Her Şey Fiyatına Unutulmaz: Her Şey Hatırlanacak

Ben her şeyi her ne pahasına olursa olsun hatırlamaya kararlıydım.

Ama basit şeyler aklımdan kaybolmaya başladı.

İlk önce oğlum Mertin hangi yoğurdu sevdiğini hatırlayamıyordum: çilekli mi yoksa şeftalili mi? Sonra haftanın hangi gününde yüzme dersinin olduğunu unuttum. En sonunda ise otoparktan çıkarken, aracın hangi viteste harekete geçmesi gerektiğini bir saniyeliğine unutuyordum.

Motorun aniden susturulması içimde bir panik dalgası yarattı; bir kaç dakika direksiyonu sıkıca kavradım, aynaya bakmaktan korktum.

Akşam karısına, Çiğdeme şunları söyledi:

Bir şeyler ters gidiyor benimle. Başımda sürekli bir sis var.

Çiğdem elini önce alnıma, sonra yanağıma koydu; on yıllık bir alışkanlık gibi.

Yorgunsun, İsmail. Az uyuyorsun, çok çalışıyorsun, dedim.

İçimde Bu sadece yorgunluk değil! İnsanı silgiyle parça parça silmek gibi bir şey! diye bağırmak istedim ama suskun kaldım.

Onun gözlerindeki korku, kendi korkumdan daha ürkütücüydü.

***

Her şeyi not defterime yazmaya başladım.

Bugün Perşembe.

Merti 17:30da al.

Ekmek al, Simit olsun, Pide değil. Mert Pide yemiyor.

Pazar annemi 12:00da ara. Kan basıncını mutlaka sor.

Telefonum bir uzantı hâline geldi. Onsuz kendimi yetersiz, işe yaramaz bir beden gibi hissettim; sadece tanıdık bir mekânda dolaşan bir beden.

***

Bir gün gerçekten kayboldum.

Orman içinde ya da yabancı bir şehirde değil, yedi yıl yaşadığım semtte. Metrodan çıkıp her zamanki rotamı izlerken bir an başımı kaldırdım ve kavşağı tanıyamadım. Tanıdık eczane yerinde hiç var olmayan bir kahve dükkanının tabelası parıldıyordu.

Bir soğuk ter gözümün altına süzüldü; kalabalık bir şekilde devam eden insanlar bana bakmadan yürümeye devam ediyordu. Dünya bir anda yabancı ve kayıtsız hâle geldi.

Titreyen ellerimle telefonu çıkardım, haritayı açtım. Bilinmeyen bir sokakta mavi bir nokta yanıp sönüyordu. Ev adresimi girdim ve mekanik bir sesin yönlendirmesiyle kör bir çocuk gibi yürüdüm. Üç saat sonra eve döndüm.

Çiğdem sessizce bir çay bardağı masama koydu. Sessizliği bir çığlıktan daha korkunçtu; ne yapacağımı bilemedim.

Seni nöroloğa kaydettim, Çarşamba saat dörtte. İşten erken çıkarım, seninle giderim, dedi, gözlerime bakmadan.

Ben boğazımdaki düğümü yutarak başımı salladım. Hastane, beyaz önlükler, erken bulgular ve yaşlanma değişiklikleri düşüncesi hayvan gibi bir korku uyandırıyordu. Artık bir hasta olacaktım; üçüncü şahıs olarak konuşulan bir kişi.

***

Çarşamba sabahı, Çiğdem banyoda hazırlanırken, ben otomatik bir şekilde telefonunu alıp havayı kontrol ettim; benim telefonum şarjda kaldı.

Ekranda açık sekmeler:

Demans. 45 yaşındaki erkeklerde erken belirtiler

Hafıza problemi olan eşle başa çıkma

Aile destek grupları

Vekalet düzenleme

Telefonu elden bıraktım, sanki yanımda bir yanık varmış gibi. Yatağın kenarına oturdum, nefes nefese kaldım. Bu sadece bir tıbbi rapor değildi; ortak hayatımızın, geleceğimizin bir mahkumiydi. Çiğdem artık beni eş, ortak, çocuğumuzun babası olarak değil, bir sorun, bir bakım nesnesi olarak görüyordu.

