OĞUL ZİYARETİNDE…

Uzun zaman önce, annem Ayşe hâlâ hatırlar ki, o günlerde evlatlarıyla görüşmek bir başka zormuş. Hayır, şimdi gelmek çok iyi olmaz, derdi oğlu Mehmet, yol uzun, trenle bütün gece seyahat ederiz, sen de artık genç değilsin. Bahar geldi de, bahçende işlerin çok olur.

Ayşe, Oğlum, ne de olsa seninle uzun zamandır görüşemedik. Ayrıca eşini de tanımazsam nasıl olur? Gel, gel de gelinini yakından göreyim, diye ısrar etti.

Mehmet de O zaman ayarlayalım şu işi, ay sonuna kadar bekle, o zaman hep birlikte gelirim. Bayram tatili de tam zamanı, uzun bir hafta sonu olur, diyerek onu rahatlatmaya çalıştı.

Ayşe o anda gitmeye karar vermişti; ama oğlunun sözlerine inanıp evde beklemeye karar verdi. Ne var ki, hiç kimse gelmedi. Birkaç kez Mehmeti aradı, ama o ya cevap vermedi ya da meşgul olduğunu söyledi. Sonunda, Ben çok yoğunum, beklemene gerek yok, diye bağırıp kapattı telefonu.

Ayşe çok üzülmüş, çünkü o günleri eşini ve gelinini görmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Mehmet, bir buçuk yıl önce evlenmişti, ama Ayşe bir kez bile gelinini görmemişti.

Kendisi, kendine bir çocuk yapmayı, kendi kendime bir nefes gibi görmüş, otuz yaşındayken evlenmeden yalnız bir çocuk dünyaya getirmişti. Belki bir günah ama pişman olmadım, derdi. Para sıkıntısı çekmiş, hayatta kalmak için birden fazla işte çalışmıştı; tek istediği çocuğuna ihtiyaçlarını karşılayabilmekti.

Mehmet büyüdü, İstanbulda üniversiteye gitmek için Ankaraya yerleşti. İlk dönemlerde ona destek olabilmek için Ayşe, Almanyaya gidip çalışmaya başladı, maaşını göndererek ona öğrenim ve konaklama masraflarını karşıladı. Annemin kalbi, çocuğuna yardım edebildiği için sevgi doluydu, düşünürdü.

Mehmet üçüncü sınıftayken part-time iş buldu, mezun olduğunda da kendi ayakları üzerinde durdu. Yıllık bir kez eve geri dönerdi, Ayşe ise bir kere İstanbulda bile bulunmamıştı.

Mehmet evlenince, Ayşe de elini çabuk tutarak, Bu sefer mutlaka gideceğim, diye birikim yapmaya başladı; yaklaşık on beş bin lira biriktirdi.

Altı ay önce, Mehmet arayıp büyük bir haber verdi: Anne, evleniyorum.

Ayşe sevinçle, Gel, ama şimdi evlenmiyoruz, sadece nişanlanacağız, töreni daha sonra yapacağız, dedi. O da Tamam anne, ama ben gelinle videoyla tanışayım. Oğlunun nişanlısı, zengin bir işadamının kızı İremdi; güzel, bakımlı ve oldukça varlıklıydı. Ayşe sadece İyi ki de mutlu olmuştur diyerek mutlu oldu.

Yıllar geçti, Mehmet hâlâ Ayşeyi ziyarete gelmedi; Ayşe artık gelini görmek ve oğlunu kucaklamak için tren bileti alıp, ev yapımı ekmeğini, turşularını, haşlanmış patatesi, pancarı, yumurtayı, kurutulmuş elma, mantar turşusunu, salatalık ve domates kavanozlarını doldurdu. Tren istasyonunda otururken, Sabrın sonu selamettir diye düşündü.

Trene bindiğinde, Mehmet aradı: Anne, ne yapıyorsun? Ben işteyim, seni karşılayamam. Taksi çağır, kendin gidelim.

