Fotoğraftaki Adam

30 Nisan 2025

Bugün oturmuş, kendime bir kahve yapıp uzun uzun düşündüm. Otuz yaşına bastığımda hayatım bir uzun ara gibi durdu. Gün içinde Kıraathanesi Yazılımda küçük bir IT şirketinde oturup web sitesindeki metinleri kontrol ediyor, başkalarının noktalama işaretlerini düzeltiyor ve butonlar için kısa başlıklar hazırlıyordum. Akşamları ise yedinci kattaki kiralık bir odada tek başıma kalıyordum; pencereden sadece yan binanın gri duvarı ve ince bir gökyüzü şeridi görünüyor. Yanımda Kerem vardı, aynı ofisten bir programcı, ama ilişkimiz bir yıldır sadece takılıyoruz ile daha ciddi bir şey arasında sıkışıp kalmıştı.

Haftada ikiüç kez görüşür, bazen onun evinde, bazen benim evimde otururduk. Keremin dairesi beyaz duvarlar, duvara yaslanmış bir televizyon ve neredeyse hiç kişisel eşya yoktu. Sohbetlerimiz çoğunlukla projeler, dizi tavsiyeleri ve markette nereden alışverişin daha ucuz olduğu üzerine olurdu. Gelecek konuşulunca Kerem espriyle Şu an acele etmeye vakit yok der, ben de başımı sallayarak içimde bir sıkışma hissederdim. Ne istediğimi tam olarak söyleyemez, evlenme ve çocuk düşüncesi beni korkutur; ama belirsizlik de beni yorar.

Nisan ayının başında annem telefon açıp Büyükannelerin eşyalarını ayıklamamız lazım dedi. Apartmanı kiraya vermeyi, mobilya ve eşyaların bir kısmını satmayı planlıyorlardı. Büyükanne sonbaharda vefat etmişti, kimsenin dolaplarına ya da tavan raflarına dokunmadığı bir süredir.

Sen en düzenliyisin, dedi annem. Ben akşama kadar işteyim, teyze Nermin gelecek ama kutuları taşıması zor. Bir bak, neyi atabiliriz.

Ben isteksizce kabul ettim. Büyükannemi çok severdim, ama son yıllarda kendisi kendi dünyasında yaşıyor, isimleri karıştırıyor, dün kim geldi hatırlamıyordu. Onu hatırlatan tek şey, reçel kokusu ve eski gazetelerin hışırtısıydı.

Cumartesi sabahı büyükannenin dairesine gittim. Semtimizdeki eski bir sekiz katlı panel apartmanın girişinde toz ve yılların kokusu vardı. Kapı sıkıca gıcırdadı. İçeride hâlâ sonbaharın izleri: yıpranmış bir halı, gri bir koltuk, battaniyeyle örtülmüş bir oturma odası ve cam kapılı bir vitrinin ardında eski bir sehpa.

Teyze Nermin oradaydı; kısa boylu, hafif tombul, koyu mavi bir bornoz içinde, odanın ortasında temizlik beziyle kitap ve bulaşıkları nerede koyacağına komutanlık yapıyordu.

Fotoğraf albümlerini atma, dedi aniden. Annem onları saklamıştı.

Ben başımı sallayıp alttaki rafı açtım, toz burnumu kaşırdı, cam hafifçe titredi. Bir bir eski klasör ve kutular çıkardı. Tozlu bir alanda sararmış zarflar birikmişti.

Rafın içinde küçük bir ahşap çerçeve buldum; içinde flu bir cam ama yüzler netti. Büyükannem, otuzlu yaşlarda, bir parkta duruyor; saçları geriye toplu, açık renkli çiçek desenli bir elbise giymiş. Yanında bir asker, şapkasız, koyu saçlı ve kısa kesimli, fotoğrafçıya bakıyor, büyükannem ise ona bakıyordu. Gözlerinde bir şey vardı ki, ben daha önce hiçbir fotoğrafta görmemiştim.

Çerçevenin arkasını çevirince solgun mürekkep ile Lale ve Kolan. 1947 yazıyordu, alt kısmında ise silik harflerle bir tarih işareti vardı.

Teyze Nermin, bu kim? diye sordum çerçeveyi göstererek.

Teyze Nermin bir an durdu, sanki nefesini tutmuş gibi.

Ah, bu eski bir şey, diyip çevirip başka bir rafın yanına koydu. Büyükannem Kolanı duymadım.

