Yeni Bir Hayata Doğru: — Anne, artık bu bataklıkta ne kadar daha kalacağız? Biz sadece taşrada değil, taşranın taşrasındayız! — diyerek en sevdiği şarkıyı mırıldandı kızım, kafeden dönünce. — Maşacım, sana yüz kere dedim: Burası bizim evimiz, köklerimiz burada. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Anne, divana uzanmış, uyuşmuş ayaklarını yastığa koymuştu. Bu pozisyona “Atatürk-gimnastikçisi” derdi. — Ana, şu kök mevzunu bırak artık! On sene daha böyle gidecek, kökün kuruyacak, sonrası malum: Yine bana yeni bir “baba” önerirsin, mahallenin bir başka adamını. Kızının lafı ağırına gitti, aynanın karşısına geçti. — Gayet sağlam köküm var, abartma sen de… — Diyorum ki daha kötü olmadan, ister patates ister balkabağı ister tatlı patates ol, en çok hangisini seversen, bir an önce kararla… — Kızım, madem bu kadar istiyorsun, sen taşın kendi başına. İki senedir reşitsin. Ben sana niye lazımmışım ki? — Vicdan için, anne. Ben daha iyi bir hayata gidersem burada sana kim bakacak? — Sigorta poliçem var, maaşım var, internetim var, yine birilerini bulurum, senin dediğin “baba” olur belki. Sana kolay, gençsin, çağın insanısın, yeniliklere açıksın, ergenler de seni sinir etmiyor! Ben ise yarı yolda “cennet vizesi” bekliyorum. — Bak gördün mü! Şaka yapıyorsun, arkadaşlarım gibi, hem kırk yaşındasın daha… — Onu şimdi niye söyledin, günüme mi nazar ettin? — Kedilerden çevirecek olsam, daha beş yaşındasın, — hemen cevapladı kızım. — Affettim seni. — Anne. Daha geç olmadan, trenle gidelim buradan. Bizi buraya bağlayan bir şey yok! — Daha geçen ay bizim soyadını doğalgaz faturasına doğru yazdırdım, bir de bağlı olduğumuz aile sağlığı merkezi var — son kozunu oynadı anne. — Her yerde misafir hasta alıyor, evi satmaya gerek yok. Tutmazsa, geri geliriz. Seni bir güzel hayata ısındırırım, İstanbul’un tadını çıkarırız! — Doktor, ultrason bakarken demişti: “Bu çocuk sizi rahat bırakmayacak.” Şaka zannettim. Adam sonra “Yetenek Sizsiniz”de finale çıkınca boşuna değilmiş dedim. Hadi, gidelim; ama tutmazsa, bana söz, geri dönmeme izin vereceksin, kriz yok, tartışma yok! — Söz veriyorum! — Baban da nikâhta aynı sözü vermişti, sıfır farklı… *** Masha ve annesi, il merkezini es geçip, doğrudan İstanbul’a gitmeye karar verdi. Üç yılın birikimini çekip, şehrin kenarında, pazarla otogar arasında bir stüdyo daireye dört aylık peşin kira ödeyerek, sevince boğuldular; daha para ellerine geçmeden bittiği halde. Masha, enerjik ve sakindi. Sıkıcı eşyalarını yerleştirmekle uğraşmadan, şehrin yaratıcı, sosyal ve gece hayatına hızla daldı. Hemen ortama uyum sağladı: insanlarla kolayca kaynaştı, tüm popüler mekânları öğrendi, İstanbul’lu gibi konuşup giyindi. Adeta başka bir evrenden değil, bu kibirli şehir havasından oluşmuş gibiydi. Annesi ise sabah sakinleştirici, akşam uyku hapıyla hayatta kalıyordu. Uzun ısrarlara rağmen hemen iş aramaya başladı. İstanbul’da maaş-zorunluk dengesizdi, tuhaf bir durum vardı. Küçük