Yeni Bir Hayata Doğru
Anne, Allah aşkına daha ne kadar bu köyde oyalanacağız? Hani il falan da değiliz, ilçenin de ilçesi bir yer bu, sabırsızlıkla söylendi kızım Derya, evin kapısından girer girmez.
Kızım, sana kaç kere söyledim: burası bizim yuvamız, kökümüz burada. Hiçbir yere gitmiyorum.
Annem koltuğa uzanmış, uyuşmuş ayaklarını yastığa uzatmıştı. Bu duruşuna Atatürk-Gimnastik derdi.
Anne, aynı lafları döndürüp duruyorsun: kökler, kökler… On sene daha böyle gidersen, senin yaprakların solar, bir de üstüne başka bir böcek çıkar gelir; bana buna baba de dersin artık.
Deryanın bu sözlerine önce içerlendi, sonra kalkıp aynaya, vitrinli gardırobun kapağına bakmaya gitti.
Gayet sağlıklıyım ben, nerem solmuş?
Onu diyorum işte, daha bir şeyin yokken, hala vaktin varken değiş, yoksa kısır döngüye gireriz: patates mi olsun, balkabağı mı, yoksa yer elması mı? Hangisini seversin, aşçı sensin
Kızım, madem bu kadar istiyorsun, sen git başının çaresine bak. Artık yaşın da tuttu. Bana ne ihtiyacın var ki?
Vicdan, anne. Ben burada kalırsam, kim sana göz kulak olacak?
Sigortam var, düzenli maaşım var, internetim var. Senin dediğin böcek de bulunur nasılsa. Sana kolay, gençsin, çağa ayak uyduruyorsun, hala sabrın var, ben ise hayatın yarısını geçtim.
Bak gördün mü? Zaten hala arkadaşlarım gibi mizah yapıyorsun, ayrıca kırk yaşındasın sadece
Söylemeseydin iyiydi, günümü bozdun şimdi!
Eğer kediceye çevirirsek sadece beş yaşındasın, hemen toparladı Derya.
Hadi affettim seni
Annem, vallahi gel geç olmadan bir trene binip çıkalım gidelim buradan. Bizi burada bağlayan hiçbir şey yok.
Geçen ay sonunda soyadımızı faturalara doğru yazdırdım kızım, bir de aile hekimliği kaydımız var, dedi annem son kozlarını oynayarak.
Her yerde muayene olursun ki, evi satmak şart değil. Olmazsa geri döneriz, en azından bir yerimiz olur. Seni hemen hayatın içine atarım, şehirde yaşamayı öğretirim.
Doktor bana bu kız size rahat vermez demişti, şaka sanmıştım. Biraz da ben kazandım, üçüncülüğüm var dediği zaman anlamalıydım. Tamam, gidelim, ama olmazsa bana geri dönme hakkı vereceksin, kavga gürültü olmadan
Söz veriyorum!
Baban da nikâhta öyle söz vermişti, o zaman neyse
***
Derya ve annem şehir merkezine dalmaya karar verdi, ilçeyle falan vakit kaybetmediler. Üç yıllık birikimlerini çekip, merkezin kenarında, pazarla otogar arasında sıkışmış bir stüdyo daire kiraladılar, dört aylık kirasını peşin ödediler. Daha harcamaya başlamadan paraları bitti zaten.
Derya enerjik, rahat ve hazırdı. Eşyaları açmak, düzen kurmakla hiç oyalanmadı; hemen şehrin sosyal ve sanat hayatının içine daldı. İnsanlarla kolayca yakınlaşıyor, şehrin en iyi mekanlarını çözmüş, konuşmasıyla giyimiyle İstanbullu bir kız havasına bürünmüştü sanki, küçücük bir kasabada değil de, doğrudan İstanbulun göbeğinde doğmuş gibi özgüvende doluydu.
