Boşanmada Eşi “Her Şeyi Al!” Dedi—Bir Yıl Sonra Adam Güvenip Pişman Oldu Nalan belgeleri sakince inceledi. Neden bilmiyorum, ama içinde öfke yoktu. – Demek kararını verdin, öyle mi? – Volkan, eşine zor gizlediği bir sinirle baktı. – Şimdi ne olacak? Nasıl paylaşacağız? Nalan gözlerini kaldırdı. Ne gözyaşı, ne yalvarış—sadece uykusuz bir geceden sonra doğan kararlılık vardı. – Her şeyi al, – dedi sessiz ama kararlı bir sesle. – “Her şey” ne demek? – Volkan kuşkuyla gözlerini kıstı. – Ev, yazlık, araba, hesaplar… Hepsi. Hiçbir şey istemiyorum. – Şaka mı yapıyorsun? – Gülümsemeye başladı. – Yoksa bu kadınlara özgü bir numara mı? – Hayır Volkan, ne şaka ne numara. Otuz yıl kendi hayatımı hep erteledim. Otuz yıl çamaşır yıkadım, yemek yaptım, bekledim. Otuz yıl gezmek gereksiz masraf dedin, hobilerim saçma, hayallerim çocuksu dedin. Kaç kere denize gitmek istedim, biliyor musun? On dokuz. Kaç kere gittik? Üç. Üstelik o üçünde de somurtmandan tat alamadım. Volkan omuz silkti. – Yine aynı konular… Sonuçta başımızı sokacak evimiz, soframız vardı… – Vardı, – dedi Nalan. – Şimdi ise her şey senin olacak. Tebrikler, kazandın. Avukat şaşkınlıkla izliyordu. O genellikle gözyaşı, kavga, suçlama beklerdi. Ama bu kadın, herkesin uğruna savaştığı her şeyi bırakıyordu. – Farkında mısınız, – diye sordu avukat alçak sesle, – yasaya göre tüm malın yarısı sizin hakkınız. – Farkındayım, – dedi Nalan hafif bir tebessümle, sırtından yük kalkmış gibi. – Ama boş bir yaşamın yarısı da sadece küçültülmüş bir boşluktur. Volkan sevincini zor gizliyordu. Böyle bir gelişme beklememişti; pazarlık yapmayı, tehdit etmeyi, manipüle etmeyi düşünüyordu. Ama hayat ona sürpriz yaptı! – İşte asıl olgunluk bu! – dedi Volkan masaya elini vurup. – Nihayet mantıklı davrandın. – Mantıklılığı özgürlükle karıştırma, – diye fısıldadı Nalan ve imzayı attı. Aynı arabayla eve döndüler, ama sanki farklı dünyalardaydılar. Volkan bir şarkı mırıldanıyordu—ya bir marş ya da eski bir çocukluk şarkısı. Araba hafifçe sallanırken onun ıslığı havaya karışıyor, sonra aniden susuyordu. Nalan duymuyordu bile; gözleri camda koşan çam ağaçlarına kilitlenmiş, kalbi ise bir kuş gibi titriyordu. Ne garip; sıradan bir yol, yorgun bir akşam ve birden içeride sonsuz bir ferahlık… Uzun süredir içini ezen o ağrılı yumru bir anda yok oldu sanki. Nalan gülümsedi, yanağındaki serinliği parmaklarıyla hissetti ve düşündü: işte, asıl özgürlük bu! Bazen bir an, arabanın camından geçen ağaçlara tek bir bakış, insanın bütün hayatında silinmiş renkleri tekrar getirir. Üç hafta sonra Nalan, İzmir’de küçük bir odada ayakta duruyordu. Kiralık ev oldukça sade: bir yatak, dolap, masa ve küçük bir televizyon. Pencere önünde ilk kendi isteğiyle aldığı iki menekşe saksısı… – Gerçekten aklını mı kaybettin? – Oğlu Kerem’in sesi telefonda sabırsız ve kızgındı. – Her şeyi terk edip bu küçücük yere mi geldin? – Terk etmedim oğlum, – dedi Nalan. – Bıraktım. Arasında fark var. – Ama nasıl? Babam “her şeyi ona verdin” diyor. Şimdi evi, yazlığı satmaya kalkışıyor bile. Nalan, duvarda asılı aynadaki yeni saç kesimini inceledi. Haftalardır, Volkan’ın “fazla genç işi”, “yakışmaz”, “elalem ne der” demesine aldırmadan istediği gibi giyip dolaşıyordu. – Satarsa satsın, – dedi