bir muhasebe ile, ekstrasens’e gerek duymadan: “En fazla altı ay, sonra döneriz” dedi. Kızının ısrarlarına kulak asmadan, bildiği yoldan gitti, bölgede özel bir okulda aşçı, akşamları ise evin yakınındaki kafede bulaşıkçı oldu. — Anne, tüm gün ocak başında! Hiç taşınmamış gibisin. Büyükşehirde yaşamanın tadı böyle mi çıkacak? Bari sen de kendini geliştir! Tasarım dersi, sommelierliği, yahut en kötü kaş tasarımı kursu… Metroya biner, kahveni yudumlar, alışırdın. — Masha, şu an eğitim alacak havada değilim. Merak etme, ben hallederim kendimi, sen kendi hayatını kur. Kız, içten içe annesinin “çağa ayak uyduramamasına” üzüldü ama o da uyum sağladı. Gençler ona kafe masasında hesap ödedi, şehirle mental ve manevi bağ kurma tavsiyesi aldı. Başarı ve para odaklı yeni çevreler edindi ama ne ciddi iş ne de ilişki — şehirle daha kaynaşmak lazımdı. Dört ay sonra, anne kendi kazancıyla kira ödedi, bulaşıkçılığı bıraktı, okulun başka şubesinde de yemek yapmaya başladı. Masha ise birkaç kursu bıraktı, radyo seçmesine gitti, öğrenci filminde figüranlık yaptı (ücret makarna ve konserve!) ve iki “gezgin müzisyenle” kısa süre takıldı — biri tam bir eşekti, diğeri asla yerleşik olamayan bir “çok çocuklu kedi”… *** — Anne, bugün bir yere gidesin var mı? Pizza söyleyelim, film izleyelim mi? O kadar yorgunum ki — Masha, bir akşam “Atatürk-gimnastikçisi” pozu yaparken, annesi aynada hazırlandı. — Söyle, ben kartına para aktarırım, bana bırakma, dönerken pek aç olmam. — Nasıl yani? Nereden dönünce? — Kızı, aniden doğrulup annesine baktı. — Akşam yemeğine davetliyim, — dedi anne ve utangaçça güldü. — Kim bu? — Pek sevinmedi Masha. — Okula il denetmenleri geldi, onlara senin çocukluktan bayıldığın köfteyi yaptım. Heyetin başı, “Şef aşçıyla tanışmak istiyorum” dedi, ben de şaşırdım. Öğrenci evinde şef! Sonra senin dediğini yapıp çıktık, kahve içtik. Bugün de evine akşam yemeğine davet etti. — Delirdin mi?! Tanımadığın adamın evine yemeğe mi! — Kızım, kırk yaşındayım, bekarım, adam kırk beş yaşında, yakışıklı, akıllı ve bekar. Ne beklediğini tahmin edebiliyorum, zaten hoşuma giderse neden olmasın! — Sen… resmen köy kafasıyla konuşuyorsun! Sanki seçimin yok. — Kızım, beni buraya sen getirdin ki hayatı yaşayayım diye! Bu argümana karşı çıkmak zordu. Birden rollerin değiştiğini fark etti Masha: anne gençleşiyor, kendisi ise eskisi gibi. Pizza siparişi verip, tüm akşam kendini yemekte buldu. Anne gece döndüğünde, ışıkları açmadan mutlu yüzüyle evi aydınlattı. — Nasıl geçti? — asık suratlı sordu Masha. — İyi bir adam, hem bizim mahalleden, — gülerek duş aldı. Anne, buluşmalara başladı: tiyatroya, stand-up’a, caz konseri ve çay kulübüne gitti; kütüphane kartı çıkartıp aile sağlığı merkezine bağlandı. Sonra da çeşitli kurslara gidip, yeni tarifler öğrendi, sertifikalar aldı. Masha ise annesinin omzunda yaşamadan bir yol tutturmak istedi, seçkin işlerde şansını denedi. Ama bir türlü tutunamayınca, yeni arkadaşları