***

Poliklinikte geçen gün, ses geçirmez bir kabuğun içinde gibiydi. Sorulara yanıt veriyor, elma, masa, para gibi üç kelimeyi hatırlamamı isteyen testler yapıyordum. El fenerinin ışığına bakarken aklımda sadece sabah ekrana yazılan tek kelime çınlıyordu: vekalet.

Poliklinikten çıktığımızda akşam kararıyordu. Çiğdem beni sıkıca tutarak, neredeyse kasılmış bir şekilde, Doktor ciddi bir şey yok diyor. Aşırı yorgunluk. Daha çok dinlenmelisin. Eve gidelim, çorba ısıtacağım. Açım, dedi. Onun sıkılmış dudaklarına, göz kenarındaki kırışıklığa, endişe dolu bakışına baktım. O, sevgi dolu bir eş rolünü oynamaya çalışıyordu; ben ise korkuyu, yorgunluğu, gelecekte giderek bir çocuğa dönüşeceğim günleri görüyordum.

Arabanın yanına geldiğimizde, Çiğdem anahtarı uzattı:

Sen al. Sen daha iyisin park ederken.

Bu bir testti; basit ama acımasız. Anahtarı aldım, direksiyona oturdum, kontağı açtım ve bir şeyleri unuttum. Dönüş ışıklarını nereden açacağımı hatırlamadım. Elim havada asılı kaldı, tanıdık düğmeler bir araya gelmedi; harfler gibi dağılmıştı.

Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım.

Çiğ sesim koptu yapamıyorum

Sessizlik içinde sözlerim bir mahkeme kararı gibi çınladı. Çiğdem kapıyı açtı, arabaya yaklaştı, omzuma yumuşak bir dokunuşla:

İleride.

Ben passenger koltuğa sürüklendim. O direksiyonun başına oturdu, kemerini bağladı, yola çıktı. Tek bir an, trafik ışığında, arkasından yanağını ters bir elle silkti. Çok hızlıydı

***

Yan pencereden yabancı bir şehrin ışıklarını izlerken, bir yoldan kaybolduğumu anladım; sadece evime değil, kendime giden yolu da unuttum. Çiğdem, artık sadece yorgun bir yabancı, yorgun bir sürücü gibi olmuştu, beni taşırken.

Onun sessizliğindeki en korkunç şey, bu rotaya artık alışmış gibi görünmesiydi.

***

Hastalıkla, kendimle ve geride kalan aileyle sessiz bir savaş başladı.

Çiğdem yeni bir sistem kurdu. Buzdolabına büyük bir takvim astı, kalın işaretlerle Kan tahlilleri, Nöroloji, Fizik tedavi. Dolap kapaklarına notlar yapıştırdı. Bana bir hap kutusu aldı, her sabah vitamin, nootropik ve sakinleştiricileri özenle yerleştirdi. Her saat başı telefonla arıyor, hareketlerini, egzersizlerini, ilaç alımını ve hatta düşüncelerini kontrol ediyordu.

On yıl önce doğmuş olan oğlum Mert, gerilimi henüz nedenini anlamadan hissetti. Aşırı sessiz oldu.

Bir gün ben onunla matematik yaparken en basit denkleme takıldım; sayılar gözümde dans etti, anlam bulamıyordu. Mert önce bana, sonra Çiğdeme korkuyla baktı.

Çiğdem hızla yanına geldi:

Baba sadece yorgun, ben yapayım

Mert başını salladı ama bir adım geri çekildi; babası artık kırılgan, öngörülemeyen bir nesneye dönüşmüştü.