hafiflikle. – Babam her zaman maldan iyi anlardı. – Peki ya sen? Hiçbir şeyin kalmadı ki! – En önemli şey kaldı Kerem, hayatım. Ve inanmazsın ama, elli dokuz yaşında insan hayatına yeniden başlayabiliyor. Nalan özel huzurevinde yönetici olarak işe girdi. Zor ama ilginçti. En önemlisi: yeni insanlar, kendi özgür zamanı vardı. Bu arada Volkan “zaferini” kutluyordu. İlk haftalarda evde kendini yeni bir sarayın sahibi gibi hissetti; kimse üstüne gelmiyor, kimse çamaşır ya da yemek için laf etmiyordu. – Şanslısın Volo, – dedi arkadaşı Saim mutfakta kadeh kaldırarak. – Diğer erkekler malının yarısını kaptırıyor, senin her şeyin yerinde! – Eh, – dedi Volkan böbürlenerek, – sonunda Nalan akıllandı. Onsuz mahvolacağını anladı herhalde. Ama ilk ayın sonunda işin rengi değişti. Temiz gömlekler kayboldu, buzdolabı bomboş… Yemek yapmak zormuş! İşte Volkan, market hesaplarına bakıp şaşkınlıkla mırıldanıyordu. Oysa eskiden her iş sanki sihirli bir elden hallolurdu. Bir akşam, acıkınca yemek siparişi verdi. Kurye geldi: “İki yüz elli lira.” – Ne, ciddi misin? – Volkan afalladı. – Bir güveçle kola için mi? Kurulu düzenin masrafı, hiç düşünmediği faturalar ona tokat gibi çarptı. Herkese kolay ama yalnızken her şey apayrı! O sırada Nalan Akdeniz sahilinde güneşin ve rüzgarın tadını çıkarıyordu. Grup halinde, emekliler kulübünün düzenlediği Antalya gezisinde. İlk defa gezmek yasak, masraf diye şikayet eden biri yok! – Nalan, gel, grup fotoğrafı çekiyoruz! — diye seslendi yeni arkadaşı Gülten. Rengârenk elbisesi, yeni saç modeliyle genç bir kız edasıyla fırlayıp gruba katıldı. Kim derdi ki, bu yaşta insan neşeyle gülüp selfie çekebilir? O akşam fotoğraflara bakan Nalan, gözlerinin içi gülen, bambaşka bir kadını gördü. Kendisini bile tanıyamadı. “Bunu sosyal medyaya koymalıyım” dedi ve “Acaba izleyen olur mu?” diye tereddüt etse de paylaştı. O sırada İstanbul’da, Volkan mutfakta dalgınca bulaşık biriktiriyordu. Birden telefonundaki sosyal medya bildirimine takıldı–Nalan’ın deniz kenarındaki gülüşü ekranı aydınlatıyordu: Rengârenk, havalı, mutlu… “Ne oluyor yahu?” dedi hayretle. “Her şeyini bırakıp gitmişti, bu kadar mutlu olması tuhaf değil mi?” Altındaki yorumlar iyice şaşırtıcıydı: “Ne kadar genç ve güzelsin Nalan!” “Bravo canım, sana bu enerji çok yakışmış!” Daha fazla fotoğraf, daha fazla samimi dostluk, yeni arkadaşlar… Volkan birden mutfağın soğuk yalnızlığında kayboldu. Nalan mutsuz olmalıydı, oysa resimlerde bambaşka bir kadın vardı! Aradan birkaç gün geçti, yazlıkta çatı aktı. Yardım isteyecek kimse yok. Volkan denedi ama beceremedi, sakatlandı. Tek başına evde günlerce çaresiz kaldı; ne yemek yapabildi ne tamir işi halledebildi. Sonunda oğlunu aradı, ama Kerem şehir dışındaydı. – Annene sorsana, belki gelir, – dedi Kerem çekinerek. – Hayır, – dedi Volkan asabi bir sesle. – Kendi başıma yaparım. Ama yapamadı. Hayatının ucundan tutan o görünmez el olmayınca, ev bir tür sürgün yerine döndü. Artan yalnızlık ve çaresizlikle eski fotoğrafları çıkardı, hatıralarda kayboldu. Sonunda dayanamadı, mesaj attı. Ama cevap, umduğu gibi olmadı. Çünkü Nalan şimdi deniz kenarında, kahkahalarla, tam anlamıyla, nihayet kendi hayatını yaşıyordu. Neredeyse altmış yaşında… Gerçekten ilk kez yaşadığını hissediyordu.