da kayboldu; baristalık yaptı, sonra gece barmenliğine geçti. Rutin yaşam gözaltı morluğu, enerji kaybı, bitkinlik getirdi. Bar müşterileri hayatına uygun çıkmadı. Yalnızlık bunalttı. — Anne, haklıydın, burada tutunamadım. Özür dilerim, buradan gitmeliyiz, — dedi Masha bir akşam. — Nereye gitmek? — dedi annesi, valiz hazırlarken. — Eve, tabii ki! Orada eski arkadaşlarım, evim var… Sen de dönecek gibisin zaten. — Ben taşınmıyorum, — dedi anne, ciddi bakarak. — Ama burada kalmak istemiyorum! Metro korkunç, kahve et fiyatı, barlardaki tipler suratsız. — Ben taşınmıyorum, çünkü ben artık buradayım ve yeni bir hayat kuruyorum — dedi anne. — Nasıl yani? Kime taşınıyorsun? — Ev arkadaşımla; bak artık çalışıyorsun, her şeyin yolunda; bu şehirde önü açık bir genç kadınsın, sana büyük bir hediye veriyorum! Bana bu hayatı sunduğun için teşekkür ediyorum, sayende ben de çiçek açtım burada! — dedi anne, kızını öptü ama Masha mutlu olamadı. — Peki ya ben? Bana kim bakacak? — dedi kız ağlayarak. — Sigortan, maaşın, internetin var, bir “böcek” bulursun, — annesini taklit etti anne. — Beni bırakıyorsun yani? — Söz verdin, unuttun mu? — Unutmadım… Anahtar nerede? — Çantamda. Bir ricam olacak. — Ne? — Babaannen de taşınıyor buraya! Her şeyi anlattım. O da yeni hayata atılıyor, postanede iş bulacak, sen de ona yardım et, bavullarını hazırla. — Babaannem de mi geliyor?! — Aynen; ona da senin hayallerini, böcekleri ve bataklığı anlattım… Bırak şimdi, yeni bir hayata!

Yeni Bir Hayata Doğru

Anne, Allah aşkına daha ne kadar bu köyde oyalanacağız? Hani il falan da değiliz, ilçenin de ilçesi bir yer bu, sabırsızlıkla söylendi kızım Derya, evin kapısından girer girmez.
Kızım, sana kaç kere söyledim: burası bizim yuvamız, kökümüz burada. Hiçbir yere gitmiyorum.
Annem koltuğa uzanmış, uyuşmuş ayaklarını yastığa uzatmıştı. Bu duruşuna Atatürk-Gimnastik derdi.
Anne, aynı lafları döndürüp duruyorsun: kökler, kökler… On sene daha böyle gidersen, senin yaprakların solar, bir de üstüne başka bir böcek çıkar gelir; bana buna baba de dersin artık.
Deryanın bu sözlerine önce içerlendi, sonra kalkıp aynaya, vitrinli gardırobun kapağına bakmaya gitti.
Gayet sağlıklıyım ben, nerem solmuş?
Onu diyorum işte, daha bir şeyin yokken, hala vaktin varken değiş, yoksa kısır döngüye gireriz: patates mi olsun, balkabağı mı, yoksa yer elması mı? Hangisini seversin, aşçı sensin
Kızım, madem bu kadar istiyorsun, sen git başının çaresine bak. Artık yaşın da tuttu. Bana ne ihtiyacın var ki?
Vicdan, anne. Ben burada kalırsam, kim sana göz kulak olacak?
Sigortam var, düzenli maaşım var, internetim var. Senin dediğin böcek de bulunur nasılsa. Sana kolay, gençsin, çağa ayak uyduruyorsun, hala sabrın var, ben ise hayatın yarısını geçtim.
Bak gördün mü? Zaten hala arkadaşlarım gibi mizah yapıyorsun, ayrıca kırk yaşındasın sadece
Söylemeseydin iyiydi, günümü bozdun şimdi!
Eğer kediceye çevirirsek sadece beş yaşındasın, hemen toparladı Derya.
