Sabahın altı buçukta alarm çaldı; uyanmak zorunda değildi ama zamanı kaçırma korkusuyla bir kez daha kurmuştu. Ev hâlâ sessizken, Çamaşır makinesine bir çarşaf atıp, kocası için bir paket bulgur ve tavuk dolduruyor, oğlunun İngilizce defterinin imzalı olduğundan emin oluyor ve acil işaretli e-postaları gözden geçiriyordu. Duşun buharı banyodaki aynayı bulanıklaştırırken, Nihan kendini bir parçadan başka bir parçaya bölünmüş gibi görüyordu: alın, kirpikler, şu anki sertleşmiş dudak çizgisi.
Projeler yöneticisi olarak bir inşaat firmasında çalışıyordu; her şey zaman çizelgesi ve riskle ölçülürdü. Sohbet penceresinde anlık sorular süzülür, o ise ocakta bir tencere karıştırırken bile elini uzatıp cevap verir, çünkü bir an bile yanıt vermezse geri çekildi diye nitelendirilmek zorunda kalacağını biliyordu. O her daim orada olmalıydı.
On yaşındaki oğlu, Efe, uyanınca huzursuz ve sinirli bir şekilde yatağa sarılıyordu. Kocası Serkan, inşaat sahasına erken gidiyor, yol üstünde çocuğu okula bırakıyor, Nihan gecikirse bir şey olmayacağını düşünüyor. Serkan kötü bir baba değildi; sadece yapması gereken modunda yaşıyordu, akşam eve döndüğünde yorgunluğu adeta bir doğa kanunu gibi süzüldü. Nihan bu doğallığı kıskanıyordu: yorgunluk demek uzanmak demekti. Kendi yorgunluğu ise daima bir açıklama gerektiriyordu.
Bir pazartesi, takvimde 41. yaşını gösteren bir hatırlatıcı belirdi; o da bir kere kutlamayı unuttu. Nihan tarih ve görev listesine bakıp hatırlatıcıyı kapattı. Metroda tutunma çubuğuna yaslanmış, bütçe onayını almayı, siparişi teslim noktasından almaya, annesine telefon etmeyi aramazsanız kızar diyerek düşündü. İş arkadaşlarından gelen doğum günü mesajları emoji dolu kısa notlardı; Nihan otomatik teşekkür ederim dedi.
İstanbulun bir yakasındaki okulda, öğretmen Ayşe, sabah sekiz on beşte dersine başlıyordu. Kırk sekiz yaşındaydı ve edebiyat veriyor, ama son yıllarda neredeyse bir yönlendirme görevlisi gibi hissediyordu. Çocuklar bağırıyor, veliler mesaj atıyor, müdür yardımcısı akşam tamamlanması gereken tablolar gönderiyordu. Ayşe çantasında defterler taşır, otobüste ve mutfakta kompozisyonları kontrol eder, çay demlenene kadar patates haşlardı.
Üniversite öğrencisi kızı Merve ayrı bir dairede yaşıyordu, ama neredeyse her gün telefonla arıyor, para transferi, tren saatleri, belge işi gibi taleplerle bitiriyordu. Ayşe şimdi hayır demeyi bilmiyordu; reddederse kötü bir anne, kötü bir öğretmen, kötü bir insan olacağı korkusunu taşıyordu. Başkalarının beklentileri onun üzerindeki kurallar listesi gibiydi, ihlal edilemez.
Öğretmen odasındaki masada çay ikramı için getirilen kurabiyeler duruyordu. Ayşe birini, sonra diğerini alıp sinirinin yükseldiğini hissetti; bu kurabiye değil, kendisiydi. Meslektaşlarının hafta sonu nerelere gittiği, kim masaj yaptırmış sohbeti, yapabildim kelimesinin gizli eleştirisini çağrıştırıyordu. O da yapabilirdi diyebilirdi, eğer daha derli toplu olsaydı. Başkalarının isteklerine boğulmuşken.
Poliklinikte, Sibel beş yüz iki yaşındaydı; terapistti, ofisi dezenfektan ve eski dosyaların toz kokusuyla doluydu. Hastalar öksürük, tansiyon, işe giriş raporu gibi farklı sorunlarla geliyordu. Sibel dinliyor, reçete yazıyor, hemşire sorularını yanıtlıyor, sistemin takılıp takılmadığını kontrol ediyordu. Kendi tansiyonunu nadiren ölçüyordu; rakamları görmek istemiyordu. Günleri başkalarının sayılarına boğulmuşken, kendi sayıları fazladan bir yük gibiydi.
Evinde felç geçirmiş, üç yıldır onunla yaşayan babası vardı; mutfağa tek başına gidebiliyordu, ama ilaçları karıştırıyordu. Sibel hapları haftalık kutulara ayırıyor, bir düzen yaratmaya çalışıyordu.
Dördüncü kadın Aylin, otuz yedi, evde manikür yapıyordu. Yeni bir apartmanda stüdyo dairesi, kredi, iki pencere gürültülü sokağa bakıyordu. Her iptalde bütçesinde bir delik oluşuyordu; sosyal medyada mükemmel tırnak fotoğrafları paylaşır, boş saatler diye işaretler koyar, gece iki de mesajlara yanıt verirdi.
