Milletin acayip lüks şeyleri var.
Konuşan akıllı buzdolapları.
Nefes alsan öten arabalar.
Çim biçme aletleri; sanki ev alıyorsun, o kadar pahalı.
Bense?
Bende çizik boyalı, aksi mi aksi bir ipi olan, keçi kadar inatçı bir kalbi olan eski bir çim biçme makinesi var.
Hayatıma öyle bir giriş yaptı ki, genelde dayanıklı aletler nasıl gelirsekazayla ve ihtiyaçtan.
Eski eşim yıllar önce neredeyse bozuk parayla almıştı, bir mahalle pazarından. Hani şu hayatımızın hâlâ biz olduğu, sonsuza inandığımız, faturaları gününde ödediğimiz zamanlar. Boşanma olunca, ne var ne yok paylaşmaya çalıştık.
Kendisi götürdü havalı, fotoğraflarda görünsün diye alınan büyük eşyaları.
Ben de hayatı devam ettirenleri seçtim.
Bir iki mutfak eşyası.
Çık çık diye ölen bir süpürge.
Ve çim biçme makinesiçünkü bahçe hesabıma hiç acımıyor, o ayrı.
Yani bu makineye duygusal falan bağlanmadım.
Daha iyisine param yoktu, o yüzden bende kaldı.
Ama zaman bir sihir yaptı, her zamanki gibi garip bir şekilde.
Eski eşimin hayatı sonbaharda rüzgarda savrulan kuru yaprak gibi dağıldıhatalar, bahaneler, garip inançlar. Haberleri hep kırılır mı? tonuyla anlatan ortak arkadaşlardan aldım.
Büyük eşyalardan olmuş, gösterişli her şey gitmiş, o özendiği havalı imaj kalmamış.
Bense çim biçme makinesiyle devam ettim.
Ve yıllar aktı gitti.
On bir yıldır bakımını ben yapıyorum.
On bir yıldır tek başına nasıl başa çıkılır öğreniyorum.
On bir yıldır tamir eden, çözüm bulan, idare eden hep ben oldum.
Ama işin kötüsü şu: Benim bir saklama alanım yok.
Ne kulübe. Ne kaloriferli garaj. Ne de ekipman için doğru düzgün bir yer.
Yani bizim makine bütün sene dışarıda durur, kışın ayazı üstünde dans eder.
Burada, İstanbulun kışı başka soğuktur.
Ne plastiğe acır ne metale, hepsine öyle bir işler ki, rüzgarı tehdit, karı yük yapar.
Her yıl kötüye hazırlıklı olurum.
Her bahar, eski bir dosta yaklaşır gibi, Beni hatırlar mı? diye endişeyle yanına yürürüm.
Bir güzel tozunu silerim, aralara girmiş kuru yapraklarla cebelleşirim, benzine hemşire gibi nabız yoklar gibi bakarım.
Sonra o pofuduk plastik pompa tuşuna üç beş kez basarımmotora yakıt pompalayan küçük kauçuk kalp.
Ufak bir ses.
Küçük bir vaat.
Sonrası, klasik tören.
Ayaklarımı yere sağlam dikerim37 numara, tam usta ayakkabısı değil ama idare ediyorum.
Kolla sıkı sıkı tutarım.
İpi çekiyorum.
Hiçbir şey yok.
Bir daha.
Yine tık yok.
Üçüncüde, evrenle pazarlık yapan eski Anadolu köylüsü gibi yere bakıp dua ederim:
Allahım nolur, bu yıl değil, bu sefer değil.
Çünkü çalışmazsa, olay sıkıntıdan öteye geçer.
Yeni masraf.
Yeni dert.
Hayatın habersiz iyice zorlaştığını hatırlatan yeni bir sinyal.
Ama sonrasanki şüphelendiğim için alınıyormuş gibi
fişek gibi çalışır.
Ne kibar.
Ne nazik.