Hadi affettim seni
Annem, vallahi gel geç olmadan bir trene binip çıkalım gidelim buradan. Bizi burada bağlayan hiçbir şey yok.
Geçen ay sonunda soyadımızı faturalara doğru yazdırdım kızım, bir de aile hekimliği kaydımız var, dedi annem son kozlarını oynayarak.
Her yerde muayene olursun ki, evi satmak şart değil. Olmazsa geri döneriz, en azından bir yerimiz olur. Seni hemen hayatın içine atarım, şehirde yaşamayı öğretirim.
Doktor bana bu kız size rahat vermez demişti, şaka sanmıştım. Biraz da ben kazandım, üçüncülüğüm var dediği zaman anlamalıydım. Tamam, gidelim, ama olmazsa bana geri dönme hakkı vereceksin, kavga gürültü olmadan
Söz veriyorum!
Baban da nikâhta öyle söz vermişti, o zaman neyse
***
Derya ve annem şehir merkezine dalmaya karar verdi, ilçeyle falan vakit kaybetmediler. Üç yıllık birikimlerini çekip, merkezin kenarında, pazarla otogar arasında sıkışmış bir stüdyo daire kiraladılar, dört aylık kirasını peşin ödediler. Daha harcamaya başlamadan paraları bitti zaten.
Derya enerjik, rahat ve hazırdı. Eşyaları açmak, düzen kurmakla hiç oyalanmadı; hemen şehrin sosyal ve sanat hayatının içine daldı. İnsanlarla kolayca yakınlaşıyor, şehrin en iyi mekanlarını çözmüş, konuşmasıyla giyimiyle İstanbullu bir kız havasına bürünmüştü sanki, küçücük bir kasabada değil de, doğrudan İstanbulun göbeğinde doğmuş gibi özgüvende doluydu.
Annem ise sabahları sakinleştirici, akşamları uyku ilacı arasında yaşıyordu. Daha ilk gün, kızının gel dolaşalım ısrarlarına rağmen, iş aramaya koyuldu. İlanlar boldu, vaat edilen maaşlar hayallerle yarışıyordu ama şehir kandırıkçıydı. Kısa bir hesap yaptı ve içinden, En fazla altı ay dayanırım, döneriz dedi.
Deryanın laflarını duymadı; bildiği yoldan gidip, özel bir okulun mutfağına aşçı olarak girdi, akşamları da evin yanındaki kafenin bulaşıkhanesinde çalışmaya başladı.
Anne, yine sabahtan akşama kadar mutfaktasın! Hiçbir şey değişmedi ki. Niye kendini geliştirmiyorsun? Tasarımcı, barista, ya da makyaj uzmanı Bin metroya, iç kahveni, uyum sağlamaya çalış, diye yakındı Derya.
Kızım, ben şimdilik yeni bir şey öğrenmeye hazır değilim. Sen bana takılma, herkes kendi yolunu bulsun. Sen yeter ki kendini garantiye al, istediklerini yaşa.
Annemin yeniliklere kapalı olmasından içten içe dertlenirken Derya, kendine göre yollarını bulmaya uğraşıyordu. Şık kafeler, yeni gelen hemşehrilerinden gençler ona çay-kahve ısmarlıyor, o da şehirle ruhsal bağ kur diyen blog yazarlarını dinleyerek yeni çevrelerde dolanıyordu. Hala ciddi bir iş bulma niyetinde görünmüyor, büyük şehirle tam anlamıyla içli dışlı olmadan köklü kararlar almıyordu.
Dört ay sonra annem kirasını kendi maaşıyla ödedi; bulaşıkhaneyi bıraktı ve bir okulda daha aşçılık yapmaya başladı. Derya ise birkaç kursu yarım bıraktı, bir radyoda deneme yayınına katıldı, düşük bütçeli bir öğrenci filminde figüranlık yaptı (ödül olarak makarnalı konserve verdiler), iki kent ozanı ile kısa bir flört yaşadı. Biri tam anlamıyla inatçı bir tipti, diğeri çok çocuklu bir kedi gibiydi, yerleşik hayata alışamıyordu.