Erkek arkadaşı Deniz, evde misafir gibi yaşıyordu. Bazen paket alır, çöp çıkarır, ama sen kendin halledersin diyerek Aylinin sorumluluğunu kabul etmiyordu. Aylin tartışmazdı; kavgayı ayrılığa, ayrılığı da yeni bir soruna dönüştürmekten korkuyordu. Zaten yeterliydi.
Hepsi aynı şeyi paylaşıyordu: hayatı üzerlerine çekmiş, bir ip çekildiğinde bütün sistemin yıkılacağını hissediyorlardı. Çevrelerinde çelişkili sesler yankılanıyordu.
Nihan, ofiste mesai verimliliği ve doğru denge tartışmalarını dinlerken, sosyal medyada koşuya çıkan, yeşil smoothie içen, kendine aşık kadınların videolarına öfkeyle bakıyordu. Gülümseme, ona başka bir görev gibi geliyordu.
Ayşe, ebeveyn sohbet grubunda çember ve özel ders tartışmalarını, komşuların kariyer kadını ve ev hanımı eleştirilerini duyuyordu. Sibel, bekleme odasında hastaların hem ilgi isterken hem de doktorların hiçbir şey yapmadığını söylemesiyle mücadele ediyordu. Aylin, yorumlarda Nasıl bu kadar hızlı yapıyorsunuz? ve ardından Yine evde oturuyorsunuz atıflarını alıyordu.
Nihanın ilk panik anı bir çarşamba sabahı metroda geldi. Başkanından bugün kapatmalıyız, aksi takdirde sarsılacağız mesajı okurken tren aniden fren yaptı, göğsü bir el tarafından sıkıldı. Hava daraldı, nefesi kesik ve iğneli oldu. Düşeceğini düşündü, utanıyordu, düşmek bir zayıflık gibi görünüyordu. Bir sonraki istasyonda indi, bir bankta oturdu, avucunu göğsüne bastırdı. Çevrede insanlar telefonla konuşuyor, poğaça yiyor, o dizlerine bakıp nefes saymaya çalışıyordu.
Çantasından su şişesi çıkardı, bir yudum alıp hafif bir rahatlama hissetti; hemen hemen bir an değil, ama yavaşça bedeninin ona karşı gelmesi gibi. On dk sonra taksiye binip ofise gitti, patronuna bir saat geç kalacağım, kendimi pek iyi hissetmiyorum mesajı attı. Parmakları titredi, ekranın da bunu göstereceği hissi vardı. Patron Tamam. Dayan dedi; bu kelime artık bir emir gibi çınlıyordu.
Ayşenin panik anı bir Cuma akşamı, ders notlarını kontrol ederken, çorbası soğurken, kızı telefonla acil bir ödeme lazım dedi. O anda bir veli mesajı Neden çocuğumun notu üç? Açıklayın geldi. İçinde bir sıcak dalga yükseldi, kızına Bekle, şimdi yapamıyorum dedi, kız kırıldı. Veliye yanıtı sert bir şekilde yazdı, hemen pişman oldu. Telefonunu kapatıp banyoya koştu, kapıyı kilitledi, lavaboya tutundu; aynada boyunundaki kızarıklıkları gördü.
Sibelin panik anı bir pazartesi, randevu sonrası baş ağrısı ve mide bulantısı. Hemşire Sibel Hanım, soluk görünüyorsunuz dedi. Bir saat içinde kan basıncı ölçüm cihazı yüksek rakamlar gösterdi. Kendini hem hastalar, hem de babası, hem de iş arkadaşlarıyla sorumlu hissetti. İzin lazım diyerek kendine seslendi; bunu söylemek hastaya rapor vermekten zor geldi.
Aylinin krizi, akşam bir müşterinin tırnağını kapatırken baş parmağının ucunu hissetmemesiyle başladı. Bir saniye dedi, müşteriye, banyoya gitti, soğuk suyla ellerini yıkadı; his kaybolmadı. İşini bitirip para aldığı, müşteriyi uğurladı, kapıyı kapadı, girişte yere oturdu. Eğer ellerim bağırırsa her şey biter düşündü; kredi, malzeme, yemek, faturalar… Telefonla tırnakta uyuşma araması yaptı; makaleler tünel sendromu, iltihap, ameliyat diyordu, panik dalgası yükseldi.
Deniz, bir paketle eve geldi, Aylini yerde oturmuş buldu, Ne oldu? dedi. Aylin açıklamaya çalıştı, kelimeler kırıldı. Deniz oturdu, ellerine baktı, Bir iki gün dinlen dedi; bu söz basit, ama Aylin dinlenmek demek, gelir kaybı ve memnuniyetsiz müşteriler demekti.
Bu krizler felaket değildi; kimse ölmedi, kimse bir günde işini kaybetmedi. Ama her biri sonrasındaki durumu kırılganlaştırdı; her kadın artık böyle devam edemez diye düşündü, ama nasıl yapacağına dair bir yol bulamıyordu.
