Kayınvalidem, onu anne diye çağırmamı istedi ve ben de ona farkı açıkladım

Nigar Hanım, benim ona anne diye seslenmemi istiyor, ben de farkı açıklıyorum

Kübra, hâlâ Nigar Hanım diyor musun? Sanki bir parti toplantısındayız, aile masasında değil. Kulağa batıyor, yemin ederim diyor Nigar Hanım, yanaklarında hâlâ doğum günü pastasından kalan kırıntılar kalmışken, çay bardağını gösterişle kenara itiyor.

Masada bir anlık sessizlik hâkim. Misafirlerkocamın Samsundan gelen teyzesı, inatçı çocuğu olan kuzen kız kardeşi, kalabalık olsun diye davet edilen komşuduruyor, ne olacağını bekliyor. Ahmet, kocam, hemen tabağındaki Rus salatasına gömülüyor, sanki içindekilerle büyük bir ilgi duyuyormuş gibi davranıyor. Fırtına yaklaştığında böyle yapar; kafasını kumun içine gömer, kadınların kadın işleri ile başa çıkmasına izin verir.

Ben yavaşça çatalı bırakıp, peçete ile dudaklarımı siliyorum, Nigar Hanıma bakıyorum. Nigar Hanım, en güzel lüks elbisesiyle, masanın başında dimdik oturmuş, tüm varlığıyla itaate dair bir beklenti yayıyor.

Nigar Hanım, size adınızı ve soyadınızı saygıdan dolayı söylüyorum. Bu kibarca, konumumuza uygun. diyerek sakin bir sesle yanıtlıyorum, sesimin düz olmasına özen gösteriyorum.

Hangi konuma? diye homurduruyor Nigar Hanım. Artık bir aileyiz! Sana bir evlat verdim, kanım senin. Ben artık senin ikinci annenim. Sen bana siz diye sesleniyorsun, yabancı gibi. Bizim ailede böyle olmaz. Hemen önceki akrabamız Veli, kayınpederin kızı, evlilikten hemen sonra bana anne demişti. Şimdi bir bütün gibi yaşıyoruz. Sen hâlâ mesafe koruyorsun, bu hoş değil, Kübra, kibirli davranıyorsun.

Benim bir annem var, diyerek kararlılıkla ekliyorum. Adı Veliye Hanım. Başka bir anne olamaz, bu biyolojik ve ahlaki olarak mümkün değil. Siz ise eşimin annesisiniz. Size saygı duyuyorum, değer veriyorum, ama anne diye hitap etmeyeceğim. Üzgünüm, incitiyorsa bağışlayın, sahtekar olamam.

Nigar Hanım sahneye çıkmış gibi kalbini tutup gözlerini kıvırıyor, etraftaki herkesin bakışını arıyor, destek bulmaya çalışıyor.

Duydunuz mu? Sahtekar! Bu benim sahtekârlığım mı? Ona tüm kalbimle yardım ediyorum, kek yapıyorum, tavsiye veriyorum, o ise burnunu kıvırıyor! Ahmet, bir şey söyle! Anne evde incinmiş!

Ahmet boğulmuş, kızarmış, zorla:

Kübra, gerçekten Anne için güzel olur. Bu sadece bir sözcük. Gelenek bu.

Ben ona uzun bir bakış atıyorum. Bu bakışta annesinin sürekli taleplerinden yorgunluk, onun sorumsuzluğundan hayal kırıklığı ve bu sefer vazgeçmeye niyetli olduğunu görüyor.

Bu benim için sadece bir sözcük değil Ahmet. Bu kutsal bir kavram. Anne, beni doğuran, gece gündüz ben hasta olduğumda yanımda kalan, koşulsuz sevgiye sahip olan kişi. Nigar Hanım çok güzel bir kadın, ama o benim annem değil. Konuyu kapatalım, bayramı bozmadan devam edelim. Kek kimde?

Akşam yemeği felaketle sonuçlanıyor. Misafirler, havadaki gerginliği hissederek çabuk ayrılıyor. Nigar Hanım, çıkışta komşuya yüksek sesle günümüz damatlıkları artık ahmaklık yapıyor, teşekkür etmiyor diyor.

