Şebnem, nişanlısı Aliye, bir kiralık dairede oturduğumuzu söylerken, gerçekte kendi dairemde uyuyorduk; odalar bir bulut gibi kayıp, pencereler bir nar çiçeği gibi açılıyordu.
Küçük bir köy evinde büyüdüm; sadece annem Emine ve büyükannem Ayşe yanımdaydı. Babam, bir yel gibi geçip gitti; hiçbir erkek izlenimi, hiçbir baba öğretisi almadım. Kadınların gölgesinde, daima güçlü ve bağımsız olmayı öğrendim; o öğretiler rüya gibi içime işledi. Çok çalışıp, çok çabaladım; yirmi yedi yaşımda, kendi birikimlerimle İstanbulda bir daire aldım. Şimdi ise yeni bir soru belirdi: sevgiliyle nasıl bir yol yürümeliydim?
Genç erkeklerle tanıştım, ama bir dairem olduğuna duyduklarında, gözlerinde sadece bir hazine, bir maddî çıkış yolu gördüler. Bu beni tüylerim diken diken etti; sevgiye, karakterime değer vermek istedim, paraya değil.
Muratı tanıdığımda, bir bahar akşamı bana gelmişti; ona daireyi kiralık gibi anlattım. Nasıl davranacağını, ne kadar gerçek olabileceğini görmek istiyorum, dedim, benim hiçbir şeyim yoksa, senin de bir şeyin yok mu? Murat ise, Evin yokluğu sorun değil, diyerek, para kazanıp biriktireceğim, birlikte yaşayacağımız bir yuva alacağız, dedi. Bu sözler, bir yıldız gibi parladı gözlerimde. İki yıl boyunca Murat, birikimlerini saklı bir gölette gibi topladı.
Şimdi düğün yaklaşıyor. Düğün sonrası Murat hemen bize bir daire almayı planlıyor, ben ise vicdanımın ağırlığını taşıyorum. O zamandan beri kirayı kendim ödedim, ama bu bir sır olarak kalmıştı. Şimdi ona itiraf etmeli miyim?
Anne ve büyükannem, Günah işlemek zorunda değilsin, derken, Bir daireye sahip olman yeter, erkek ev sahibini sağlamalı, diye teselli eder. Fakat bir evlilik, yalanlarla mı başlasın? Rüyamda duvarlar eriyip, pencere çerçeveleri balon gibi şişiyor; gerçek ise bir çay tabağında yansıyor. Bu garip, sisli gecede, içimdeki ses soruyor: Doğrulukla mı, hayal kırıklığıyla mı yürüyeyim?