Peki ya bu Kolan? dedim. Babaannem hiç bahsetmemişti.

Kim ne ile fotoğraf çektirir, o da fotoğraf çektirir, diye omuz silkti. Sonra bakarız, şu albümleri ayıklarken bir bak.

Ses tonu çok aceleciydi; merakım birden canlandı. Adamın yüzüne tekrar baktım, tanıdık bir şey bulamıyordum ama büyükannemin ona bakışı gözümün önünde duruyordu. Günün geri kalanını teyze Nerminle eşyaları ayırarak geçirdik. Akşamüstü bir kutu fotoğrafları ve mektupları alıp eve götürdüm.

Evde kutuyu masaya koyup bir süre ona baka baka oturdum. Kerem mesaj attı, acil bir teslimatı olduğunu, gelmeyeceğini söyledi. Ben tamam dedim, sesini kapattım. Kağıtların hışırtısı arasında büyükannemin gençliğinden, annemden ve bir köydeki bir masa etrafında oturan yabancılardan fotoğraflar buldum. Asker üniformalı fotoğraf bir köşede duruyordu, çerçeveye yaslanmış.

Birden o fotoğrafa sık sık bakıyor, bir yerlerde bir şey arıyor gibiydim. Çerçeveyi elime aldım, Lale ve Kolan. 1947 yazısını okudum. Aile büyükannemin Lale adını, büyükbabamın ise Viktor olduğunu söylemişti; savaş hakkında çok az şey söylenir, sadece genel ifadeler. Dede beş yaşındayken ölmüş, başka bir erkekten bahsedilmemişti.

Telefonla anneme fotoğrafı gösterdim. Anne, bu kim? dedim.

Anne çerçeveyi eline alıp kaşlarını çattı. Bu senin büyükannen, tanımaz mısın? dedi. Adam mı?

Üzerinde Kolan yazıyor, dedim. Hiç duymadım.

Anne bir an düşündü, Büyükannemin gençliğinde bir dostu vardı galiba, ama kimseye söylemedi. O zamanlar herkesin birini tanıdığı bir dönemdi.

Teyze Nermin çağırdım bir kez daha. Büyükannemin evinde Kalinin adlı bir yer var mıydı? dedim.

Evet, bir zamanlar oraya göç etmişti, dedi. Savaş sonrası bir süre orada kalmıştı, Kolanı burada tanımıştı. O bir subay, hastanede iyileşiyordu, sonra bir birimle görevlendirildi.

Teyze Nermin devam etti: İkisi de birbirlerine aşıktı. Kolan bir çikolata getirirdi, o da kahkahalar atardı. Sonra 1947de kontroller başladı, Kolanın kardeşi esir düşmüş, bir damga gibi üzerine işlenmişti. Alındı, bir daha geri dönmedi.

Büyükannem onu bir yıl, iki yıl beklemiş, sonra onu bulamamak için bir şeyler söylemişti. Güvenli ol, aşırı arama, diyerek onu başka biriyle evlendirmişti. Viktor, bir fabrikada çalışıyordu, partizan biriydi, alkolik değildi; ama Lale ona Kolan gibi aşık değildi.

Anne bu hikayeyi duyunca bağırdı: Benim de babamla bir öyküm var, ama ben de o güvenliyi seçtim.

Ben duvara bakıp içimde bir düğüm hissettim; hem anneme hem de büyükanneme acıma duygusu geldi.

Günler geçtikçe işim aynı, ama aklımda hâlâ o asker yüzü vardı. Kerem bir kaç kez buluşmak istedi, ama her zaman bir şey buldu: antrenman, arkadaş, acil bir proje. Ben de erteledim, fakat yorgunluk giderek artıyordu.

Bir gün, bir fotoğraf albümünde Kalkınma Merkezi yazan bir binanın önünde büyükannemin bir grup arkadaşıyla durduğu bir fotoğraf gördüm, altına Kalinin, 1949 yazılmıştı. Bu, savaş sonrası bir dönemdi. İnternette Kalininin tarihini araştırdım, kayıp asker listelerini bulmaya çalıştım, ama soyadı yoktu.

Teyze Nermini aradım:

Kolanı hatırlıyor musun? dedim.

Ne kadar zor bir şey, dedi. Savaş, açlık, insanlar bir araya gelir, ayrılır.

Lütfen bir şey söyle, anneme bu konuda sorular soruyorum.

