Geçmişin İzleri

Geçmişin izleri

Sabah her zamanki gibi başlar, ama bir gün daha önceki yılları andıran bir sessizlikle uyanırdım. Ahmet Yılmaz saat çaldırmadan bir dakika önce gözlerimi açtım; bu, uzun süredir bir rutindi. Birkaç saniye boyunca tavana bakıp banyodaki su sesini dinledimeşim Zeynep zaten kalkmıştı. Oda serin, perdeler yarı yarıya çekilmiş, gri bir ışık içeri süzülüyordu.

Telefonu elime aldım, email, mesaj ve takvimi kontrol ettim. Hiç sürpriz yoktu. Dokuzda toplantı, on birde banka görüşmesi, ardından potansiyel bir ortakla öğle yemeği. Hepsi planlıydı.

Mutfakta kahve ve kızarmış ekmek kokusu hâkimdi. Zeynep, pijama üstünde, dağınık bir topuzla, tost makinesinden dilimleri çıkarıyordu. Masada gazeteler, yanımda ise favori fincanım duruyordu.

Bugün geç mi geliyorsun? diye sordu, başını çevirmeden.

Bilmiyorum, diye cevap verdim kahvemizi doldururken. Bankaya bağlı; eğer anlaşma sağlarsak sekize kadar işimi bitirebilirim.

Zeynep başını salladı, karşıma oturdu, telefonunda haber akışını kaydırıyordu. Sohbet pek akmadı, ama bu artık tuhaf bir şey değildi. Yan yana yaşıyor, birbirimizi rahatsız etmeden iki paralel çizgi gibi ilerliyorduk. Dışarıdan bakınca hayatımız düzenliydi: şehir merkezinde bir daire, bir yazlık, bir araba, planlı tatiller.

Yemek yerken damak tadım neredeyse yoktu; aklım ofisteydi. Sayıları bir kez daha gözden geçirmem, bankanın pazarlık yapma şansını kapatmam gerekiyordu. Her şeyin önceden belirlenmiş bir senaryoya oturmasını severdim, sürprizsiz.

Tek eksik, biyografime uymayan bir anıydı. Yaklaşık yirmi yıl önce, henüz şehrin kenarındaki ufak bir ofiste çalışırken, maaş gecikiyor, kirayı nakit zarflarla ödeyip duruyorduk. O zaman ortağım Mehmet ile sahte sözleşmelerle bir düzen kurmuştuk. Bugünün koşullarıyla bakınca miktar ciddiye alınmayacak kadar küçüktü, ama o zamanlar bir kurtuluş gibi görünmüştü. O süreçte muhasebe şubesinden bir kişi daha fazla zarar gördü. Ben durumu tesadüf olarak değerlendirdim, suçlamayı kendime yüklemedim.

Bu anıyı bir kenara ittiğimde bir yudum daha kahve aldım ve saate baktım.

Çıkıyorum, dedim, kalkarken.

Zeynep telefonundan gözlerini ayırmadan başını salladı.

Dışarıda arabalar gürültü yapıyor, birileri aceleyle geçiyordu; şoför her zamanki gibi girişte bekliyordu. Araca bindiğimde, çantamı, evrakları kontrol ettim.

Ofisimiz, cam bir kuledeki iş merkeziydi; önce küçücük bir odada başlamıştım, şimdi katın yarısını işgal ediyordum. Resepsiyondaki sekreter bana doğru yaklaştı.

Günaydın Ahmet Bey, bir kurye bir şey bıraktı, masanıza koydum.

Kimden?

Söylemedi, sadece teslim etti ve gitti.

Onu selamlayıp odama girdim. Geniş bir oda, panoramik pencereler, ağır bir masa, duvarda özenle asılmış diplomalar ve sertifikalar; hepsi istikrar ve başarıyı simgeliyordu.

Masanın üstünde düzenli evrakların üstünde bir zarf duruyordu; kalın, beyaz, geri adresi yoktu. Sadece adım ve soyadım, eski bir el yazısıyla yazılmıştı.

Zarfı elime aldım, kağıt dokusu pürüzlü, pahalı bir his veriyordu. O anda düz bir günün içinde bir şeylerin ters gittiğini hissettim.