Annem ise sabahları sakinleştirici, akşamları uyku ilacı arasında yaşıyordu. Daha ilk gün, kızının gel dolaşalım ısrarlarına rağmen, iş aramaya koyuldu. İlanlar boldu, vaat edilen maaşlar hayallerle yarışıyordu ama şehir kandırıkçıydı. Kısa bir hesap yaptı ve içinden, En fazla altı ay dayanırım, döneriz dedi.
Deryanın laflarını duymadı; bildiği yoldan gidip, özel bir okulun mutfağına aşçı olarak girdi, akşamları da evin yanındaki kafenin bulaşıkhanesinde çalışmaya başladı.
Anne, yine sabahtan akşama kadar mutfaktasın! Hiçbir şey değişmedi ki. Niye kendini geliştirmiyorsun? Tasarımcı, barista, ya da makyaj uzmanı Bin metroya, iç kahveni, uyum sağlamaya çalış, diye yakındı Derya.
Kızım, ben şimdilik yeni bir şey öğrenmeye hazır değilim. Sen bana takılma, herkes kendi yolunu bulsun. Sen yeter ki kendini garantiye al, istediklerini yaşa.
Annemin yeniliklere kapalı olmasından içten içe dertlenirken Derya, kendine göre yollarını bulmaya uğraşıyordu. Şık kafeler, yeni gelen hemşehrilerinden gençler ona çay-kahve ısmarlıyor, o da şehirle ruhsal bağ kur diyen blog yazarlarını dinleyerek yeni çevrelerde dolanıyordu. Hala ciddi bir iş bulma niyetinde görünmüyor, büyük şehirle tam anlamıyla içli dışlı olmadan köklü kararlar almıyordu.
Dört ay sonra annem kirasını kendi maaşıyla ödedi; bulaşıkhaneyi bıraktı ve bir okulda daha aşçılık yapmaya başladı. Derya ise birkaç kursu yarım bıraktı, bir radyoda deneme yayınına katıldı, düşük bütçeli bir öğrenci filminde figüranlık yaptı (ödül olarak makarnalı konserve verdiler), iki kent ozanı ile kısa bir flört yaşadı. Biri tam anlamıyla inatçı bir tipti, diğeri çok çocuklu bir kedi gibiydi, yerleşik hayata alışamıyordu.
***
Anne, bugün bir yere gitmek ister misin? Pizza söyleyip film izleyelim mi? Bugün dünya yıkılsa kıpırdayacak halim yok, dedim, akşam koltukta Atatürk-Gimnastik pozunda esnerken, annem aynanın önünde hazırlanıyordu.
Sen söyle, ben sana parayı gönderirim. Ben yemem, nasıl olsa gece acıkmam.
Nasıl yani? Nereden gelmeyeceksin?
Beni akşam yemeğine davet ettiler, dedi ve biraz çekingen bir şekilde güldü.
Kim? istemsizce irkildim.
Okula geçenlerde müfettiş geldi, onlara senin çocukluktan beri sevdiğin köfteyle yemek yapmıştım. Komisyon başkanı şef aşçıyla tanışmak istedi. İlk başta okulda şef mi olur diye gülmüştüm. Sonra bir kahve içtik, senin önerinle. Bu akşam ona evde yemek hazırlayacağım.
Aklını mı kaçırdın? Evine mi gidiyorsun tanımadığın bir adamın? Hem de akşam yemeğine!
Ne var bunda?
O adamın senden sadece yemek beklemediğini anlamıyor musun?
Kızım, kırk yaşındayım, bekarım. O adam kırk beş, yakışıklı, akıllı ve o da bekar. Ben de görmek isterim ne bekliyor?
Anne, gerçekten taşrada büyümüş gibisin. Sanki tek şansın bu, başka yolun yokmuş gibi konuşuyorsun.
Beni buraya sen getirdin, yaşayacağım dediğin hayatı deniyorum.
Bunun karşısında söz bulamadım. Bir anda annemle yer değiştirmiş gibiydim. Parayla koca bir pizza söyledim, geceyi tıkınarak geçirdim. Kendimi epey hırpaladım. Annem ise gece yarısı döndü, içerisi aydınlatmasa da mutlu yüzüyle odaya girdi.