Nihan eve geç geldi; Serkan çocuğa yemek vermiş, soğuk bir makarna tabağı bekliyordu. Nihan paltosunu çıkarıp Metroda çok kötü hissettim dedi, sesi titredi. Serkan Kalp mi? diye sordu. Nihan omuz silkti; sadece kalp değil, bir şeylerin yolunda olmadığını anlatmak istiyordu. Serkan Yarın doktora git. Çocuğu ben götürürüm dedi; bu bir merhamet değil, pratik bir çözüm gibi geldi, Nihana bir nebze rahatlık verdi.
Ertesi gün randevu almayı uygulama üzerinden yaptı; tek uygun saat bir sonraki hafta sabahıydı. Planı iptal etmeyi düşündü, çünkü sabah toplantısı vardı, ama metro istasyonundaki bankta düşme korkusunu hatırladı. Patronuna Bir saat erken çıkmam gerek, doktora gideceğim mesajı attı, bir an bekledi, Tamam, ekibi bilgilendir yanıtı geldi. İçinde bir gevşeme hissetti; dünya daha nazik olmamıştı ama bir adım atmaktan çekinmemek ona bir umut verdi.
Ayşe ertesi gün müdür yardımcısına gitti, elinde veliyle konuştuğu mesajın çıktısını tutuyordu. Müdür kadın sert ama yorgundu; Hepimiz dayanamayız dedi, Hafta sonları akşam yediden sonra cevap vermeyelim, diğer zamanları ertesi gün kuralını önerdi. Ayşe rahatladı ama bir suçluluk dalgası sürdü; kendine ayrıcalık tanıdığını düşünüyordu.
Evde kızı Merveye Yardım edebilirim ama hemen değil, ben de dinlenmem lazım dedi. Merve sessiz kaldı, sonra Anne, hastaydın mı? diye sordu. Ayşe Hayır, sadece yorgunum dedi; bu sözü söylemek korkutuyordu, çünkü yorgunluk onun dünyasında sessiz bir dayanma işi gibi görülüyordu.
Sibel bir haftalık rapor aldı, kliniği çıkarken elinde reçeteler ve bir klasör tutuyordu; insanlar ona sahte hastayı andırıyormuş gibi bakıyordu. Babası Evde ne yapıyorsun? dedi; Sibel Doktor dinlenmemi istedi dedi. Baba Dinlenmek gençlere mahsus diye homurdandı, Sibel tartışmadı.
Sosyal hizmetlerden evde bakıcı talep etti, gerekli evrakları topladı, sıraya girdi, formları doldurdu; kağıtlar ve bekleyiş yine bir engeldi, ama bir şeyler biriktiriyordu çünkü aklına bir gün kan basıncının rakamları hayalet gibi kalmayacaktı.
Aylin randevularını iki gün erteledi, birini akşam, birini başka güne koydu. Sağlık için biraz boşluk lazım mesajını sık sık gönderiyordu; bir müşteri Hasta mısınız? diye sordu, Aylin uzun bir an düşündü, yanıt vermedi. İnternetten bir ortopedi buldu, ücretli randevu aldı; birikmiş tatil parasıyla, doktor el bileği zorlanmasını, ara vermeyi ve egzersizleri anlattı. Zorunluluk kelimesi bir tehdit gibi çınladı.
Deniz, akşam yemek yapmaya başladı. Tuz fazla, ekmek eksik, ama Aylinin evde çalışıyorum, bu da bir iş diyerek kabullenmesi, öfkeyi hafifletti. O da artık kusurları kabul etmeyi öğreniyordu, her şeyi tek başına taşımak yerine paylaşmanın rahatlığını hissetti.
Ay ayın ortasına geldikçe, her biri bir kırılma noktasına ulaştı; geri dönüş olmazdı.
Nihan için bu, plan toplantısında patronunun başka bir proje daha al teklifiydi, sen en iyisisin diyerek. Gurur ve korku bir anda çarpıştı; metroda boğulma, nefes eksikliği canlandırıldı. Almayacağım. Şu an limitim var. Yardım edebilirim ama yönetecek değilim dedi. Oda sessizleşti, bir kalem tıkırdadı. Patron Emin misin? diye sordu; Nihan başını salladı. İçinde titredi, ama bu bir alışkanlık değil, bir karar. Patron Tamam, başka dağıtalım dedi; sesi öfke yerine ekstra iş yükünden duyulan rahatsızlığı taşıyordu. Nihan, dünyanın çökmediğini fark etti ama meslektaşların gerçekten bırakıldım dediklerini duymaya devam edecekti.
Ayşe için kırılma, bir veliyle yüzleşmekti. Veli okulun önünde bağırıyor, özür ve şikayet talep ediyordu. Ayşe Notu ve çocuğun çalışmasını tartışmaya hazırım, ama bu tonda konuşmayacağız dedi, müdür yardımcısı da onu destekledi. Ayşe odadan çıkarken ayakları kanavardı; korku içinde bir güç bulmuş, kendini yutmadığıSonunda, her biri kendi sessiz zaferini buldu ve hayatın ağırlığını omuzlarından bir parça alarak, içlerindeki fısıltıyı dinlemeyi öğrendi.