Boşanma sırasında eşi, Her şeyi al! demişti bir yıl sonra adam inandığına pişman oldu

Yıllar yıllar önce, o günleri düşününce hâlâ burnumun direği sızlar, Neslihan elindeki belgelere sakin bir ifadeyle bakıyordu. Ne tuhaf, içimde öfke bile yoktu.

Sonunda kararını verdin demek? dedi Erol, bana alttan alta öfkeyle bakarak. Şimdi ne olacak? Malları nasıl paylaşacağız?

Başımı kaldırdım. Gözlerimde ne yaş ne de yalvarış vardı; sadece gecelerce düşünüp taşındıktan sonra içimde doğan kararlılık.

Her şeyi al, diye fısıldadım, sesi titremeyen bir kesinlikle.

Ne demek her şey? Erol, şüpheyle gözlerini kıstı.

Ev, yazlık, araba, banka hesapları… Hepsi. Etrafa elimi gezdirdim. Hiçbirini istemiyorum.

Erol gülümsemeye başlamıştı. Şaka mı yapıyorsun? Yoksa bu kadınca bir oyun mu?

Hayır, Erol. Ne şaka ne de oyun. Otuz yıl boyunca hayatımı erteledim. Otuz yıl çamaşır yıkadım, yemek yaptım, temizlik yaptım, bekledim. Otuz yıl tatil masraf olur dedin, hobilerime saçmalık dedin, hayallerime çocukluk dedin. Kaç kere deniz kenarına gitmek istedim biliyor musun? Yirmi kere. Peki kaç kere gittik? Üç. Onlarda bile söylenmeden duramadın, pahalı bulup gereksiz dedin.

Erol omzunu silkti.

Yine aynı konular! Başımızı sokacak evimiz vardı, karnımız doymuyordu sanki?

Evet, vardı, başımı salladım. Artık hepsi sana kaldı. Tebrikler, büyük kazandın.

Avukat şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Gözyaşı, bağrış, atışmaya alışkındı muhtemelen. Oysa ben, insanların uğruna kavga verdiği her şeyi öylece bırakıp gidiyordum.

Ne yaptığınızın farkında mısınız? diye sordu sessizce. Türk Medeni Kanununa göre ortak malın yarısını almaya hakkınız var.

Elbette farkındayım, hafifçe gülümsedim; sanki omuzlarımdan koca bir yük kalkmıştı. Ama yarım bir hayat, sonuçta yine de eksik bir hayattır.

Erol zorla sakladığı sevinci neredeyse yüzünde patlayacaktı. Böyle bir şey beklemiyordu. Pazarlık, tehdit, ayak diretme planlamıştı. Kısacası, sürpriz bir ödül çıkmıştı karşısına.

Aferin, sonunda akıllandın, dedi masaya vurup. Sonunda mantıklı davrandın.

Bunu özgürleşmekle karıştırma, dedim imzamı atarken.

Aynı arabada döndük eve, fakat içimizde bambaşka dünyalar vardı.