Ben mutfakta bulaşıkları çalkantılı bir şekilde yıkıyorum. Otuz yaşındayım, başarılı bir mimarım, kendine yeten bir kadınım, ama kayınvalidemin yanında bazen bir ilkokul çocuğu gibi suçlu hissediyorum. Nigar Hanım pasif agresyonun ustası. Bağırmaz, ama ilgi adıyla iğneleyerek tıpkı bir köpek havlaması gibi sızdırır.

Ertesi gün, olayın bittiğini umuyorum, ama kayınvalidemi pek tanımamıştım. Bu sadece kuşatmanın başlangıcıydı.

Cumartesi sabahı, Ahmet ve ben haftanın yorgunluğunu atmayı planlarken kapı çalıyor. Uzun, ısrarcı bir çalıyor, parmağı tuşta durmadan.

Kapıda Nigar Hanım, büyük tekerlekli bir çanta taşıyarak duruyor.

Uyku vakti mi? neşeyle soruyor, içeri giriyor, beni beklemeden. Pazarda taze lor aldım, köyden. Çocuklara götürürüm, peynirli börek yaparım. Kübra, sen muhtemelen meşgulsün, kariyerin var, kocanı doyurmakta zorlanıyorsun.

Ben pijamamı, dağınık saçlarımıyla derin bir nefes alıyorum.

Günaydın Nigar Hanım. Aç değiliz, sabah planlarımız var.

Hangi planlar çorba ve sıcak kahvaltıdan daha önemli? kayınvalidem mutfakta tencereler çalarken bağırıyor. Ahmet! Kalk, evlat! Anne geldi!

Kahvaltıda gerçekten lezzetli peynirli börekler (onun ellerinden bir şey eksik değil) yerken Ahmet mutlulukla gülümsüyor, Nigar Hanım ikinci turu başlatıyor.

Kübra, sana nasıl baktığımı gör. Sabah altıda kalktım, pazara gittim, çantayı taşıdım. Sırtım ağrıyor, ayaklarım çırpınıyor, ama yine de size geldim. Başkasını böyle yapar mı? Sadece anne. O yüzden seni anne diye çağırmakta zorlanıyorsun? Dilin kopacak?

Ben çatalı kenara bırakıyorum.

Nigar Hanım, kahvaltı için teşekkür ederim. Ancak bakım peynirli böreklerle satın alınmaz. Anne unvanı da taze lorla gelmez.

Peki hangi şartta alınıyor? kaşlarını çatarak soruyor. Doğumda seni kucağıma aldığım için mi? Ben Ahmeti aldım, artık akrabamızız. Sıcak, aile gibi olmak istiyorum. Sen ise balık gibi soğuksun. Dün Veliye Hanımı aradım, şikayet ettim.

Ben geriliyorum.

Benim annemi aradınız? Neden?

Sana nasıl davrandığını anlatmak için. O da bana Kübra yetişkin, kendine karar verir dedi. İşte bu, eğitim! Fazla hoşgörü.

Lütfen annemi daha fazla rahatsız etmeyin, soğuk bir sesle ekliyorum. Kan basıncı yüksek, endişelenemez.

Benim kan basıncım yok mu? Kalbim ağrımıyor mu? sesinde titreme var. Sana bütün kalbimle… Çalışıyorum!

Ahmet aceleyle müdahale ediyor:

Anne, lütfen. Kübra takdir ediyor, sadece alışması zaman alıyor.

Üç yıldır alışıyor! Nigar Hanım bağırıyor. Peki, iyi niyetli gelmiyorsan, gelmeyeceğim. Yardım edeceğim, ne zaman kendin anlamazsan.

O günden beri Nigar Hanımın ziyaretleri rutin hâlâ. O anne gibi gelip oğlunun temiz gömleklerini kontrol etti, tencereleri dolaba yerleştirdi, daha kullanışlı dediği gibi düzenledi, perdeleri, duvar rengini, çamaşır tozunu eleştirdi, hep anne kötü şey söylemez diyerek.

