Kayınvalidem bana Bu evde ben karar veririm dediğinde, ben çoktan anahtarları kristal bir kaseye koymuştum bile.
Bazı kadınların en ürkütücü yanı kötülükleri değil; her şeyin doğal hakkı olduğuna duydukları sarsılmaz inançtır. Kayınvalidem de onlardandı saçına kadar özenli, bakışlarıyla kendinden emin, her daim ölçülü ve öyle bir tebessümü vardı ki, azıcık tanısan Ne tatlı bir kadın! diye düşünürdün. Oysa asıl tanıyan bilir ki, o gülüş bir kilit gibiydi içeri kimseyi buyur etmezdi.
O akşam evimize doğum günü pastası getirdiğinde, pastanın kokusu bile şekerden ziyade bir güç gösterisini fısıldıyordu. Zili çalmadı, izin istemedi. Cebindeki yedek anahtarla doğrudan kapıyı açtı. Evet, anahtarı vardı. Ve bu benim eşimin göre normal bulduğu ilk yanlıştı.
Annemin anahtarı olması normal.
O da aileden biri.
Ama onun aile tanımı bambaşkaydı: Ben patronum.
Uzun süre sabrettim zayıf olduğum için değil, eşimin bir gün büyüyüp sınırın keyfi değil, nefes almak manasında olduğunu anlayacağını umduğum için. Fakat bazı erkekler büyümüyor. Sadece çatışmadan kaçınmayı öğreniyorlar ve kadın, artık sessizliği bitirmeye karar verene kadar böyle devam ediyor.
Kayınvalidem içeri girdi, paltosunu astı ve oturma odasını bir denetçi gibi baştan aşağı süzdü.
Perdelerin çok koyu renk, dedi hemen. Bütün ışığı yutuyor.
Sen, sen, sen Sanki ben kiracıyım, o ise ev sahibi. Sakinliğimi bozmadım; nazikçe gülümsedim:
Benim hoşuma gidiyor, dedim.
Bir an duraksadı; sanki zevk sahibi olmamı beklemiyordu.
Sonra konuşuruz, dedi ve mutfağa geçti.
Mutfağa Benim dolaplarım, baharatlarım, fincanlarım Evini denetler gibi Eşim televizyonda telefonuna gömülmüş şekilde ayakta duruyordu. Dışarıda kendini güçlü gösteren adam, burada duvar kağıdı kadar silikleşmişti.
Canım, annen gelmiş, dedim usulca.
Sıkıntılı bir gülümsemeyle karşıladı:
Evet, evet Birazcık kaldıktan sonra gider zaten.
Birazcık. Sesi bir özür gibi ama bana değil sanki kendi vicdanına.
Kayınvalidem çantasından katlı bir kağıt çıkardı. Noter kağıdı değil, damgasız, ama yeterince resmi ki insanı ürkütmeye yetsin.
Al bak, dedi, masaya bırakarak. Bunlar kurallar.
Kendi evimde Kurallar. Kağıda göz gezdirdim. Maddeler numaralıydı:
Her cumartesi öğlene kadar temizlik.
Misafir gelmeden önce haber verilecek.
Yemek listesi haftalık yapılacak.
Harcamalar açıkça tutulacak.
Hiçbir tepki vermedim. Eşim de kağıda baktı ve en vahimi oldu: Hiç şaşırmadı, itiraz etmedi.
Belki de iyi olur, dedi. Düzen olması lazım.
İşte aşk böyle ölür. Aldatmayla değil; omurga eksikliğiyle.
Ona yumuşak bir şaşkınlıkla baktım:
Cidden mi? diye sordum.
Kekeledi:
Ben sadece sorun çıksın istemiyorum.
Doğru ya Sorun çıkmasın diye anahtarı annesine, kadının elini ise boşluğa bırakıyor.
Kayınvalidem koltuğa adeta bir sultan gibi oturdu:
Bu evde saygı olmalı, dedi. Saygı disiplinle başlar.
Kağıdı tekrar aldım, bir daha okudum, masaya geri koydum. Hiçbir abartı yapmadan:
Çok sistematik, dedim.
Gözleri parladı; kazandığına inandı.
Olması gereken bu, başını salladı. Burası oğlumun evi. Kaosa izin vermem.
Ve o anda, kontrolünü sarsan ilk cümleyi söyledim:
Ev erkeğin mülkü değildir. Ev, kadının rahatça nefes alabildiği yerdir.