Erol hafiften bir çocukluk türküsü mırıldanıyordu. Araba, bozuk yolda sallandıkça onun ıslığı da havada dolaşıyor, bazense tamamen susuyordu. Benim içinse ne yol ne de akşam önemliydi; gözümün önünde ormanlar akıp giderken içimi tarifsiz bir ferahlık kaplamıştı. Yıllardır ilk defa, ağır bir yük eriyip gitmiş gibi hissettim. Elimi yanağıma götürüp İşte bu, özgürlük! diye geçirdim içimden.

İnsana bazen bir an, bir pencere aralığından akıp geçen ağaçlar yeter; bir bakış, tüm hayatı apayrı bir renge boyar.

Üç hafta sonra, Neslihan İstanbulun kenar mahallelerinden birinde küçük bir odanın ortasında duruyordu.

Kiraladığı ev oldukça mütevazıydı: bir yatak, bir dolap, küçük bir masa ve eski bir televizyon. Pencerenin önünde iki menekşe kendisine yeni hayatta aldığı ilk şeyler.

Gerçekten aklını kaçırdın, oğlu Baran telefonda sesini zor saklayarak söylüyordu. Her şeyini bırakıp oraya taşındın, öyle mi?

Hiçbir şeyimi bırakmadım, oğlum. Her şeyi arkamda bıraktım, bu bambaşka bir şey, dedim sakince.

Ama anne, baba dedi ki her şeyi ona afiyetle verdin. Şimdi yazlığı satacakmış, tek başıma uğraşamam bu kadar evle diyor.

Küçük aynada kendime göz attım. Saçımı haftalar önce kısacık kestirmiştim Erolun yanında asla cesaret edemeyeceğim bir şeydi bu. Ne çok duymuştum: Bu saç genç işi, yakışık almaz, millet ne der

Satsın, dedim gülerek. O malı yönetmeyi hep iyi bilirdi.

Peki ya sen? Hiçbir şeyin yok!

En değerli şeyim yanımda Baran: Kendi hayatım. Ve inanır mısın, elli dokuzunda yeni bir hayat başlatmak mümkünmüş.

Neslihan, yaşlılar için özel bir pansiyonda yönetici oldu. Zor ama keyifli bir işti. Hem yeni dostluklar kurmuştu, hem de zamanını istediği gibi kullanıyordu artık.

O sırada Erol zaferinin tadını çıkarıyordu.

İlk başta kendini yeni bir sarayın sahibi gibi hissediyordu. Artık kimse ona hesap sormayacak, kimse dağınık çorapları ya da kirli tabakları yüzüne vurmayacaktı.

Vallahi sana helal olsun Erol, diyordu eski arkadaşı Osman mutfakta konyağını yudumlarken. Millet boşanırken yarısını veriyor, sen ise tastamam kartopu topladın: daire, yazlık, araba hepsi senin.

Demek ki Neslihan nihayet gerçekleri gördü, bensiz yapamayacağını anladı, böbürlendi Erol.

Fakat ilk ayın sonunda keyfi kaçmaya başladı.

Dolgulu gömlekler dolaba girmiyordu artık. Buzdolabı bomboştu. Yemek yapacak enerjisi ya da bilgisi yoktu. İşyerinde herkes, Erolun eskisi kadar bakımlı olmadığını fark etmeye başlamıştı.

Ne oldu sana Erol Bey, keyfin mi yok, dedi şefinden biri.

Yoo, sadece ev işlerimi biraz yeniden düzenliyorum, diye savundu kendini Erol.

Bir akşam buzdolabını açınca karşısında sadece bir ketçap şişesi, birkaç üçgen peynir, su şişesi ve açılmış bir pet şişe bulunca canı iyice sıkıldı. Midesi öylesine zil çalıyordu ki sabah sadece bir tost yemişti. Dayanamayıp uygulama üzerinden yemek sipariş etti. Kurye gelince borcunu sordu:

Beş yüz seksen lira, dedi çocuk, sanki her gün yüz kere tekrarlıyormuş gibi.

Ne? Erol neredeyse anahtarı düşürecekti. Sadece bir tencere sote ve suya?

Standart fiyat bunlar abi, dedi omuz silkerek kurye.