***
Anne, bugün bir yere gitmek ister misin? Pizza söyleyip film izleyelim mi? Bugün dünya yıkılsa kıpırdayacak halim yok, dedim, akşam koltukta Atatürk-Gimnastik pozunda esnerken, annem aynanın önünde hazırlanıyordu.
Sen söyle, ben sana parayı gönderirim. Ben yemem, nasıl olsa gece acıkmam.
Nasıl yani? Nereden gelmeyeceksin?
Beni akşam yemeğine davet ettiler, dedi ve biraz çekingen bir şekilde güldü.
Kim? istemsizce irkildim.
Okula geçenlerde müfettiş geldi, onlara senin çocukluktan beri sevdiğin köfteyle yemek yapmıştım. Komisyon başkanı şef aşçıyla tanışmak istedi. İlk başta okulda şef mi olur diye gülmüştüm. Sonra bir kahve içtik, senin önerinle. Bu akşam ona evde yemek hazırlayacağım.
Aklını mı kaçırdın? Evine mi gidiyorsun tanımadığın bir adamın? Hem de akşam yemeğine!
Ne var bunda?
O adamın senden sadece yemek beklemediğini anlamıyor musun?
Kızım, kırk yaşındayım, bekarım. O adam kırk beş, yakışıklı, akıllı ve o da bekar. Ben de görmek isterim ne bekliyor?
Anne, gerçekten taşrada büyümüş gibisin. Sanki tek şansın bu, başka yolun yokmuş gibi konuşuyorsun.
Beni buraya sen getirdin, yaşayacağım dediğin hayatı deniyorum.
Bunun karşısında söz bulamadım. Bir anda annemle yer değiştirmiş gibiydim. Parayla koca bir pizza söyledim, geceyi tıkınarak geçirdim. Kendimi epey hırpaladım. Annem ise gece yarısı döndü, içerisi aydınlatmasa da mutlu yüzüyle odaya girdi.
Nasıl geçti? dedim mutsuzca.
İyi biri, yerli ve milli, diyerek güldü annem ve duşa yöneldi.
Günden güne annem daha dışadönük oldu; tiyatroya, stand-up gösterisine, caz konserine gitti, kütüphaneye üye oldu, çay kulübüne katıldı, aile hekimliğine kaydını aldı. Sonra da bir meslek kursuna girdi, yeni sertifikalar aldı, zor yemekler pişirmeyi öğrendi.
Derya da boş durmadı. Annemin maddi desteğinden çıkıp, büyük şirketlere başvurdu ama işler hep beklediği gibi gitmedi. Network dediğin şey çözüldü. Eskilerden dost kalanlar da, ücretsiz kahve ısmarlamaktan vazgeçti. Sonunda Derya önce kahveci, sonra gece barında barmenlik yaptı.
Rutin Deryanın gözlerinin altını morarttı, enerjisini çekip aldı. Bar müşterilerinin laçka tavırları, gerçek aşk hissine hiç yaklaşmıyordu. Sonunda Derya isyana geldi.
Anne, sen haklıymışsın. Buranın işi yok, dönelim, dedi gece eve bitkin girerken.
Nereye dönelim? dedi annem, tam valize bir şeyler yerleştiriyordu.
Eve, eski şehrimize! Orada kimlik bilgileri bile doğru yazıyor. Hem poliklinik kaydımız var. İlk baştan haklıymışsın.
Ben buradan ayrılmak istemiyorum, artık burada düzenim var, annem ciddi bir ifadeyle gözlerime baktı.
Ama ben istemiyorum! Benim burada neyim var ki? Metro berbat, kahve et fiyatına, bar müşterileri suratsız ve ukala. Orada arkadaşlarım var, evim var; burada hiçbir şeyim yok. Zaten sen de bak taşınıyor gibisin.
Ben Cemle taşınıyorum, dedi birden annem.