Öyle bir gürültüyle çalışır ki, diyor ki:
Hâlâ buradayım. Hadi başla!
Her bahar, istisnasız.
Yağmura, kara, doluya, çamura, kavurucu sıcağa, gökyüzünün türlü jestine rağmen hep uyanır, işini yapar.
Ve her defasında göğsümde o saçma, buruk, sevimli minnettarlık birikir.
Sırf çim biçme makinesine değil.
Kanıt çünkü.
Eski ve kusurlu bir şeyin de hayata tutunabileceğinin kanıtı.
Direncin süslü bir şey olmak zorunda olmadığının kanıtı.
Yaşamanın ışıltı değil, inat gerektirdiğinin kanıtı.
Herkes sessiz zaferlerden bahsetmez.
Hep büyük parladım hikâyeleri överler.
Yeni araba, yeni daire, yeni hayat anları.
Ama bazen asıl zafer daha küçük olur:
Bir türlü ölmeyen makine.
Hayatını yine de rayına sokan bir kadın.
Birininyani benimotları kesmeye devam etmesi.
Artık 50 yaşındayım.
Belim eskiye göre daha çok homurdanıyor.
Sabrım daha kısa.
Bütçem hâlâ ip cambazı gibi.
Ama makine çalıştığında, aptal bir gülümsemeyle orada duruyorum, ellerim kulpta, saçım kesin feci, uğultusunu dinlerken makine sanki bana tezahürat yapıyor gibi hissediyorum.
Makine benim hikâyemi bilmez.
Ama hep içindeydi.
Yani evet, ben çim biçme makinemi seviyorum.
Çünkü pahalı olduğu için değil.
Sadık olduğu için.
Bu kadar şeyin dağıldığı bir dünyada, sadık bence çok büyük bir mucize. Belki de en çok buna ihtiyacımız var: Vazgeçmeyecek birkaç şey. Gürültüsüyle, çürük boyasıyla, yıpranmış ipiyle bana inadın, dayanmanın, kendi başına yol almanın tuhaf güzelliğini her baharda yeniden hatırlatan bir makine, işte. Yılın ilk biçilen çimlerinin kokusu havaya karışırken, başımı kaldırıp bahçeye bakıyorum; hâlâ buradayım, hâlâ çalışıyorummakinem gibi, inatçı kalbimle. Sonra içimden geçen şu cümleyle gülümsüyorum: Kim ne derse desin, en süslü şeyler bile sonunda bozulur ama insan bazen inadıyla, sıradanlığıyla ve zamanla dost olmuş eski bir makineyle hep ayakta kalabilir. Ve o an, bütün ihtişamın ne kadar sessiz olabileceğini anlıyorum.
Herkeste gösterişli şeyler var. Konuşan akıllı buzdolapları. Yanlış nefes alsan öten arabalar. İlk evimin kaporasından pahalıya satılan bahçe aletleri. Bende mi? Bende eski bir çim biçme makinesi var; boyası dökülmüş, çekiş ipi huysuz, keçi inadı kadar kararlı. Hayatıma çoğu hayatta kalma aracı gibi girdi—tesadüf ve ihtiyaçla. Yıllar önce eski eşim, semt pazarından üç kuruşa almıştı onu. O zamanlar hayatımız hâlâ “biz”di, hâlâ sonsuzluğa inanır, faturaları vaktinde öderdik. Boşanma olunca, paylaşabildiğimizi böldük. O koca koca şeylerle gitti—fotoğraflarda havalı görünen tarzdan eşyalarla. Bense hayatı döndürenlerle kaldım. Bir kaç mutfak temel eşyası. Ölmek üzere olan bir elektrik süpürgesi. Ve çim biçme makinesi—çünkü çimenler, banka hesabımın inceliğine aldırmıyordu. Ona duyduğum bir duygusallık değildi; yenisini almaya gücüm yetmediği için bendeydi. Sonra