Erol sessizce ödedi, mutfağın kapısında öylece kala kaldı. Bütün evde sadece buzdolabının gergin uğultusu, başka hiçbir ses yok. Eskiden hayalini kurduğu o süslü, havalı apartman dairesi şimdi soğuk, koca bir boşluktu. Kocaman bir oda, sanki rüzgâr koridorda inliyordu, tıpkı Erolun içinde.

O sırada Neslihan, Akdeniz kıyısında, yüzünü güneşe ve iyot kokulu rüzgara dönmüştü.

Etrafında yaşıtı kadın ve erkeklerle, Emekliler Kulübünün düzenlediği haftalık tatildeydi. Hayatında ilk defa, para hesabı yapan boşuna harcama, evde otursaydık diyen, homurdanan birinin yokluğunda tatil yapıyordu.

Nesli, hadi fotoğrafa! seslendi yeni arkadaşı Fidan, altmış yaşında, atak, hayat dolu bir dul. Çizim kursunda tanışmışlardı.

Neslihan renkli elbisesiyle, saçları açık bir şekilde, yaşının çok gideni gibi arkadaşlarıyla mutlu kareler verdi. Herkes gülüyor, yeni pozlar çekiliyordu.

Haydi selfie! gülerek uzattı Fidan kolunu. Sonra hemen gruba atacağım!

Akşam, odasında çekilen fotoğraflara bakınca, kendi gözlerindeki pırıltıyı, o yeni gülümsemeyi tanıyamaz oldu. O eski kırışık kaş arası gitmiş, omuzlar dikleşmişti.

Sosyal medyada paylaşayım bari, dedi içinden ve birkaç kareyi unuttuğu hesabına yükledi.

Bu arada Erol, İstanbulda mutfakta patlayan boruyla uğraşıyordu. Bütün mutfağı su basmıştı ve gelen tamirci Bunlardan kalmadı, komple yenilemek gerek deyince Erolun morali daha da bozuldu.

Olacak iş mi bu şimdi! koca bir hışımla söylenerek ıslak zemini kuruluyordu. Şu ustanın numarasını kimden alacaktım ben? Neslihan bilirdi

Bir anda eşinin, bir sürü numarayı elektrikçi, kasap, terzi, kuaför nasıl ezbere bildiğini ve evin huzurunun onun minik dokunuşlarıyla sağlandığını anladı.

Kahrolası boru! Hem yemek hem çamaşır var, bir de bu işler çıktığı yetmiyormuş gibi, diye söylenerek trikotaj bezini yere vurdu.

O akşam, ev sonunda düzene girince, Erol eski sosyal medya hesabına girdi. Sıkıntıdan fotoğraflara bakarken bir anda durdu. Karşısında Neslihanın neşeli, deniz kenarında çekilmiş fotoğrafları. Şık bir elbise, yepyeni bir saç modeli ve mutluluk! Gözlerine inanamadı.

Bu ne ya, içinden mırıldandı. O kadar parasızdı, şimdi nasıl böyle keyifli?

Altındaki yorumları okuyunca iyice şaşırdı:

Neslihan, resmen gençleşmişsin!
Harika görünüyorsun kız, devam et!
Deniz sana çok iyi gelmiş!

Profilde başka fotoğraflar da vardı: parkta resim dersi, kitap kulübünde çay muhabbeti, elinde kır çiçekleriyle bankta otururken çekilmiş kareler…

Neler oluyor burada, telefonu kapatıp mutfağın soğukluğu içinde kalakaldı.

Birkaç gün sonra yazlığın çatısı akmaya başladı. Yağmur bastırmadan yama yapmalıydı.

Osman, imdada yetiş! diye yalvardı telefonda. Bir çivi getir sen, tek başıma olmuyor.

Affedersin Erol, dedi arkadaşı. Kaynanam hastanede. Senin Neslihana haber versene, hep senin işlerini o hallederdi.

O dili tutuklandı. O gitti.

Nasıl yani, nereye gitti?

Çıktı gitti işte, kestirip attı. Hallederim ben.

Ama öyle kolay olmadı, yağmur altında çatıya naylon sererken ayağı kaydı ve yere yuvarlandı. Bileği şiddetli şekilde burkulmuştu.

