O Yazmadı

Sabahın erken saatlerinde Elif telefonu en yüksek sesle açtı; bir temkin adımıydı. İçinde bir yerden, O yazmayacak hissi yükseliyorduyağmur öncesi gökyüzünün ağırlaşması gibi, kaçınılmaz ve sıkıştırıcı bir önsezi. Yine de sesi açtı. Umut, eski bir yara gibi; acı verir ama bırakmaz.

Elif, dağınık ama özenli bir topuz yaparak saçını topladı; doğal ama çekici görünmek için hafif bir titizlik gösterdi. Koyu yeşil bir palto giydiMertin bir zamanlar seni sonbahar ormanı gibi dediği o palto. O günden beri neredeyse hiç giymemişti, ama bugün dolaptan çıkardı. Dudaklarına çarpıcı bir kırmızı ruj sürdü; sabahın ilk ışıklarında bir eczane ve fırına gitmek için fazla parlaktı.

Eczanede gürültü hakimdi. Köşede birisi hırıltılı bir öksürükle boğulurken, bir diğeri ilaç fiyatları üzerine tartışıyordu, bir başkası ise sessizce ayaklarını oynatıyordu. Bitkisel kokularla karışık, hafif ekşi bir medikal havanın içinde Elif, üç yıl önce Mertin sabah kahvelerinde önerdiği vitamin paketini aldı. Paketi eline alıp üzerindeki ince yazıyı inceledi: son kullanma tarihi 2025 sonbaharı olarak işaretlenmişti. Sanki zaman, bu kutunun içinde de son nefesini sayıyordu.

Fırına girdiğinde her şey aynıydı: tezgahın arkasında dövme yaptırmış genç bir fırıncı, taze ekmek ve tarçının kokusu, yıpranmış bir hoparlörden çıkan hafif müzik. Elif, Mertin bir keresinde sabahın tadı diye lakap verdiği, üzerine çilek reçeli sürülmüş kruvasanı aldı. İki tane aldı; biri evde çayın yanında, eskiden olduğu gibi sade bir anıydı. Diğeri ise sadece bir hatıra, geçmişin cebiyle saklanacak bir kırıntıydı.

Eve döndüğünde bir anda donakaldı. Dairenin içinde ağır bir sessizlik hâkimiydi; eski kitapların üzerine çökmüş toz gibi. Hava hareketsiz, sanki bir adım atmaya korkuyordu. Telefon pencere pervazında, ekranı aşağı dönük, sanki onun bakışlarından utanıyordu. Ne mesaj, ne arama Dünya, ona göz açmadan geçiyor gibiydi. Elif, gölgede eriyen bir hayal gibi, sabahın grimsi ışığında kaybolmuştu.

Kahve makinesini çalıştırdı, paltonu yavaşça çıkardısessizliği bozacak bir ses çıkarmamaya çalışıyormuşçasına. Ayakkabılarını kapının yanına özenle koydu, kolyonu askıya asarak yaka kısmını düzeltti. Eski radyoyu açtı; sunucu trafiği, bekleyen kar yağını ve şehrin bir müzesindeki sergiyi anlattı. Ses suyun altından geliyormuş gibi donuktur. Elinde çok sıcak bir çay vardı; yakıp kavuruyordu ama bir an bile bükülmedi. Pencereye yaklaştı, alnını soğuk camın üzerine bastı.

Dışarıda ince, iğne gibi kar yağıyordu; şemsiyelere, atkılara, asfaltın üzerine düşüyor ve hemen eriyordu. Karanlık parkta genç bir baba, oğlunun şapkasını nazikçe düzeltiyordu; yılların getirdiği bir şefkatle. Yaşlı çiftler ise birbirine kenetlenmiş adımlarla yürüyordu, sanki elleri yılların özlemiyle birbirine yapışmıştı. Kimisi buzlu kaldırımla kayarak acele ederken, kimisi telefonuna gömülmüş gülüyor, kimisi yeni yıl ışıklarıyla süslü vitrin önünde duruyordu. Hayat gürültülü, canlı, kayıtsızca akıp gidiyordu; tren gibi geçip giden bir anı gibi, Elifin ayakta kaldığı peronda durdu.

Mert bir şey yazmadı.

Elif, neredeyse tozsuz bir zeminde, süpürgeyi alıp yerleri süpürdü. Tantasını aradı; teyzesine köydeki ev, komşu ve yeni bir pasta tarifini anlatan bir konuşma yaptı. Eski kaktüsünü suladı, soluklanıp solmadığını dikkatle kontrol etti. Doktor randevusu aldı; aylarca ertelediği bir şeydi. Faturaları gözden geçirdi, her şeyin ödendiğini gördü ve günlük defterine bir işaret koydu. Battaniyeyi yıkadı, biraz daha koku verici ekleyerek evin içinde sıcak, canlı bir koku yaydı.

Akşam olduğunda tüm odaların ışıklarını yaktı. Karanlıktan korktuğu için değil, evin canlandığını hissetmek için. Pencerelerden yansıyan ışık, ıslak kaldırımda bir fısıltı gibi Birisi burada diyordu. Hayat burada çarpıyor demek gibiydi.

Elif camda kendi yansımasına baktı ve düşündü: Mert bir şey yazmadı. Ama ben varım. Bu bir bahane, bir meydan okuma değil, sessiz bir gerçekti. Kendine yakmadan yaktığı bir mum gibi, yalnızca kendisi için yanıyordu. Burada hâlâ varım.

Rate article
Lifequest
O Yazmadı