Ne demek taşınıyorsun?
Sen de kendi ayaklarının üzerinde durmak istiyorsun ya, artık kira da ödeyebilirsin. Sana burada yepyeni bir hayat hediye ediyorum! Bak, güzel, çalışkan, büyük şehirde yaşayan bir kız oldun. Fırsatlar burada akıyor. Eğer sen olmasan, ben asla köydeki o durağan hayattan çıkamazdım. Gerçekten borçluyum sana, iyi ki getirdin beni! Annem beni öptü, ama ben sevinçli olamadım.
Anne, peki ya ben? Kim ilgilenecek benimle? ağladım sonunda.
Sigortan var, maaşın var, internetin de var… Onun dışında bir gün senin de bir böceğin çıkar, dedi annem, kendi sözlerine gülerek.
Yani beni burada bırakıyor musun? Bu kadar basit mi?
Bırakmıyorum kızım, bana ağlamayacaksın, söz vermiştin.
Hatırlıyorum Anahtarı ver bari
Çantamda var. Senden tek bir ricam olacak.
Ne?
Babanannen de taşınmak istiyor, telefonda konuştum. Ona da yardım et yerleşmeye.
Babaanne de mi buraya taşınıyor?
Evet, ona da daha iyi bir hayat var, yeni fırsatlar var diye anlattım. Burada postaneye eleman aranıyor, biliyorsun o bu işin piridir, kırk yıl postanenin başında çalıştı. Hangi zarfı nereye göndereceğini ondan iyi bilen yoktur. O da riskini alsın, vakti dolmadan kendi yeni hayatına başlasın
Bugün, yeni bir hayata adım atmanın tek başına mümkün olduğunu, ama köklerinden ve sevdiklerinden bağımsız olamayacağını anladım. İnsan bazen kendiyle yüzleşip yeni hayat dediği şeyin sadece bir şehir ya da iş değiştirmek olmadığını; asıl değişimin insanın içinde başladığını görmeliymiş.

Rate article
Lifequest
Yeni Bir Hayata Doğru: — Anne, artık bu bataklıkta ne kadar daha kalacağız? Biz sadece taşrada değil, taşranın taşrasındayız! — diyerek en sevdiği şarkıyı mırıldandı kızım, kafeden dönünce. — Maşacım, sana yüz kere dedim: Burası bizim evimiz, köklerimiz burada. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Anne, divana uzanmış, uyuşmuş ayaklarını yastığa koymuştu. Bu pozisyona “Atatürk-gimnastikçisi” derdi. — Ana, şu kök mevzunu bırak artık! On sene daha böyle gidecek, kökün kuruyacak, sonrası malum: Yine bana yeni bir “baba” önerirsin, mahallenin bir başka adamını. Kızının lafı ağırına gitti, aynanın karşısına geçti. — Gayet sağlam köküm var, abartma sen de… — Diyorum ki daha kötü olmadan, ister patates ister balkabağı ister tatlı patates ol, en çok hangisini seversen, bir an önce kararla… — Kızım, madem bu kadar istiyorsun, sen taşın kendi başına. İki senedir reşitsin. Ben sana niye lazımmışım ki? — Vicdan için, anne. Ben daha iyi bir hayata gidersem burada sana kim bakacak? — Sigorta poliçem var, maaşım var, internetim var, yine birilerini bulurum, senin dediğin “baba” olur belki. Sana kolay, gençsin, çağın insanısın, yeniliklere açıksın, ergenler de seni sinir etmiyor! Ben ise yarı yolda “cennet vizesi” bekliyorum. — Bak gördün mü! Şaka yapıyorsun, arkadaşlarım gibi, hem kırk yaşındasın daha… — Onu şimdi niye söyledin, günüme mi nazar ettin? — Kedilerden çevirecek olsam, daha beş yaşındasın, — hemen cevapladı