Dede, bak! Çiğdem pencereye yapışarak bağırdı. Köpek!
Kapının önünde kirli, siyah bir sokak köpeği takla atıyordu. Kılçıklı kemiklerine rağmen durup beş metre ileriye bakıyordu. Sanki yalnızca izlemeyi tercih etmişti.
Yine o haşarat, diye homurdandı Mehmet Dalkılıç, çoraplarını çekerken. Üç gündür dolaşıp duruyor. Uzaklaş buradan!
Kuklasını savurdu. Köpek sıçradı, kaçmadı; sadece geri çekildi ve oturdu. Gözlerini Çiğdeme dikti, hâlâ izliyordu.
Dede, ona dokunma! Çiğdem, ona kolundan tutarak söyledi. Aç ve üşümüş olmalı!
Beni işimle yordu! diye savurdu dede. Bir de pire, hastalık taşıyor. Defol buradan!
Köpek kuyruğunu sallayıp uzaklaştı. Fakat Mehmet Dalkılıç kapıdan çıktıktan sonra, köpek geri döndü
Çiğdem, anne babası bir kaza sonucunda ölen iki yıldır dedesinin evinde yaşıyordu. Mehmet Dalkılıç, çocuğu evine almıştı; çocuklarla pek bir bağ kurmamış, sessizliği ve kendi düzenini tercih eden biriydi. Fakat bir kız çocuğu, geceleri ağlayıp Dede, anne babam ne zaman dönecek? diye sormaktan vazgeçemiyordu.
Nasıl anlatsam hiç geri dönmeyeceklerini? Dede sadece homurdanıyor, gözlerini kaçırıyordu. İkisi de zor günler geçiriyordu; bir yanda dede, bir yanda küçük kız. Çıkacak bir yol bulunmuyordu.
Akşam yemeğinden sonra, dede televizyonun önünde uyuklarken, Çiğdem sessizce dışarı kaydı. Elinde çorba kalıntılarıyla bir kase vardı.
Gel şuraya, Kara, diye fısıldadı kız, köpeği bu adla çağırdı. Güzel bir isim, değil mi?
Kara yavaşça yaklaştı, tabağı yaladı, ardından çenesini ön patilerine koydu ve bir bakışla ona minnet dolu gözler attı.
Çok iyisin, diye okşadı Çiğdem. Gerçekten çok iyisin.
O günden beri Kara evden ayrılmadı. Kapının önünde nöbet tuttu, Çiğdemi okula bırakıp götürdü, karşılayıp gönderdi. Mehmet Dalkılıç dışarı çıktığında ise köyde şöyle yankılanırdı:
Yine aynı! Kaç defa daha!
Kara ise biliyordu ki adam bağırsa da, ısırmaz.
Komşu Hasan Arslan, çitlerin arasında dolaşarak bu tiyatroyu izledi ve bir gün şöyle dedi:
Pasha, ona böyle davranma.
Neden? Bana köpek diş gibi acı veriyor!
Belki de diye devam etti Hasan Tanrı onu sana boşuna göndermezdi.
Mehmet Dalkılıç sadece kaşıdı
Bir hafta geçti. Kara hâlâ kapının önünde, her türlü havada, her türlü soğukta bekliyordu. Çiğdem gizlice ona yemek götürüyor, Mehmet Dalkılıç ise bunu görmezmiş gibi davranıyordu.
Dede, Karayı tavuk kümesinde tutabilir miyiz? diye yalvardı akşam yemeğinde. Orası daha sıcak olur.
Hayır! diye çırptı dede. Evde hayvan için yer yok!
Ama
Ama yok! Yeter artık senin dertlerinle!
Çiğdem dudaklarını büzüp suskun kaldı. O gece Mehmet Dalkılıç uzun uzun uyuyamadı. Sabah pencereden dışarı baktı. Kara karın içinde topa topa kıvrılmış uyuyordu. Ölümünü yakında alacak, diye düşündü dede, içi bir an için kıskıvrak oldu.
Cumartesi günü Çiğdem, gölete kaymak için çıktı. Kara da peşinden sessizce geldi. Çiğdem buz üzerinde dönerken, köpek kıyıda oturup onları izliyordu.
Bak nasıl kayıyorum! diye bağırdı Çiğdem ve göletin ortasına doğru hızla kaydı.
Buz ince bir ses çıkardı, ardından çatladı ve Çiğdem daldı. Su siyah, buz gibi soğuktu. Küçük kızın elleri buz altında kıpırdadı, bağırdı ama sesini suyun hışırtısı örttü.
Kara bir an durdu, sonra koşarak eve doğru yürüdü.
Mehmet Dalkılıç odun kesiyordu, bir bağırış duydu: köpek hırlıyor, çılgınca koşuyordu, çit etrafında dolaşıyor, pantolonuna tutunup kapıya sürükliyordu.
Ne yaptın? diye şaşırdı dede.