Ben sabırlı olmaya çalışıyorum. Nazik davranıyorum, sınır çizmeye çabalıyorum. Anahtarları vermiyorum (Nigar Hanım yangın çıkması için yedek istiyor), mali konulara karışmasına izin vermiyorum. Ancak gerginlik artıyor.

Ay sonunda, kasımda, ben ağır bir grip yakalıyorum. Ateş kırk dereye yaklaşıyor, tüm vücudum ağrıyor, güçsüzlük hâkim. Ahmet, tam bir felaket gibi, başka bir şehirde bir görevde, cumaya kadar dönmüyor.

Ben yatağa uzanıp ateşli bir uykuya dalıyorum. Annemi arıyorum, ama o da hastaneden yeni çıkmış, hipertansiyon kriziyle; ben onu korkutmak istemiyorum, hafif bir soğuk algınlığıymış gibi söylüyorum.

Çarşamba öğleden sonra anahtar sesi duyuluyor. Ahmet, evden çıkarken annesine bir yedek set bırakmış, çiçek sulamak için, eğer görev uzarsa diye. Ben bunu unutmuşum.

Holte paketlerin hışırtısı ve Nigar Hanımın yüksek sesi duyuluyor:

Birisi hâlâ ayakta mı? Ahmet aradı, tamamen çökmüşsün dedi, işte ben kurtarmaya geldim.

Ben başımı zorça kaldırıyorum.

Nigar Hanım lütfen bulaşıcı

Kayınvalidem dış giysileriyle yatak odasına giriyor, eleştirel bir bakış atıyor. Sehpadaki çay fincanları, yarım içilmiş çay, ilaç kutuları, buruşuk peçeteler dağınık. Oda havasız.

Ne atmosfer! Çekiç gibi! bağırıyor. Dağınıklık da bir sanat. Hasta da bir sanatçının işi, Kübra.

Pencereyi açıp çarşafı bir anda çekiyor. Kasımın soğuk rüzgârı yüzüme çarpıyor.

Lütfen kapatın titriyorum fısıldıyorum, battaniyeye sarılıyorum.

Hava değişsin, mikroplar gitsin. Sabır, dayan. Şimdi çorba getiriyorum. Kalk, mutfağa git. Yatakta kalmak bir çiftlik gibi.

Ayakta duramıyorum. Başım dönüyor.

Uydurmayın. Hareket hayat demektir. Kalk, diyorum. Ben de bu şehirde dolaşarak geldim, değil mi?

Nigar Hanım mutfakta çatal kaşıkları çalıyor, ben sallanarak banyoya, sonra mutfağa gidiyorum. Su içmek istiyorum, çay yapmasını umuyorum.

Mutfakta Nigar Hanım çantalarını boşaltıyor, ama çay demlemek yerine buzdolabını inceliyor.

Allahım, fare! Sosisler, son kullanma tarihi geçmiş yoğurt Ahmeti neyle besledin? Zavallı Ahmet, gastrit olmadan nasıl dayanır?

Nigar Hanım, kendimi çok kötü hissediyorum oturup başımı ellerime koyuyorum sadece su alabilir miyim?

Su mu? Kendin doldur, ellerin sağlam. Ben de ocağın üzerindeki yağı görüyorum. Hasta iken temizlik yapacağım, utanıyorum insanlara.

Ve tencere çalıyor, sandalyeler yer değiştiriyor, dolaplar koku veren temizlik maddeleriyle siliniyor. Klor kokusu hastalık kokusuyla birleşince mide bulantısı geliyor.

Lütfen temizlik yapmayın dinlenmeye ihtiyacım var çıkın lütfen

Bu sefer! Nigar Hanım ellerini beline koyuyor anne gibi geldim! Yardım ediyorum! Sen de çamaşırı yıkamıyorsun! Ben de kan basıncımı ölçmemiştim, ama bir bez alıyorum. Teşekkür etmelisin.

Teşekkür ederim sessizce söylüyorum ama temizlik istemiyorum. İlaca ihtiyacım var, eczaneye yürüyemiyorum, güç yok. Ahmetin istediği şeyi aldınız mı?