zamanın tuhaf büyüsü devreye girdi. Eski eşimin hayatı, rüzgarda savrulan kuru yapraklar gibi çözüldü—kötü seçimler, daha yüksek bahaneler, tuhaf inançlar. Dedikoduları hep bir şeyi düşürmemeye çalışan ses tonuyla duydum. O gösterişli şeyleri kaybetti. Havalı görünen, elinde güç izlenimi veren her şeyi. Ben mi? Çim biçme makinesini tuttum. Yıllar geçti. On bir yıl boyunca ben onunla ilgilendim. On bir yıl boyunca her şeyi kendi başıma halletmeyi öğrendim. On bir yıl boyunca tamir etmeyi, çözmeyi, halletmeyi, “oluruna” bırakmamayı bildim. Ama bakın, benim kapalı depom yok. Ne sıcak bir bahçe kulübesi, Ne garaj… Hiçbir ekipman için “doğru” bir yer yok. O yüzden o, bütün yıl dışarıda durdu, kış ona istediğini yaptı. Türk kışı yaman olur; plastik çatlatan, metal ağrıtan o soğuk. Her yıl en kötüsünü bekledim. Her bahar, artık beni tanır mı diye bir dostu yoklar gibi yanına gittim. Üstündeki toprağı, yaprakları temizledim, yakıtını nabız kontrolü gibi yokladım. Sonra o tattığım eski ritüel: Yumuşacık pembe yakıt düğmesine iki kere bastım—motorun kalbi gibi. Minicik bir ses, minik bir umut… Ayaklarımı yere sağlam bastım—37 numaradan hallice, tamirci botu değil ama idare eder. Kolu tuttum, ipi çektim. Hiçbir şey. Bir daha çektim, yine yok. Üçüncüde, dramatik bir fısıltıyla evrene seslendim: Ne olur… Bu yıl değil. Bugün hiç değil. Çünkü çalışmazsa, sadece sıkıntı değil. Yeni bir masraf, Yeni bir dert, Hayatın bir anda daha da zorlaşabileceğinin yeni hatırlatıcısı. Ve sonra—sanki şüphe ettiğim için alınmış gibi— gürleyerek çalıştı. Ne kibarca, ne usulca; Yüksek sesle, gürültülü… “Buradayım, haydi başla,” der gibi. Her bahar. On bir bahar. Yağmura, kara, çamura, fırtınaya rağmen, Her defasında işinin başında. Ve her seferinde, saçma bir şefkat doluyor içime. Çünkü o bir çim biçme makinesi olduğu için değil— Bir kanıt olduğu için. Yaş almanın, kusurlu olmanın, yine de işe yarar kalabilmenin kanıtı. Dirençli olmanın bazen hiç de havalı olmadığının ispatı. Ayakta kalmanın ışıltı değil, inat istediğini gösteren gerçek. Kimse sessiz zaferlerden bahsetmiyor neredeyse. Büyük değişimleri kutluyorlar, Yeni araba, yeni ev, yeni hayat… Halbuki bazen asıl zafer daha küçük: Ölmeye niyeti olmayan bir makine. Hayatını döndürmekten vazgeçmeyen bir kadın. Çimi biçildiği için yaşanan bir bahar. Şimdi elli yaşındayım. Belim eskisinden çok sızlıyor, Sabırsızlığım arttı, Bütçem hâlâ dengede durmak için cambazlık ister. Ama o makine her çalıştığında, ben de bir aptal gibi, ellerim kulpta, saçım başım dağılmış, gülerek dinliyorum onu. O, hikâyemi bilmez, Ama hikâyemin bir parçası oldu. Evet, çim biçme makinemi seviyorum. Gösterişli olduğu için değil— Sadık olduğu için. Ve bu kadar şeyin kolayca dağıldığı bir dünyada, sadakat tam anlamıyla bir mucize. 💚