Bir hafta sonra teyze Nermin bana evine gelmek istedi, Sadece seninle konuşalım dedi.

O gün evine gittim, eski bir tuğla ev, yemek kokusu, çamaşır kokusu, duvarlarda geyik desenli kilimler.

Şimdi Kolanı anlatayım, dedi, çayını yudumlarken. Lalenin gençliğinde bir subaydı, hastanede iyileşiyordu, sonra bir birime atandı. Birbirlerine aşıktılar, çikolata getirirdi, kahkahalar atardı. Sonra 1947de bir temizlik yapıldı, Kolanın kardeşi esir düşmüş, o da bir damga gibi işlenmiş, tutuklandı, bir daha geri dönmedi.

Ben suskun kaldım, çayımı yudumlarken bir an düşündüm: Neden o benim dedem olmadı?

Teyze Nermin pencereye bakarak, O zamanlar herkesin bir geçmişi vardı, ama konuşulmazdı, dedi. Bazen hatıralar bir çekmeceye konur ve sadece bir çerçevede kalır.

O akşam eve dönerken, çerçevenin arkasındaki tarih ve küçük bir Haziran ibaresi gözüme çarptı.

İlerleyen günlerde işte hâlâ aynı, ama aklımda o asker yüzü, Lalenin bakışı vardı. Kerem bir kez daha Yaz tatilinde denize gitmek ister misin? diye sordu.

Belki, dedim, ama bir şeyleri çözmem lazım.

Kerem bir an sessizleşti, Sen ciddi bir şey mi istiyorsun? diye sordu.

Evet, dedim, ama belki de kendimle yüzleşiyorum.

Kerem, Şu an bir evlilik düşünmüyorum, kariyerim hâlâ yeni yeni yükseliyor, dedi. Borçlanmak, mortgage, hiçbir şey istemiyorum.

Ben de Ben de aynı fikirde değilim. Beş yıl sonra uyanmak istemiyorum, bir şeyler biriktiriyorum, dedim.

Sonuçta, bir vedalaşma oldu. Kerem elini uzattı, İyi şanslar, dedi, belki bir gün yollarımız kesişir. Ben de Hoşça kal, dedim, ama içinde bir rahatlama hissi vardı.

Annem evde beni bekliyordu, bir bornoz içinde, başı bir havluyla kapalı. Neden bu kadar üzgünsün? diye sordu.

Keremle ayrıldım, dedim. Bu benim kararım.

Anne bir an durdu, sonra Hayat zor ama bir şeyler kaçınılmaz, dedi, herkes bir seçim yapmalı, ama seçimler bazen acı verir.

Ben fotoğrafı masaya koydum, Ben artık büyükannemin, annemin ve kendimin geçmişinden kaçmak istemiyorum, dedim. Ama sessizlik de bir yıkım.

Akşam olduğunda, odada bir tek ışık yanıyordu, fotoğraflar bir rafın üstünde düzenli duruyordu. Lale ve Kolanın çerçevesi, bir köşede, diğer eski fotoğrafların yanına konmuş, bakışları aynı yöne dönmüş ama birbirini gölgede bırakmamıştı.

Bir kağıt alıp üzerine Lale yazdım, iki taraftan da düşünceler akıp gitti. Yazdıklarımı bir kutuya koydum, önceki mektupların yanına, Kolanın mektup izini bulamadığım yere. Lambanın sıcak ışığı, fotoğrafların üzerindeki gölgeleri yumuşattı.

Yatak kenarına oturup kendimle konuşuyordum. Korkularım azaldı, kararlılık biraz arttı. Çocuk isteyip istemediğim, işimi değiştirecek miyim, yeni biriyle tanışacak mıyım hâlâ belirsiz, ama artık seçim yapmanın hakkı bana ait.

Pencereyi açıp hafif bir rüzgar içeri esti, sokakta bir araba geçip bir gülüş duyuldu, otobüs durağında bir ses yükseldi. Şehir, kendi temponuzda akıyor, ben de içinde bir adım daha atıyorum.

Bugünkü dersim şudur: Geçmişin gölgeleri hiç silinmez, ama onları kabul edip, sessizliğin yerine konuşmayı seçmek, kendimize hak ettiğimiz özgürlüğü verir. Bu, hayatın bir ara notası değil, yeni bir nakaratı.

Rate article
Lifequest
Fotoğraftaki Adam