kızım. — Affettim seni. — Anne. Daha geç olmadan, trenle gidelim buradan. Bizi buraya bağlayan bir şey yok! — Daha geçen ay bizim soyadını doğalgaz faturasına doğru yazdırdım, bir de bağlı olduğumuz aile sağlığı merkezi var — son kozunu oynadı anne. — Her yerde misafir hasta alıyor, evi satmaya gerek yok. Tutmazsa, geri geliriz. Seni bir güzel hayata ısındırırım, İstanbul’un tadını çıkarırız! — Doktor, ultrason bakarken demişti: “Bu çocuk sizi rahat bırakmayacak.” Şaka zannettim. Adam sonra “Yetenek Sizsiniz”de finale çıkınca boşuna değilmiş dedim. Hadi, gidelim; ama tutmazsa, bana söz, geri dönmeme izin vereceksin, kriz yok, tartışma yok! — Söz veriyorum! — Baban da nikâhta aynı sözü vermişti, sıfır farklı… *** Masha ve annesi, il merkezini es geçip, doğrudan İstanbul’a gitmeye karar verdi. Üç yılın birikimini çekip, şehrin kenarında, pazarla otogar arasında bir stüdyo daireye dört aylık peşin kira ödeyerek, sevince boğuldular; daha para ellerine geçmeden bittiği halde. Masha, enerjik ve sakindi. Sıkıcı eşyalarını yerleştirmekle uğraşmadan, şehrin yaratıcı, sosyal ve gece hayatına hızla daldı. Hemen ortama uyum sağladı: insanlarla kolayca kaynaştı, tüm popüler mekânları öğrendi, İstanbul’lu gibi konuşup giyindi. Adeta başka bir evrenden değil, bu kibirli şehir havasından oluşmuş gibiydi. Annesi ise sabah sakinleştirici, akşam uyku hapıyla hayatta kalıyordu. Uzun ısrarlara rağmen hemen iş aramaya başladı. İstanbul’da maaş-zorunluk dengesizdi, tuhaf bir durum vardı. Küçük bir muhasebe ile, ekstrasens’e gerek duymadan: “En fazla altı ay, sonra döneriz” dedi. Kızının ısrarlarına kulak asmadan, bildiği yoldan gitti, bölgede özel bir okulda aşçı, akşamları ise evin yakınındaki kafede bulaşıkçı oldu. — Anne, tüm gün ocak başında! Hiç taşınmamış gibisin. Büyükşehirde yaşamanın tadı böyle mi çıkacak? Bari sen de kendini geliştir! Tasarım dersi, sommelierliği, yahut en kötü kaş tasarımı kursu… Metroya biner, kahveni yudumlar, alışırdın. — Masha, şu an eğitim alacak havada değilim. Merak etme, ben hallederim kendimi, sen kendi hayatını kur. Kız, içten içe annesinin “çağa ayak uyduramamasına” üzüldü ama o da uyum sağladı. Gençler ona kafe masasında hesap ödedi, şehirle mental ve manevi bağ kurma tavsiyesi aldı. Başarı ve para odaklı yeni çevreler edindi ama ne ciddi iş ne de ilişki — şehirle daha kaynaşmak lazımdı. Dört ay sonra, anne kendi kazancıyla kira ödedi, bulaşıkçılığı bıraktı, okulun başka şubesinde de yemek yapmaya başladı. Masha ise birkaç kursu bıraktı, radyo seçmesine gitti, öğrenci filminde figüranlık yaptı (ücret makarna ve konserve!) ve iki “gezgin müzisyenle” kısa süre takıldı — biri tam bir eşekti, diğeri asla yerleşik olamayan bir “çok çocuklu kedi”… *** — Anne, bugün bir yere gidesin var mı? Pizza söyleyelim, film izleyelim mi? O kadar yorgunum ki — Masha, bir akşam “Atatürk-gimnastikçisi” pozu yaparken, annesi aynada hazırlandı. — Söyle, ben kartına para aktarırım, bana bırakma, dönerken