Yine bir reklam, diyerek mırıldandım, ama içimde bir şeylerin farklı olduğu şüpheyi atamazdım.

Sekreter bir an içeri bakarak:

Kahve ister misiniz?

Evet, teşekkürler, dedim ve bekledim. Sonra zarfın kenarını dikkatlice yırttım.

İçinde sadece bir kağıt vardı; siyah harflerle, imzasız bir metin.

1998 yılında üçüncü kattaki küçük bir ofiste üç sahte hizmet sözleşmesi imzaladınız. O zaman kimsenin zarar görmeyeceğini söylediniz. Ancak bir çalışan işini ve evini kaybetti, hâlâ yaşamaya çalışıyor.

Kontrol sizde değil, geçmişiniz kaybolmaz; bir gün rahatladığınızda sizi bekler.

Eğer siz ve aileniz bu detayları öğrenmek istemezse, bir görüşme şarttır.

Yakında sizinle iletişime geçeceğim.

Ağzım kurudu. Metni bir kez daha okudum; kelimeler o kadar netti ki, alenen bir uyarı gibiydi.

Sandalyeye oturduğumda kağıt titredi. Kalbim alışılmışın dışına çıktı. Küçük ofisin, solmuş duvarların, eski masanın, gece yarısına kadar oturduğumuz anı geldi aklıma. O zaman kimse zarar görmeyecek demiştik; ama bir muhasebeci, sessiz bir adam, bir sabah işe gelmedi ve ardından işsiz kaldı, evsiz kaldı. Hikâye o kadar belirsiz kalmıştı ki, ben de dönüp bakan biriydim.

Zarfı masanın yanına koyup gözlerimi kapattım. Böyle bir mektubu kim yazmış olabilir, onlarca yıl sonra?

Kapı çaldı.

Ahmet Bey, toplantıya hazır mısınız? diye sordu, kısa boylu ve düzgün kesimli finans direktörü. İnsanlar toplanmış.

Ben sıradan bir klasörle mektubu kapattım.

Evet, geliyorum, diye cevap verdim, sesimin dengeli çıkmasına çalışarak.

Toplantıda alışık olduğum cümleleri kullandım, notlar aldım, onayları başımla işaretledim. Ama düşüncelerim hâlâ masadaki zarfla dalga geçiyordu. Geçmişime birileri göz atıyordu, çok şey biliyorlardı.

Toplantı bittikten sonra ofise döndüm, mektubu tekrar aldım; arkasında hiçbir şey yoktu, sadece yakında iletişime geçilir sözü.

Telefonumu çıkardım, eski ortağımı aramayı düşündüm; on yıl önce konuşmuyorduk, belki haksızlık yaptığım için mi? Ya da bir çalışan mı bu detayları biliyordu? Ama kimsenin o ofis ve o yıl hakkında bir fikri nasıl olurdu?

Düşünceler dolaşırken telefon masada titreşti; Zeynepten bir mesaj: Bugün geç mi çıkacaksın? Akşam yemeği hazırlamamı ister misin? Ekrana bakıp ne cevaplayacağımı düşünürken ev birdencik kırılgan hissettirdi.

Mümkün olduğunca erken döneceğim, diye yazdım ve telefonu kapattım.

Gün boyunca görünmez bir tehdit gölgesi üzerimde dolaştı; banka görüşmesi, ortakla öğle yemeği, yeni projelerin tartışmasıallı bir senaryoya dönüştü. İçimde birisi biraz daha bekle derken, kimse aramadı, mektup hâlâ bir köşede duruyordu.

Akşamüstü sekreter içeri girip:

Bilinmeyen bir numaradan arandı, geri döneceklerdi, dedi.

Kimdi, söylediniz mi? diye sordum.

Ses erkek, sakin, kişisel bir konuda dedi.

Bu haber beni tekrar gerginleştirdi.

Eve dönerken camdan dışarı bakarken şehir ışıkları, tabelalar, otobüs durakları bir bütün gibi kayıyordu; şoför trafiği anlatıyordu, ben ise sadece başımı sallıyordum.

Eve vardığımda ev sessizdi. Zeynep bir not bırakmıştı: Kardeşimin evine gittim, bekleme. Yanında bir tabak, üzeri streç filmle kaplı bir yemek vardı. Isıtmak yerine viski doldurdum, oturma odasına geçtim, televizyonu açtım; görüntüler akıp gitti ama ben izlemiyordum.