Kayınvalidemin çenesi kasıldı:
Fazla modern düşünüyorsun. Burası dizi değil!
Gülümseyerek cevapladım:
Aynen, hayatın tam ortasındayız.
Bana eğilerek ilk kez sesi dikleşti:
Beni iyi dinle. Ben seni kabul ettim, ben seni idare ettim. Ama burada yaşayacaksan benim kurallarımla yaşayacaksın.
Eşim derin bir nefes verdi; sanki sorun benmişim gibi.
Ve o sırada kayınvalidem her şeyi değiştiren o cümleyi kurdu:
Bu evde ben karar veririm.
Sessizlik.
İçimde bir fırtına kopmadı. Daha tehlikeli bir şey doğdu: Karar.
Onu sakince izledim:
Peki, dedim.
Zafer kazanmışçasına gülümsedi:
Demek ki anlaştık.
Ben ise kalktım. Antredeki dolaba yöneldim anahtarlar oradaydı.
İki takım anahtar: Bir benim. Bir yedek onunki.
Onu adeta bir nişan gibi taşırdı.
Sonra kimsenin beklemediği bir şey yaptım. Vitrindeki kristal kasemi aldım gösterişli, ağır, ışıltılı. Düğün hediyemdi, hiç kullanmamıştım.
Masaya koydum. Herkes izliyordu. Sonra tüm anahtarları içine koydum. Hepsini.
Eşim gözlerini kırptı:
Ne yapıyorsun? diye fısıldadı.
Sanki çiviyi çakıyor gibi, sesimi yükseltmeden söyledim:
Sen anneni bu eve hâkim kılarken, ben de kendi irademi geri almak için kararımı koyuyorum.
Kayınvalidem birden ayağa kalktı:
Ne hakla yapıyorsun bunu?!
Kaseme baktım:
Sembol, dedim. Erişim sona erdi.
Kaseye elini uzatınca, ben de elimi üstüne koydum; ne sert ne nazik, sadece kararlı:
Hayır, dedim.
Bu hayır kırıcı değil, son noktayı koyuyordu.
Eşim ayağa fırladı:
Hadi büyütme, ver anahtarı, sonra konuşuruz.
Sonra konuşuruz. Sanki özgürlüğüm Salı gününün meselesiymiş gibi.
Gözlerinin içine baktım:
Sonra kelimesiyle, beni defalarca sattın.
Kayınvalidem dişlerinin arasından sızdırdı:
Seni buradan atarım!
Bu kez gerçekten gülümsedim:
Zaten bir kadın bir evi içinden terk ettiyse, onu kimse kovamaz.
Ve o anda o simgesel cümleyi söyledim:
Kapılar anahtarla değil, kararla kapanır.
Kasemi aldım, giriş kapısına yürüdüm.
Ve gözlerinin önünde, sessizce, zarafetle, bağırış çağırış olmadan çıktım.
Ama kaçmadım.
Öyle bir adımla çıktım ki, onlar içeride bir sahnenin figüranı gibi kaldılar; başrolde değiller artık.
Dışarısı soğuktu. Ama ben üşümedim.
Telefonum çaldı. Eşim.
Açmadım.
Bir dakika sonra mesaj geldi:
Lütfen dön. Annem öyle demek istemedi.
Güldüm içimden.
Elbette öyle demek istemedi.
Kaybedince kimse öyle demek istemiyor.
Ertesi gün, kilidi değiştirdim. Evet, değiştirdim.
İntikamdan değil, kural olsun diye.
İkisine de mesaj attım:
Bugünden sonra bu eve davet olmadan kimse giremez.
Kayınvalidem yanıt vermedi.
Kaybettiğinde suskun olmayı iyi bilirdi zaten.
Eşim akşam kapıda durdu elinde anahtar yok.
Ve o anda bir gerçeği anladım:
Bazı erkekler, kadınların hep kapıyı açacağını zanneder.
Oysa bazı kadınlar, sonunda kendi hayatını seçer.
Son cümle net ve vurguluydu:
O, evime hükmetmek için girdi. Ben ise hayatımın sahibi olarak çıktım.
Peki siz Birisi anahtarı ve dayatmalarıyla evinize girdiğinde, katlanır mıydınız, yoksa anahtarları bir kaseye koyup özgürlüğü seçer miydiniz?