Ah liste Nigar Hanım alnına vuruyor unuttum. Ama pancar aldım! Mercimek çorbası yapacağım. Çorba en iyi ilaçtır. Sen sebzeleri yıka, ben bulyonu koyarım. Birlikte daha hızlı olur.

Ben ateşle yanmış bir bakış atıyorum:

39 derece ateşle pancar yıkayayım mı?

Ne fark eder? Otur, eller çalışıyor. Çalışmak iyileştirir. Ben de hastayken bahçeyi kazdım, hayatta kaldım. Siz de bir şeyler söyleyin.

O anda kahramanımın elindeki telefon çalıyor. Annem Veliye Hanım.

Kübra, kızım, nasılsın? Sesin çok kötü. Hastaneden çıktım, dinlenemiyorum, senin yanına geliyorum, az sonra orada olacağım.

Beş dakika içinde Veliye Hanım içeri giriyor, soluk, hastaneden yeni çıkmış ama kararlı bir ifadeyle.

Anne gözlerimden yaşlar süzülüyor, ilk defa rahatlamış gibi hissediyorum.

Veliye Hanım, Nigar Hanıma bakmadan hemen bana yaklaşıp alnımı tutuyor, hayretle:

Tanrım, ateşin çok! Hemen yat! Ambulans çağırırım, yoksa…

O sözsüzce, gereksiz sözler olmadan, beni yatağa götürüyor, battaniyeyle örtüyor, alnıma ıslak bir havlu koyuyor. Çantadan gerekli ilaçları çıkarıyor (yolda eczaneye gitti), kızılcık şurubu ve tavuk suyu getiriyor.

Nigar Hanım kapıdaki çerçevenin içinde duruyor, dudakları büzülmüş.

Ben de yardım ediyorum diyor temizlik yaptım, çorba yapmaya karar verdim. Siz ise Veliye Hanım, hastaneden baktıktan sonra geldiniz.

Veliye Hanım yavaşça Nigar Hanıma döndü, sesi hafif ama çelik gibi:

Nigar Hanım, Kübranın durumu ne? Sessizlik ve dinlenme lazım. Temizlik mi? Çorba mı? Su ve uyku lazım. Neden onu ayağa kaldırmaya çalışıyorsunuz?

En iyisini istedim! Anne gibi! Onu diriltmek! Oysa o bir turşu gibi yatıyor.

Kübra, ateş düşürücü ve annesinin bakımıyla biraz toparlandıktan sonra dirseğini kaldırıyor. Başı netleşiyor, aylarca birikmiş öfke sonunda bir çıkış buluyor.

Nigar Hanım yüksek sesle söylüyorum lütfen buraya gelin.

Nigar Hanım şaşkın bir şekilde kaşlarını kaldırıyor, ama geliyor.

Şimdi beni dikkatle dinleyin. Altı aydır anne dememi istiyorsunuz. Kıskanıyor, manipüle ediyor, şikayet ediyor. Bugün neden beni anne demeyeceğimi gösterdim.

Neden? homuruyor ben geldim, ürün getirdim

Çünkü anne, ürün ya da temizlik değildir diye ara veriyorum. Annemi görün. O ayakta duramıyor, hastaneden çıktığında sadece bir bardak su ve bir battaniye veriyor. Çorba ya da temizlik istemiyor. Sadece seviyor ve acıyarak yanıyor. Benim annem böyle. O, anne demekle bir yükümlülük getirmiyor, sadece sevgiyle var oluyor. Siz ise bu rolü sahte bir kutsama gibi kullanıyorsunuz.

Veliye Hanım sımsıkı elimi tutuyor.

Siz buraya yardım etmek değil, kendinizi üstün göstermek için geldiniz. Beni buraya getirip bana bir anne rolü yaptırmak istediniz. Bu sahte bakım bir çöp torbası gibi, sadece size bir övünç duygusuNigar Hanım sessizce odadan çıkıp kapıyı kapattı, ve o andan beri Kübra, annesinin sıcak kucağında huzurla iyileşmeye devam etti.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem, onu anne diye çağırmamı istedi ve ben de ona farkı açıkladım