Kara ısırmadan, çığlık atmadan, kıyafetlerini kavramaya devam etti. Gözlerinde bir telaş, bir çaresizlik vardı. Tam o anda dede bir şey fark etti:
Lila! diye bağırdı ve köpeği takip etti.
Kara bir kez daha gölete koştu, geriye bakıp insanın gelip gelmediğini kontrol etti, sonra tekrar ileriye doğru atladı.
Dede karanlık bir nokta gördü, suyun içinde hafif bir çırpınış duydı.
Tutun! diye bağırdı, uzun bir sopa tutarak. Tutun, torunum!
Buz üzerinde süründü, çatlayan buz ona direnç gösterdi ama dayanabildi. Çiğdemi ceketinden tutup kıyıya çekti. Kara hâlâ köşede dönerek havladı, cesaret veriyordu.
Çiğdem’i sudan çıkardıklarında hâlâ mor ve titrekti. Dede onu karla ovdu, yüzüne üfledi, bütün azizlerine dua etti.
Dede diye fısıldadı sonunda. Kara, nerede Kara?
Köpek yanına oturmuş, hem soğuktan hem de korkudan titriyordu.
Burada hırıltılı bir sesle yanıtladı Mehmet Dalkılıç.
O olaydan sonra dede köpeğe bağırmayı bıraktı, ama ona evde yer vermedi.
Dede, neden? diye ısrarlı bir şekilde sordu Çiğdem. O beni kurtardı!
Kurtardı, kurtardı. Ama ona hâlâ yer yok. diye homurdandı dede.
Neden?
Çünkü benim geleneklerim böyle! diye bağırdı dede.
Kendi kendine kızgınlık duyuyordu, ama bir şeyleri anlamıyordu. Her şey yerli yerinde gibi görünse de içi kıpır kıpırdı.
Hasan Arslan bir gün çay içmeye geldi, mutfakta lokma lokma bisküvi çiğnediler.
Duydun mu ne oldu? diye başladı komşu.
Duydum homurdandı dede.
İyi bir köpek, akıllı.
Olur.
Ona iyi bakmalı.
Mehmet Dalkılıç omzunu silkti:
Bakıyoruz. Sıkıntı yok.
Artık sıkıntı yok. Peki, nerede uyuyor? diye sordu Hasan.
Sokakta. O köpek mi yoksa köpek değil mi? diye karşılık verdi dede.
Hasan başını salladı:
Pasha, çocuğunu kurtardı, ama sen Bu bir nankörlük.
Ben bu köpeğe suçlu değilim! çığlık attı dede. Besledik, dövdük falan yok, yeter!
Suçlu ya da değil, insanlık ne demek? dedi Hasan. İnsan sevmek, sadece tüyleri olanı sevmek değil!
Hasan suskun kaldı, anlamsız bir tartışmanın boşuna olduğunu düşündü; ama gözleri hâlâ dedeye hafif bir öfkeyle baktı.
Kış şiddetini artırdı; kar fırtınaları birbiri ardına geldi, sanki doğa kime ne kadar hakim olduğunu göstermek istercesine. Mehmet Dalkılıç sabahları yolları süpürürken karların beline kadar yükseldiğini gördü. Kara hâlâ kapının önünde, ince bir iskelet gibi, tüyleri dağılmış, gözleri donuk; ama hâlâ nöbet tutuyordu.
Dede, bak dedi Çiğdem, kolunu çeken bir şekilde. O neredeyse ölü.
Kendi isteğiyle burada oturur diyerek dede gözlerini kaçırdı. Zorla oturtmadım.
Ama
Yeter! bağırdı dede. Bu köpekle bir daha ne konuşalım? Yorgun oldum!
Çiğdem sessizce gözlerini yumdu ve odasına koştu. Dede masada otururken gazete bir daha eline almamıştı.
Bir gece, fırtına öyle bir şiddete ulaştı ki ev sallanıyordu. Rüzgar çatıya çarptı, camlar titredi, kar pencerelere çarptı. Dede yatağında dönerken uyuyamadı. Köpek havası, diye düşündü, kendini azarladı: Bu benim işim değil! Ama bir fark vardı, bilinci ona işin ne kadar ağır olduğunu hatırlattı.
Sabah olurken rüzgar dinmişti. Dede çay demledi, pencereye baktı; bahçe karla kaplanmış, patikalar kaybolmuş, tek bir çardak tek başına kalmıştı. Kapının önünde ise bir şey siyah renkli bir gölge gibi yığılmıştı. Sanırsam çöp, diye düşündü, ama kalbi çöküşe uğradı.
Kabanını giydi, çoraplarını içine soktu, dışarı çıktı. Kar dizine kadar gelmişti. Kapıya yaklaştı ve durdu.
Kar içinde Kara yatıyordu; hareket etmiyor, yalnızca kulakları ve kuyruğunun ucu dışarıda görünüyordu. Tamam, işte sonu, diye düşündü dede, ama bir anda bir şey kırıldı.