***

Artık birbirimizi neredeyse hiç tartışmıyor, önceki gibi bulaşık için bağırıp kapıyı çarpmıyorduk. Saatler sonra, bir araya gelip aptalca bir tartışmayı gülerek unutuyorduk. Şimdi Çiğdem sadece iç çekiyor ve sessizce bulağı yıkıyor; sabrı bir hapishane gardiyanının soğukkanlılığı gibi, kusursuz ama öldürücü.

Ben, bir anlık bir patlamasını bekliyorum. Ne zaman bitecek? diye bağırmasını, ya da çaresizce ağlamasını. Bu olsa, hâlâ yanımda olduğuna, aynı teknenin içinde olduğumu gösterirdi; teknenin yarısı suyla dolu olsa bile.

O dayanıyor; bu benim en büyük korkum.

***

Bir akşam, beş kez Ütüyü kapattın mı? diye sorduğumda, Çiğdem dayanamadı. Yüksek sesle bağırmadı; sessizce, bana bakarak:

İsmail, çok yorgunum araba kullanırken uyuyakalmak korkusundan korkuyorum, Merti okula götürürken.

Suçlamadan yoksun bir itiraf, sadece bir gerçek beyanıydı. Bu basitlik içimi daha da yıktı.

***

Bir gün Çiğdemi unuttuğum şeyleri not defterime yazmaya karar verdim; unutmak istemedim.

Siyah deftere Gri ekmek al yanına şu notları ekledim:

Çiğdem, gerçekten güldüğünde başını geriye atar.

Sol köprücüğünde yıldız gibi bir ben var; onu saklar.

Çiğdem çok yorgun olduğunda burun köprüsünü kırar, uykusunda bile.

Tarçınlı kahveyi sever.

Mert, eski sweatshirtini çok sever.

Bu parçaları bir geminin enkazı gibi topluyordum; evin yolunu ve evin neden ev olduğunu, onu neden sevdiğimi unutacağım bir gün gelirdi. O zaman Çiğdem sadece bir bakım görevlisi olurdu.

Defterimi okuyan Çiğdem, bir gün onu masada unuttuğumda, merakla sayfaları çevirdi, gülüş, ben ve burun kırıntısı bölümlerini okudu ve gözyaşları döktü. Uzun süredir hissetmediği bir tanıma acısıydı.

O akşam yemeği ısıtmak yerine elimi tuttu, hâlâ doktor randevusuna gider gibi değil, başka bir şekilde, tereddütle, şöyle dedi:

Bugün yemek yapmak istemiyorum. İlk buluşmamızdan sonra gittiğimiz o pizzeriaya gidelim. Hâlâ hatırlıyor musun, hangi pizzayı sipariş etmiştik?

Ben ona baktım; gözlerimdeki korku ve hapların etkisiyle bir kıvılcım yanıyordu. Jambonlu ve mantarlı, diye fısıldadım. Sen vejetaryen, ananaslı. O zamanlar eksotik olduğunu söylemiştin.

O, elimi sımsıkı kavradı, bir kelime söyleyemedi.

Bu bir iyileşme değildi; hastalık hâlâ oradaydı. Yarın bir kez daha bağcıkları bağlamayı unutabilirdim. Mert bir kez daha uzaklaşabilirdi, Çiğdem ise kırılabilirdi. Ama o akşam, pizzeriada, yapışkan bir masada, kısa bir süre hasta ve bakıcı rollerini bıraktık, yeniden İsmail ve Çiğdem olduk; kaybolmuş ama sessizlik içinde yeniden bulunmuş iki insan.

Pizzeria göz alıcı neon ışıklarıyla, yüksek sesli müzikle dolu, hatıralarımızdaki sessiz kafeden çok farklı bir yerdi. Menüyü karıştırırken Jambon ve mantar adını buldum ama farklı bir şekilde yazılmıştı. Kayboldum.

Şimdi istediğin şeyi sipariş et, dedi Çiğdem sakin bir sesle.

O, ellerini uzatarak bir resme işaret etti; ben de aynı resmi seçtim. Çiğdem vejetaryen pizzayı aldı.

