballı demlemeleri içirdi; gece gündüz uğraştı.
Dördüncü gün ise menüye kendi keçisi Nazlının sütü eklendi; yine kaşıkla, usul usul içirdi. Sonra sebze suları ve tavuk suyu çorbası devreye girdi. Kümeste yedi tavuğu vardı, ama hasta yeğeni için iki tanesini bile gözünü kırpmadan ayırdı, tavuk suyu yaptı. Bir ayın sonunda Zehra yavaş yavaş yatakta doğrulmaya başladı. Ayşe Teyzenin sanığına sarıp, kışın soğuğunda, yün şallara bürüyüp köyün hamamına götürdü. Hamamda da farklı otları demleyip, bu bitkisel karışımlarla yıkadı Zehrayı. Sonra saçlarını taradı, saçlar mis gibi ot ve yaz koktu
Yalnız yaşayan Ayşe Teyze, yıllardır biriktirdiği sevgisini ve şefkatini Zehraya verdi ve onu hayata döndürdü. Bir çay kaşığı bir çay kaşığı, tıpkı ruhunun parçalarını şifa diye akıttı. Ne lüks klinikler, ne şifacılar başaramamıştı kızcağızı kurtarmayı; ama bir teyzenin şefkati yetti. Zehra kurtuldu. Keçi Nazlının taze, çiçek kokulu sütünden, sabahları yapılan mis gibi omletlerden, Ariye Teyzenin yöresel yemeklerinden güçlendi. Saçları ipek gibi parladı, yanaklarına pembe bir renk geldi. Mavi gözlü bir güzellik olduğu yeniden ortaya çıktı.
Zamanla ev işleri, ahır işleri derken, Zehra da teyzeye yardım etmeye başladı; keçiyi sağmayı, her sabah yumurta toplamayı öğrendi. Yediklerinin çoğu bahçelerinden geliyordu; hep doğal, sade yemekler. Hayata dönen Zehra, geçmiş sıkıntılarını aklına bile getirmedi, bu yeni hayatı sevdi. Güneşin doğuşunu, gökyüzünde süzülen bulutları, baharın gelişini görmeye başladı yeniden.
Köyün kıyısındaki derede bir ördek ve yavruları ortaya çıktı, Zehra onlara ekmekle yem verdi. Ve bir de yeteneği açığa çıktı: Ayşe Teyze ona tığ işi öğretti. Önce masa örtüleri ördü, sonra birlikte kasabaya gidip çeşit çeşit ip aldılar, Zehra rengârenk, büyük, yumuşacık şallarla birbirinden güzel motifler işlemeye başladı.
Onun ördüğü bu özel şallara siparişler yağmaya başladı. Zehra güzel kazançlar elde etti. Üç yıl sonra, güzelliğiyle dillere destan Zehra, sevdiği teyzesi Ayşeyi Manavların o ıssız köyünden alıp, sıcak Egede, deniz kenarında huzurlu bir kasabaya götürdü. Teyzesinin biriktirdiğiyle, kendi özel şallardan kazandığı paraları birleştirip, minik, sevimli bir ev aldı. Keçi Nazlı, Valentinanın ödediği bir kamyonetle yeni eve taşındı. Ağacın altındaki elmayı ağır ağır kemirirken, mavi denize dalgın dalgın bakıyor.
Ve o denizin kıyısında her sabah, Nazlının en çok sevdiği iki kadın kadın yüzüyor. Biliyor musunuz, bu hikâyenin en mucizevi tarafı neydi? Gerçek olması…