pek aç olmam. — Nasıl yani? Nereden dönünce? — Kızı, aniden doğrulup annesine baktı. — Akşam yemeğine davetliyim, — dedi anne ve utangaçça güldü. — Kim bu? — Pek sevinmedi Masha. — Okula il denetmenleri geldi, onlara senin çocukluktan bayıldığın köfteyi yaptım. Heyetin başı, “Şef aşçıyla tanışmak istiyorum” dedi, ben de şaşırdım. Öğrenci evinde şef! Sonra senin dediğini yapıp çıktık, kahve içtik. Bugün de evine akşam yemeğine davet etti. — Delirdin mi?! Tanımadığın adamın evine yemeğe mi! — Kızım, kırk yaşındayım, bekarım, adam kırk beş yaşında, yakışıklı, akıllı ve bekar. Ne beklediğini tahmin edebiliyorum, zaten hoşuma giderse neden olmasın! — Sen… resmen köy kafasıyla konuşuyorsun! Sanki seçimin yok. — Kızım, beni buraya sen getirdin ki hayatı yaşayayım diye! Bu argümana karşı çıkmak zordu. Birden rollerin değiştiğini fark etti Masha: anne gençleşiyor, kendisi ise eskisi gibi. Pizza siparişi verip, tüm akşam kendini yemekte buldu. Anne gece döndüğünde, ışıkları açmadan mutlu yüzüyle evi aydınlattı. — Nasıl geçti? — asık suratlı sordu Masha. — İyi bir adam, hem bizim mahalleden, — gülerek duş aldı. Anne, buluşmalara başladı: tiyatroya, stand-up’a, caz konseri ve çay kulübüne gitti; kütüphane kartı çıkartıp aile sağlığı merkezine bağlandı. Sonra da çeşitli kurslara gidip, yeni tarifler öğrendi, sertifikalar aldı. Masha ise annesinin omzunda yaşamadan bir yol tutturmak istedi, seçkin işlerde şansını denedi. Ama bir türlü tutunamayınca, yeni arkadaşları da kayboldu; baristalık yaptı, sonra gece barmenliğine geçti. Rutin yaşam gözaltı morluğu, enerji kaybı, bitkinlik getirdi. Bar müşterileri hayatına uygun çıkmadı. Yalnızlık bunalttı. — Anne, haklıydın, burada tutunamadım. Özür dilerim, buradan gitmeliyiz, — dedi Masha bir akşam. — Nereye gitmek? — dedi annesi, valiz hazırlarken. — Eve, tabii ki! Orada eski arkadaşlarım, evim var… Sen de dönecek gibisin zaten. — Ben taşınmıyorum, — dedi anne, ciddi bakarak. — Ama burada kalmak istemiyorum! Metro korkunç, kahve et fiyatı, barlardaki tipler suratsız. — Ben taşınmıyorum, çünkü ben artık buradayım ve yeni bir hayat kuruyorum — dedi anne. — Nasıl yani? Kime taşınıyorsun? — Ev arkadaşımla; bak artık çalışıyorsun, her şeyin yolunda; bu şehirde önü açık bir genç kadınsın, sana büyük bir hediye veriyorum! Bana bu hayatı sunduğun için teşekkür ediyorum, sayende ben de çiçek açtım burada! — dedi anne, kızını öptü ama Masha mutlu olamadı. — Peki ya ben? Bana kim bakacak? — dedi kız ağlayarak. — Sigortan, maaşın, internetin var, bir “böcek” bulursun, — annesini taklit etti anne. — Beni bırakıyorsun yani? — Söz verdin, unuttun mu? — Unutmadım… Anahtar nerede? — Çantamda. Bir ricam olacak. — Ne? — Babaannen de taşınıyor buraya! Her şeyi anlattım. O da yeni hayata atılıyor, postanede iş bulacak, sen de ona yardım et, bavullarını hazırla. — Babaannem de mi geliyor?! — Aynen; ona da senin hayallerini, böcekleri ve bataklığı anlattım… Bırak şimdi, yeni bir hayata!