Pizzayı masaya koyduğunda, bir lokma aldım ve durdum.

Değil, dedi iç çekerek. Farklı bir tat.

Farklı mı? diye sordu Çiğdem.

Hayır, sadece tadını hatırlamıyorum. Yüzümde bir hüzünle bakıyordu; bu tarifin ötesinde bir şey kaybolmuştu. İlk buluşmamızın tatlı, sıcak, mayalı kokusu silinmişti. Tek kalan şey defterimdeki satırdı: Oradaydık, iyiydik.

Masayı iterek şöyle dedim:

Sadece oturalım.

Bu, aylar sonra duyduğum bir eşitlikti; bir istekti, bir teslimiyet değil.

Çiğdem yavaşça elini uzattı, avucuyla benim avucumu okşadı; sıkmadı, sadece dokundu.

***

Her şey değiştiği gibi aynı kaldı. Buzdolabındaki takvim hâlâ asılı, hap kutusu hâlâ dolduruluyordu. Ama Çiğdem, sabah haplarını verirken artık Nasıl uyandın? Başın ağrımıyor mu? diye soruyordu; bir hemşire gibi değil, sevgili eş gibi.

Ben de Rüyalar garip. Cam bir evdeyim, tüm odalar görünür ama kapı yok, diye yanıt veriyordum. O dinliyor, başını sallıyordu. Hastalık artık gizli bir düşman değil, birlikte taşıdığımız ağır bir yük haline gelmişti.

Oğlum Mert, artık bir barometreydi. Annemi, babamın bir şey unuttuğunda artık çarpıp durmuyordu; Affedersin, bir şey kaçtı, hatırlatır mısın? diye soruyordu. Bu hatırlatır mısın? bir aşağılayış değildi, bir yardım isteğiydi.

Bir gün Mert okuldan bir resim getirdi; üçümüz el ele tutuşmuş, güneş altında bir aile. Üstüne Benim ailem. Güçlüyüz. diye yazmıştı. Ben de resmi, ilaç grafiklerinin üzerine asarak bu soğuk duvarı biraz ısıttım.

Hastalık yine kurnazca geri döndü. Bir sabah uyanıp Çiğdemi tanıyamadım. Yanımda yatan kadın bir yabancı gibi görünüyordu; gözlerimde bir kâbus, kalbimde bir boşluk. Çiğdem gözlerini açtı, gözündeki korkuyu gördü ve bir an için bile sarsılmadı; sadece bir hüzün dalgası yayıldı.

İsmail, dedi sakin bir sesle bu ben, Çiğdem. Senin eşin.

Ben dilim tutulmuş, nefesim hızlı, sığ bir şekilde akıyordu.

Defterinde bir not var, hatırlıyor musun? diye devam etti, yıldız şeklindeki ben hakkında. Gösterir miyim? dedi. Başımı hafifçe salladım. O, gömleğini hafifçe kaydırarak benin bulunduğu köprüyü gösterdi. Ben deftere baktım, gözlerimdeki sis yavaşça dağıldı, yerine bir utanç ve o kadar derin bir acı geldi ki, Çiğdem arkasını döndü.

Özür dilerim, diye fısıldadım. Özür dilerim

Özür dileme, dedi çabuk, gözlerine bakmadan sadece otur. Her şey iyi.

O, kahve hazırlamaya gitti; elleri titriyordu. Bu iyi değildi; bir seviyenin ötesine geçmişti; yolu, yüzünü bile unutmak gibi bir şeydi. Geri döndüğünde iki fincanla yanımdaydı; ben hâlâ defterime bir şeyler yazıyordum.

Ne yazıyorsun? diye sordu, fincana kahveyi koyarken.

Ekranda hâlâ boVe o satır, hâlâ birlikte yaşadığımızın sessiz bir nişanı olarak deftere kazındı.

Rate article
Lifequest
Her Şey Fiyatına Unutulmaz: Her Şey Hatırlanacak