Telefon her yanıp söndükçe tüylerim diken diken oldu; sadece iş epostaları ve reklamlar geliyordu.

Gece uzun saatlerde uyuyamadım. Muhasebecinin yüzü, ortağımın bu tek çıkıştı diyerek ısrar ettiği anı, bir departmandaki genç kızın umutla bakışları ve ofisin kapanışı Hepsi uzak, başka bir hayat gibi görünüyordu. Birden bir ip çekildi.

Ertesi sabah mektup artık bir rüya değildi; çekmecede düzenli duruyordu. Tekrar okudum, yeni bir düşünce gelmedi.

Öğleye doğru tanıdık bir numaradan arandı.

Evet, dedim, sesim gergindi.

Ahmet Bey, merhaba, dedi ses, aksanı yoktu, tonlaması sakin. Mektubumu aldınız mı?

Kim siz?

Önemli değil. Bilgi sahibiyim, sizin sakladığınız şeyleri biliyorum ve sevdiklerinize anlatabilirim.

Sesim titredi.

Ne istiyorsunuz?

Bir görüşme. Akşam yedide, sokağımızdaki kafede. Bilirsiniz, o köşe. Tek başınıza gelin, kimseye söylemeyin. Anlayışla karşılayacağız.

Hat, kesildi. Birkaç saniye telefon kulağımda kaldı, sonra sessizliğe büründü.

Köşe kafemiz küçük, vitrinli, akşamları anneler çocuklarıyla, emekliler gazeteleriyle otururdu. Oraya sık sık Zeyneple giderdik.

Saat üç buçuk, buluşmaya saatler kala, iş bir anda yok gibiydi. Pencereden süzülen yağmur damlaları, içimdeki dönen sorularla yarıştı. Polise mi gitsem? Şantajı reddedip gerçeği mi itiraf edeyim? Her iki seçeneğin de bir bedeli vardı; polis beni korumazdı, işim çökebilirdi.

Finans direktörüne kişisel bir iş için çıkıyorum dedim; o da tamam dedi, çünkü bu iş dünyasında kişisel işlere saygı gösterilir, o da sonuçlanmazsa.

Araba içinde yolcunun yüzlerine bakarken, herkesin bir şey bildiği hissi içimi sardı. Sürücü bir durak daha eklemeye çalıştı, ben başımı salladım.

Eve geldiğimde Zeynep mutfakta durdu, hafif bir şaşkınlıkla.

Erken mi geldin? Bir şey mi var?

Aşağıda bir görüşme var, dedi. Kafede. İşle ilgili.

Kafede mi? Kaşlarını kaldırdı. Toplantı odalarınız da var.

İnsanlar bunu istedi.

Zeynep bir an düşündü, sonra omuz silkti.

Tamam. Akşam kız kardeşime gideceğim, doğum günü var. Sen gelecek misin?

Bilmem, dedi, sesinde bir kararsızlık. Duruma göre bakarım.

Yüzü hafifçe gerildi ama söz söylemedi, çantasını alıp mutfaktan çıktı.

Saatler yavaşça ilerledi, akrep yedinci saate yaklaştı. Ceketimi giyip merdivenlerden aşağı indim, dışarı çıktım. Hava serin, nemli, gökyüzü gri bulutlarla örtülmüş.

Kafeye girerken derin bir nefes aldım, içeriye adım attım. Işık hafif, arka planda sessiz bir müzik çalıyordu. Masalar etrafında insanlar sohbet ediyordu.

Pencere kenarında, küçük bir masada, yaklaşık elli yaşında, hafif beyazlamış saçlı bir adam oturmuş, sade bir gömlek giymişti. Yüzü tanıdık ama bir o kadar yabancıydı. O an aklıma eski ofis, yığın kağıtlar, bir kazak içinde bakan muhasebeci geliyor.

Onu tanıdım.

Adam başını kaldırıp boş sandalyeye işaret etti.

Oturun, Ahmet Bey.

Sesinde bir kin yoktu, ama uzun süredir beklemenin verdiği bir yorgunluk vardı.

Bu mektup, telefon dedi ben.