O, yavaşça karı sildi, köpek hâlâ soluk soluğa, hırıltılı nefes alıyordu, gözlerini açamıyordu.
Ah, sen aptal Neden gitmedin? diye mırıldandı dede.
Kara sesini duydu, başını kaldırmaya çalıştı, ama gücü yetmedi.
Dede onu nazikçe kucağına aldı; köpek hafif, sadece kemik ve tüy, ama hâlâ ısınmıştı. Hayatta kal, diye mırıldandı dede, onu eve taşıyarak.
Karayı mutfaktaki eski bir battaniyenin üzerine, ocak yanına koydu.
Dede? diye seslendi Çiğdem pijamalarıyla kapıdan içeri girerek. Ne oldu?
Şey, burada donmuş Sanırım ısınıyor.
Çiğdem hemen koştu:
Canlı mı? Dede, gerçekten canlı mı?
Canlı, canlı. Bir kase süt koy, ısıtırsak.
Hemen! diye fırına koştu.
Mehmet Dalkılıç köpeğin başını okşayarak oturmuş, kendine Ben ne insanım? diye düşündü. Neredeyse ölümüne kadar götürdüm, ama o hâlâ buradaydı, inandı. diye içini burktu.
Süt hazır olduğunda Çiğdem kaseyi köpeğin yanına koydu. Kara zorla başını kaldırdı, bir yudum aldı, sonra bir kez daha, sonra bir kez daha Dede ve torun, ona bakarak bu mucizeye tanık oldular.
Öğleye kadar Kara oturmuş, akşama kadar titrek patileriyle mutfağın içinde dolaşıyordu. Dede ara sıra ona bakıp bağırıyordu: Bu geçici, anladın mı? İyileşince dışarı çıkaracağız! Çiğdem sadece gülümsüyordu. Dede onun köpeğe en lezzetli et parçalarını gizlice koydu, ona daha sıcak bir yer yaptığını düşündü, kimseyi görmediği gibi okşuyordu.
Sabah Mehmet Dalkılıç erken kalktı, Kara ocak yanındaki halıya bakıyordu, dikkatle izliyordu.
Ne oldu? homurdandı dede pantolonunu çekerken. Şimdi canlandın mı?
Köpek kuyruğunu hafifçe salladı, sanki bir kez daha güvenli bir adım atmaya çalışıyordu.
Kahvaltıdan sonra dede kabanını giyip dışarı çıktı, çitin yanında yürüdü, eski ahşap kulübeyi inceledi; on yıldır kimse oturmamıştı.
Kara! diye bağırdı kulübeye. Gel buraya!
Çiğdem fırladı, arkasında Kara Köpek artık Çiğdeme yakın duruyordu, ama Mehmet Dalkılıça göre artık bir şey değildi.
Bak dede kulübeye işaret ederek konuştu. Çatı delik, duvar çürük. Tamir etmem gerek.
Neden, dede? diye sordu Çiğdem.
Ne demek? homurdandı dede. Boş yer var, düzensiz. Temizlenmesi lazım.
Dede ahşap, çekiç, çivi getirdi, tamir etmeye başladı; her çivi çarpıyor, her tahta yanlış ölçüdeydi. Kara kulübeye yakın oturup izliyordu; dede ne uğraştığını anlayıp ona bakıyordu.
Öğleye kadar kulübe yeni bir çatıyla parladı. Dede eski bir battaniyeyi içeri koydu, su ve yiyecek kapları yerleştirdi.
İşte bu kadar dedi ter içinde, süpürgeleri silerken. Hazır.
Dede, bu Kara için mi? sessizce sordu Çiğdem.
Başka kim olur? bağırdı dede. Evde ona yer yok, dışarıda insan gibi yaşamalı; köpek gibi değil.
Çiğdem ona sarıldı:
Teşekkür ederim, dede!
Yeter, yeter dede salladı. Sıkıntı yapma, hatırla bu geçici! Gerçek sahibini bulana kadar.
Hasan Arslan kulübeyi gördü, köpeği, mutlu Çiğdemi izledi ve kurnazca gülümsedi:
Görüyor musun, Pasha? Tanrı boşuna göndermezdi.
Tanrıyı bırak git! homurdandı dede. Ne yazık ki, büyük bir iş.
Tabii ki, ne yazık ki Hasan onayladı. Kalbin iyi, ama derin saklı.
Dede itiraz etmek istedi ama vazgeçti. Kara yeni yuvasını kokladı, Çiğdem başını okşadı, ve bir an için anladı ki artık bir aile olduk; eksik, belki garip ama bir aile.
Tamam, Kara dedi sessizce. Artık bu senin evin.
Köpek ona uzun uzun baktı ve kulübeye uzanıp kapı önündeKara, yeni evinin sıcaklığını hissederken, Çiğdem’in gülümsemesiyle birlikte, huzurun yeniden köyde çiçek açtığını anladı.