Bağlarda esneme var, şanslısınız, dedi genç doktor. Bir hafta istirahat, ayağınızı yukarıda tutun.

Peki şimdi kim tamir edecek çatı akıntısını? derdiyle baş başa bırakıldı.

Üç gün tek başına, koltuk değneğiyle zar zor yürüyecek halde geçti. Sipariş ettiği yemeğin sonunu getirdi, pahalıydı zaten. Tek ayak üstünde ocakta mutfak işleriyle uğraşmak neredeyse imkânsızdı.

Dördüncü gün pes etti ve oğlunu aradı.

Baran, oğlum nasılsın?

İyi babacığım, sesi temkinliydi. Bir aksilik mi var?

Yok yok… Erol yutkundu. Biraz ayağım sakatlandı, yardımlarına ihtiyaç duydum.

Bir süre sessizlik oldu.

Kusura bakma babacım, İzmirdeyim iş için. Üç güne yanındayım.

Olur, dedi Erol boğazında düğümlenen sözüyle. Hallederim.

Şey, anneni aradın mı? Belki o

Hayır! birden bağırdı Erol. O bana gerek değil, hallederim.

Telefona veda edip bir kenara attı. Onuruna yediremedi, Neslihanın kıymetini, yokluğunu, onun iyi oluşunu özlediğini kimseye söyleyemedi. Eskiden onun sessiz sedasız yaptığı her şeyin değerini ancak şimdi fark etmişti.

Bir buçuk hafta sonra değneksiz yürüyebiliyordu. İlk işi yazlığa gidip hasarı görmek oldu. Tavan küf tutmuş, eski koltuk çürümüş, her yer rutubet kokuyordu.

Bahçede Neslihanın sevgiyle bakım yaptığı elma ağaçları ot bürümüştü. Eskiden taşlarla döşediği yolları ot kaplamıştı. Her şey öksüz kalmıştı.

Dönüş yolunda bir yol üstü lokantasında mola verdi. Bitik haldeydi. Bir tabak çorba ve komposto istedi. O ilk kaşıkta boğazına bir yumru oturdu; çünkü çorba, Neslihanın yaptığı gibi değildi. Eksik, tatsız, soğuktu.

Bir şeyiniz mi var beyefendi? dedi garson hanım kibarlıkla.

Yok Ne desin ki? Sıradan bir çorba bunca yılı nasıl hatırlatabilirdi?

Evin eski fotoğraflarını karıştırdı. Gözleri doldu. Gençken Sultanahmet önünde gülüyorlar, Baran bebekken kucaklarında, evliliklerinin yirminci yılı…

Ne büyük hata yaptım, fısıldadı karısının o gülümseyen fotoğrafına bakarken.

Kendini toparlayıp mesaj attı. Cevap beklediğinden bambaşkaydı.

Neslihan şimdi bir sahil kasabasındaydı. Etrafı yeni dostlar, kahkahalar, müzik, yeni hayatla çevriliydi. Ve o gün, neredeyse altmış yaşında, ilk defa gerçekten yaşamaya başlamıştı.