Evet, şaşırdınız mı? dedi adam, gözlerini süzdü. Beklemez miydiniz?

Ben soğuk bir ürperti hissettim.

Ne oldu size? dedi, hâlâ sessiz.

O zamanlar ben de… birini kaybettim. İşini, evini, sağlığını. Sizin planınız yüzünden. O zaman soru sormamıştım. Şimdi ise gördüm ki, bir televizyon programında başarı hikayenizi izledim, tek başına geldim dediniz. Unutmak zor.

Başımın içinde utanç ve öfke karıştı.

Ne istiyorsunuz? sordum. Para mı?

Adam gözlerine bakarak.

Para en basit şey. Ama sadece para değil. O dönem yaptıklarınızı itiraf etmenizi istiyorum. Bana değil, kendinize. Ve ortaklarınızdan biri, sizin kusursuz itibarıyla gurur duyuyor. O kişi, bu detayları öğrenirse ne yapar, tahmin edebilirsiniz.

Kalbim sıkıştı.

Ona bir şey söylediniz mi? diye sordum.

Henüz hayır. Ama belgeler, sözleşme kopyaları, tanık ifadeleri topladım. Zamanım var.

Ortak yüzümü düşündüm; yıllardır yatırdığı para ve itibar, her şeyin temeli. Şimdi bu sırra ne cevap verecektim?

Bunu şantaj mı? dedim, sesim titriyordu.

Şantaj değil, gerçek. O zaman yaptığınız şey bir ihanet. Adam sessizce konuştu. Ben de mükemmel değilim, hatalarım var. Ama siz beni bir araç gibi kullandınız.

Garson çay getirdi, ben bir yudum kahve aldım, dilim yanıp yanmadı ama yüzümde bir ifade belirdi.

Ne kadar? sordum.

Adam bir miktar saydı; astronomik değil, ama gözümü korkutacak kadar büyüktü.

Bu sessizlik için mi? diye ekledim.

Hayır. Bu yıllar boyunca kaybettiğim zaman için. Medyada sesimi duyurmak istemiyorum; yeter ki siz gerçeği söyleyin.

Nasıl kanıtlayacaksınız? diye sordum.

Basit. Bir hafta içinde ortağınıza telefon ederim. Eğer her şeyi biliyorsa, sorun yok. Bilmezse o zaman ben harekete geçerim.

Korku göğsümde bir çan gibi çaldı. Bir hafta içinde kendi efsanemi yıkmak mı? Ya da bir başkasının elleriyle.

Sizinle aynı sorumlulukta başka kimler vardı? denedim savunmaya.

Biliyorum. Ama siz imzalayan, sonra yükselen kişi oldunuz. Diğerleri dağıldı. Siz ise vitrin ışıklarındasınız. Dünya böyle işliyor.

Neden şimdi? sordum, yılların ağırlığını hissettiğim bir sesle. Geçti çok.

Çünkü artık dayanamadım, cevap verdi. Ve hâlâ kaybedecek bir şeyim kalmadı. Sizin hâlâ bir şeyleriniz var.

Birkaç dakika sessiz oturduk; yan masada genç kızlar gülüyor, bir grup filmden bahsediyordu. Hayat aynı akıp gidiyordu.

Düşüneceğim, dedim sonunda. Zamanım az.

Haftanız az, adam kalktı. Ararım.

Çay parasını masaya bıraktı, çıkıp gitti.

Masadaki kahvem soğudu, ellerim hafif titredi. İçimde konuşmak mı, yoksa beklemek mi daha iyiydi?

Evin içinde karanlık çökmüştü. Zeynep bir mesaj bırakmıştı: Kardeşime gideceğim, akşam döneceğim. Çekmeceyi açıp zarfı alıp telefonumu çıkardım, bir çalışanı, bir muhasebeciyi araştırdım; eski kayıtlar, alacak listeleri, iş arama ilanları Başkalarının hayatı benimle paralel akıyordu.

Kendi sesimde savunma yapmak istedim; o zamanlar da herkes risk alır, o zamanlar farklıydı derdi. Ama bu sözler içDerin bir nefes alıp telefonu çeviren Ahmet, geçmişin gölgesini yüzüne yansıttı.

Rate article
Lifequest
Geçmişin İzleri