Nasıl geçti? dedim mutsuzca.
İyi biri, yerli ve milli, diyerek güldü annem ve duşa yöneldi.
Günden güne annem daha dışadönük oldu; tiyatroya, stand-up gösterisine, caz konserine gitti, kütüphaneye üye oldu, çay kulübüne katıldı, aile hekimliğine kaydını aldı. Sonra da bir meslek kursuna girdi, yeni sertifikalar aldı, zor yemekler pişirmeyi öğrendi.
Derya da boş durmadı. Annemin maddi desteğinden çıkıp, büyük şirketlere başvurdu ama işler hep beklediği gibi gitmedi. Network dediğin şey çözüldü. Eskilerden dost kalanlar da, ücretsiz kahve ısmarlamaktan vazgeçti. Sonunda Derya önce kahveci, sonra gece barında barmenlik yaptı.
Rutin Deryanın gözlerinin altını morarttı, enerjisini çekip aldı. Bar müşterilerinin laçka tavırları, gerçek aşk hissine hiç yaklaşmıyordu. Sonunda Derya isyana geldi.
Anne, sen haklıymışsın. Buranın işi yok, dönelim, dedi gece eve bitkin girerken.
Nereye dönelim? dedi annem, tam valize bir şeyler yerleştiriyordu.
Eve, eski şehrimize! Orada kimlik bilgileri bile doğru yazıyor. Hem poliklinik kaydımız var. İlk baştan haklıymışsın.
Ben buradan ayrılmak istemiyorum, artık burada düzenim var, annem ciddi bir ifadeyle gözlerime baktı.
Ama ben istemiyorum! Benim burada neyim var ki? Metro berbat, kahve et fiyatına, bar müşterileri suratsız ve ukala. Orada arkadaşlarım var, evim var; burada hiçbir şeyim yok. Zaten sen de bak taşınıyor gibisin.
Ben Cemle taşınıyorum, dedi birden annem.
Ne demek taşınıyorsun?
Sen de kendi ayaklarının üzerinde durmak istiyorsun ya, artık kira da ödeyebilirsin. Sana burada yepyeni bir hayat hediye ediyorum! Bak, güzel, çalışkan, büyük şehirde yaşayan bir kız oldun. Fırsatlar burada akıyor. Eğer sen olmasan, ben asla köydeki o durağan hayattan çıkamazdım. Gerçekten borçluyum sana, iyi ki getirdin beni! Annem beni öptü, ama ben sevinçli olamadım.
Anne, peki ya ben? Kim ilgilenecek benimle? ağladım sonunda.
Sigortan var, maaşın var, internetin de var… Onun dışında bir gün senin de bir böceğin çıkar, dedi annem, kendi sözlerine gülerek.
Yani beni burada bırakıyor musun? Bu kadar basit mi?
Bırakmıyorum kızım, bana ağlamayacaksın, söz vermiştin.
Hatırlıyorum Anahtarı ver bari
Çantamda var. Senden tek bir ricam olacak.
Ne?
Babanannen de taşınmak istiyor, telefonda konuştum. Ona da yardım et yerleşmeye.
Babaanne de mi buraya taşınıyor?
Evet, ona da daha iyi bir hayat var, yeni fırsatlar var diye anlattım. Burada postaneye eleman aranıyor, biliyorsun o bu işin piridir, kırk yıl postanenin başında çalıştı. Hangi zarfı nereye göndereceğini ondan iyi bilen yoktur. O da riskini alsın, vakti dolmadan kendi yeni hayatına başlasın
Bugün, yeni bir hayata adım atmanın tek başına mümkün olduğunu, ama köklerinden ve sevdiklerinden bağımsız olamayacağını anladım. İnsan bazen kendiyle yüzleşip yeni hayat dediği şeyin sadece bir şehir ya da iş değiştirmek olmadığını; asıl değişimin insanın içinde başladığını görmeliymiş.