Rate article
Lifequest
Boşanmada Eşi “Her Şeyi Al!” Dedi—Bir Yıl Sonra Adam Güvenip Pişman Oldu Nalan belgeleri sakince inceledi. Neden bilmiyorum, ama içinde öfke yoktu. – Demek kararını verdin, öyle mi? – Volkan, eşine zor gizlediği bir sinirle baktı. – Şimdi ne olacak? Nasıl paylaşacağız? Nalan gözlerini kaldırdı. Ne gözyaşı, ne yalvarış—sadece uykusuz bir geceden sonra doğan kararlılık vardı. – Her şeyi al, – dedi sessiz ama kararlı bir sesle. – “Her şey” ne demek? – Volkan kuşkuyla gözlerini kıstı. – Ev, yazlık, araba, hesaplar… Hepsi. Hiçbir şey istemiyorum. – Şaka mı yapıyorsun? – Gülümsemeye başladı. – Yoksa bu kadınlara özgü bir numara mı? – Hayır Volkan, ne şaka ne numara. Otuz yıl kendi hayatımı hep erteledim. Otuz yıl çamaşır yıkadım, yemek yaptım, bekledim. Otuz yıl gezmek gereksiz masraf dedin, hobilerim saçma, hayallerim çocuksu dedin. Kaç kere denize gitmek istedim, biliyor musun? On dokuz. Kaç kere gittik? Üç. Üstelik o üçünde de somurtmandan tat alamadım. Volkan omuz silkti. – Yine aynı konular… Sonuçta başımızı sokacak evimiz, soframız vardı… – Vardı, – dedi Nalan. – Şimdi ise her şey senin olacak. Tebrikler, kazandın. Avukat şaşkınlıkla izliyordu. O genellikle gözyaşı, kavga, suçlama beklerdi. Ama bu kadın, herkesin uğruna savaştığı her şeyi bırakıyordu. – Farkında mısınız, – diye sordu avukat alçak sesle, – yasaya göre tüm malın yarısı sizin hakkınız. – Farkındayım, – dedi Nalan hafif bir tebessümle, sırtından yük kalkmış gibi. – Ama boş bir yaşamın yarısı da sadece küçültülmüş bir boşluktur. Volkan sevincini zor gizliyordu. Böyle bir gelişme beklememişti; pazarlık yapmayı, tehdit etmeyi, manipüle etmeyi düşünüyordu. Ama hayat ona sürpriz yaptı! – İşte asıl olgunluk bu! – dedi Volkan masaya elini vurup. – Nihayet mantıklı davrandın. – Mantıklılığı özgürlükle karıştırma, – diye fısıldadı Nalan ve imzayı attı. Aynı arabayla eve döndüler, ama sanki farklı dünyalardaydılar. Volkan bir şarkı mırıldanıyordu—ya bir marş ya da eski bir çocukluk şarkısı. Araba hafifçe sallanırken onun ıslığı havaya karışıyor, sonra aniden susuyordu. Nalan duymuyordu bile; gözleri camda koşan çam ağaçlarına kilitlenmiş, kalbi ise bir kuş gibi titriyordu. Ne garip; sıradan bir yol, yorgun bir akşam ve birden içeride sonsuz bir ferahlık… Uzun süredir içini ezen o ağrılı yumru bir anda yok oldu sanki. Nalan gülümsedi, yanağındaki serinliği parmaklarıyla hissetti ve düşündü: işte, asıl özgürlük bu! Bazen bir an, arabanın camından geçen ağaçlara tek bir bakış, insanın bütün hayatında silinmiş renkleri tekrar getirir. Üç hafta sonra Nalan, İzmir’de küçük bir odada ayakta duruyordu. Kiralık ev oldukça sade: bir yatak, dolap, masa ve küçük bir televizyon. Pencere önünde ilk kendi isteğiyle aldığı iki menekşe saksısı… – Gerçekten aklını mı kaybettin? – Oğlu Kerem’in sesi telefonda sabırsız ve kızgındı. – Her şeyi terk edip bu küçücük yere mi geldin? – Terk etmedim oğlum, – dedi Nalan. – Bıraktım. Arasında fark var. – Ama nasıl? Babam “her şeyi ona verdin” diyor. Şimdi evi, yazlığı satmaya kalkışıyor bile. Nalan, duvarda asılı aynadaki yeni saç kesimini inceledi. Haftalardır, Volkan’ın “fazla genç işi”, “yakışmaz”, “elalem ne der” demesine aldırmadan istediği gibi giyip dolaşıyordu. – Satarsa satsın, – dedi