Ayşe sabahın erken saatlerinde Ankaraya vardı, taksiye bindiğinde fiyatı görünce şaşırdı; ama şehrin güzelliğiyle pencere kenarından manzarayı izledi.

İrem, kapıyı açtı, gülümsemedi, kucaklaşmadı, sadece Lütfen mutfağa gel, dedi. Mehmet işe erken gittiği için evde yoktu. Ayşe çantasını açtı, içinde getirdiği yiyecekleri sergiledi. İrem sessizce izledi, sonra Bunları biz yemeyiz, evde yemek yapmazız, her gün siparişle yemek getiririz, dedi.

Ayşe şaşkınlıkla, O zaman ne yersiniz? diye sordu.

İrem, Mutfakta kötü koku kalır, uzun süredir yok olur, dedi.

Tam bu sırada, üç buçuk yaşındaki torunları, minik bir çocuk, mutfağa girdi. Tanışın, bu benim oğlum Danış, dedi.

Ayşe, Danı? diye yanıtladı.

İrem, Danış, Danı değil, Danı­ş. İsmi çarpıtmayın, dedi.

Ayşe gözyaşları içinde, İsimler çarpıtılmaz, dedi.

Çocuk bir anda bir duvara asılmış büyük bir düğün fotoğrafını işaret etti.

İrem, Düğün olmadı mı? Yüzde iki yüz kişi geldi, sadece siz gelmediniz. Mehmet, hasta dediniz.

Ayşe, Kahvaltı yapacak mısınız? diye sordu.

İrem, Ben size çay ve pahalı peynir koyacağım, dedi. Ayşe, sabah kahvaltısı için ev yapımı ekmek ve yumurta pişirmek istedi ama İrem, Koku çıkar, sağlıklı besleniyoruz, diyerek yemeği yasakladı.

Ayşe, Ben de çay içecektim, dedi, ama İrem çayı da içmedi. Çocuk ona sarılmaya çalıştı, İrem el salladı, Burası bizim alanımız değil.

Ayşe, ellerinde bir kavanoz çilek reçeli tutarak Mısır kızartmasıyla yiyin, diye teklif etti. İrem, Şeker yemeyiz, diyetimiz var, diyerek kavanozu aldı ve çırptı.

Ayşe, gözyaşlarını tutamadı, çayını bitiremedi, koridorda ayakkabılarını giydi, İrem ise hiçbir şey söylemedi. Sokakta, bir banka oturdu, gözyaşları sel gibi aktı.

Bir süre sonra, İrem çocuğu dışarı çıkardı ve Ayşenin getirdiği kavanozları çöp kutusuna attı.

Ayşe, Şimdi ne yapacağım? diye düşündü, tren biletini kaybetti ama birisi satmış, akşam saatinde yeni bir bilet aldı.

İstasyonda bir lokantada çorba, kızarmış et, patates salatası aldı, çok para harcadı ama Ben de bir insanım, bir şeyler yiyecek hakkım var, diye düşündü. Çantalarını bir kilide koyup, birkaç saat Ankara sokaklarında dolaştı, şehri sevdı, bir an unutuldu.

Trende uyuyamadı, ağladı; çünkü Mehmet bir şey de söylemedi, nereye gittiğini bile sormadı. Yazın kar beklerdim, diye içinden geçirdi; tek evladı, tüm umutlarını üzerine koyduğu oğluydu; sonunda ise kendisine gereksizmiş gibi hissetti.

Şimdi, o biriktirdiği elli bin lira (yaklaşık on beş bin TL) ne yapacağına dair düşünür: Oğluna mı versin, ona annesinin her zaman düşündüğünü göstermek için? Yoksa hiç vermesin, çünkü o hak etmedi mi? Bu sorular hâlâ aklına düşer.

Rate article
Lifequest
OĞUL ZİYARETİNDE…