hafiflikle. – Babam her zaman maldan iyi anlardı. – Peki ya sen? Hiçbir şeyin kalmadı ki! – En önemli şey kaldı Kerem, hayatım. Ve inanmazsın ama, elli dokuz yaşında insan hayatına yeniden başlayabiliyor. Nalan özel huzurevinde yönetici olarak işe girdi. Zor ama ilginçti. En önemlisi: yeni insanlar, kendi özgür zamanı vardı. Bu arada Volkan “zaferini” kutluyordu. İlk haftalarda evde kendini yeni bir sarayın sahibi gibi hissetti; kimse üstüne gelmiyor, kimse çamaşır ya da yemek için laf etmiyordu. – Şanslısın Volo, – dedi arkadaşı Saim mutfakta kadeh kaldırarak. – Diğer erkekler malının yarısını kaptırıyor, senin her şeyin yerinde! – Eh, – dedi Volkan böbürlenerek, – sonunda Nalan akıllandı. Onsuz mahvolacağını anladı herhalde. Ama ilk ayın sonunda işin rengi değişti. Temiz gömlekler kayboldu, buzdolabı bomboş… Yemek yapmak zormuş! İşte Volkan, market hesaplarına bakıp şaşkınlıkla mırıldanıyordu. Oysa eskiden her iş sanki sihirli bir elden hallolurdu. Bir akşam, acıkınca yemek siparişi verdi. Kurye geldi: “İki yüz elli lira.” – Ne, ciddi misin? – Volkan afalladı. – Bir güveçle kola için mi? Kurulu düzenin masrafı, hiç düşünmediği faturalar ona tokat gibi çarptı. Herkese kolay ama yalnızken her şey apayrı! O sırada Nalan Akdeniz sahilinde güneşin ve rüzgarın tadını çıkarıyordu. Grup halinde, emekliler kulübünün düzenlediği Antalya gezisinde. İlk defa gezmek yasak, masraf diye şikayet eden biri yok! – Nalan, gel, grup fotoğrafı çekiyoruz! — diye seslendi yeni arkadaşı Gülten. Rengârenk elbisesi, yeni saç modeliyle genç bir kız edasıyla fırlayıp gruba katıldı. Kim derdi ki, bu yaşta insan neşeyle gülüp selfie çekebilir? O akşam fotoğraflara bakan Nalan, gözlerinin içi gülen, bambaşka bir kadını gördü. Kendisini bile tanıyamadı. “Bunu sosyal medyaya koymalıyım” dedi ve “Acaba izleyen olur mu?” diye tereddüt etse de paylaştı. O sırada İstanbul’da, Volkan mutfakta dalgınca bulaşık biriktiriyordu. Birden telefonundaki sosyal medya bildirimine takıldı–Nalan’ın deniz kenarındaki gülüşü ekranı aydınlatıyordu: Rengârenk, havalı, mutlu… “Ne oluyor yahu?” dedi hayretle. “Her şeyini bırakıp gitmişti, bu kadar mutlu olması tuhaf değil mi?” Altındaki yorumlar iyice şaşırtıcıydı: “Ne kadar genç ve güzelsin Nalan!” “Bravo canım, sana bu enerji çok yakışmış!” Daha fazla fotoğraf, daha fazla samimi dostluk, yeni arkadaşlar… Volkan birden mutfağın soğuk yalnızlığında kayboldu. Nalan mutsuz olmalıydı, oysa resimlerde bambaşka bir kadın vardı! Aradan birkaç gün geçti, yazlıkta çatı aktı. Yardım isteyecek kimse yok. Volkan denedi ama beceremedi, sakatlandı. Tek başına evde günlerce çaresiz kaldı; ne yemek yapabildi ne tamir işi halledebildi. Sonunda oğlunu aradı, ama Kerem şehir dışındaydı. – Annene sorsana, belki gelir, – dedi Kerem çekinerek. – Hayır, – dedi Volkan asabi bir sesle. – Kendi başıma yaparım. Ama yapamadı. Hayatının ucundan tutan o görünmez el olmayınca, ev bir tür sürgün yerine döndü. Artan yalnızlık ve çaresizlikle eski fotoğrafları çıkardı, hatıralarda kayboldu. Sonunda dayanamadı, mesaj attı. Ama cevap, umduğu gibi olmadı. Çünkü Nalan şimdi deniz kenarında, kahkahalarla, tam anlamıyla, nihayet kendi hayatını yaşıyordu. Neredeyse altmış yaşında… Gerçekten ilk kez yaşadığını hissediyordu.