“– Kendi hayatımı yaşamak ve rahat rahat uyumak istiyorum, – diyerek evi terk etti kocam Tam üç ay sürdü bu çılgınlık. Üç ay boyunca uykusuz geceler, Maxim’in ağlamalarıyla komşuların duvarlara vurduğu anlar. Üç ay boyunca Marina, kırmızı gözlerle, titreyen ellerle evin içinde zombi gibi dolaştı. İgor ise evde dolaşıyor, suratı asık, adeta bir fırtına öncesi bulut gibi… – Düşünebiliyor musun, işte kendimi evsiz gibi hissediyorum! – dedi bir gün aynada kendine bakarken. – Gözaltlarım sarkmış, neredeyse dizime kadar… Marina sustu. Oğlunu besledi, salladı, tekrar besledi. Kısır döngü. Yanındaysa eşi İgor, destek olmak yerine sadece şikayet ediyor. – Annen belki bir süre bakar mı, ne dersin? – dedi bir akşam, duş sonrası gerinerek. Tertemiz, dinlenmiş. – Ben de aslında bir hafta arkadaşın yazlığına gidesim var… Marina biberonla donakaldı. – Dinlenmem lazım, Marin. Cidden. – Spor çantasını doldurmaya başladı İgor. – Uzun zamandır düzgün uyuyamıyorum. Peki Marina uyuyabiliyor mu? Gözleri kapanıyor ama ne zaman uzansa Maxim ağlamaya başlıyor. Üstelik bu gece dördüncü kez. – Benim de zor, – diye fısıldadı Marina. – Zor olduğunu biliyorum, – diye omuz silkti kocası, çantasına en sevdiği gömleği de tıkıştırarak. – Ama benim işim ciddi, sorumluluk var. Böyle suratla müşterilerin karşısına çıkılır mı? Sonra garip bir şey oldu. Marina kendilerini uzaktan gördü; yıpranmış bornozuyla, dağınık saçları, kucağında ağlayan çocuk. Eşi ise, valizini toplayıp kaçmaya hazır. – Kendi hayatımı yaşamak ve uyumak istiyorum, – deyiverdi İgor, Marina’ya bile bakmadan. Kapı çarpıldı. Marina, ağlayan oğlunun yanında, evin ortasında yıkılıp kaldı. Bir hafta geçti. Sonra bir hafta daha. İgor üç kez aradı – hallerini sordu, sesi uzaktı, sanki bir tanıdığıyla konuşuyordu. – Hafta sonu geleceğim. Gelmedi. – Yarın kesin gelirim. Yine gelmedi. Marina, oğlunu salladı, bez değiştirdi, mama hazırladı. Uykusu, sadece yarım saatlik aralar. – Her şey iyi mi? – diye sordu arkadaşı. – Harika, – diye yalan söyledi. Neden yalan? Utanıyor. Kocası bırakıp gitti. Bebekle tek başına. Daha ne kötü olabilir ki? Asıl olay markette başladı – İgor’un iş arkadaşını gördü. – Seninki nerede? – dedi Lena. – Çok çalışıyor. – Anlaşılan erkekler hep aynı, çocuğu olunca işte kayboluyorlar. – Lena yanaştı: – İgor’un sık sık iş seyahati mi oluyor? – Hangi seyahat? – Geçenlerde Piter’e gitti! Seminere. Fotoğraflarını gösterdi. Piter’e mi? Ne zaman? Geçen hafta, üç gün aramamıştı İgor, işim vardı demişti. Yalan. Piter’de tatildeymiş. İgor cumartesi günü geldi. Çiçeklerle. – Kusura bakma, iş çoktu. – Piter’e gittin mi? Buketiyle donakaldı. – Kim dedi? – Kimin dediği önemsiz, niye yalan söylüyorsun? – Yalan değil. Sen üzülürsün diye söylemedim, tek başıma gittim diye… Tek başına mı? Bebekle asla gidemezdi ki! – İgor, bana yardım lazım. Anlıyor musun? Haftalardır uyumuyorum. – Bakıcı tutalım. – Neyle? Para vermiyorsun ki. – Vermiyorum mu? Kira, faturalar? – Peki ya mama, bez, ilaçlar? Sustu. Sonra: – Belki sen işe başlarsın? En azından yarım gün? Evde oturuyorsun. Bakıcı tutarız. Evde oturmak! Sanki dinlenmek… Marina oğlunu aldı, İgor’a baktı ve anladı: Bu adam onu sevmiyor. Hiç sevmemiş. – Git. – Nereye? – Çık hayatımdan. Ne zamana kadar? Aileni mi istiyorsun, özgürlüğünü mü? İgor anahtarları aldı, gitti, iki gün sonra mesaj attı: “Düşünüyorum.” Marina ise o günlerde hiç uyumadan düşündü. Hayatında ilk kez, kendi düşünceleriyle baş başa kaldı. Annesi aradı: – Marinacım, nasılsın? İgor evde yok mu? – İş seyahatinde. Yine yalan. – Geliyim mi yanına? Yardım ederim? – Başarım ben. Ama yetmedi, annesi kapıya dayandı. – Buralar nasıl? – etrafta gezindi. – Aman Allah’ım, Marina şu haline bak! Marina aynaya baktı. Evet, berbat görünüyordu. – İgor nerede? – Çalışıyor. – Akşam sekizde mi? Marina sustu. – Ne oluyor? Ve o anda Marina gerçek gözyaşı döktü. Yüksek sesle, küçük bir çocuk gibi. – Gitti. Kendi hayatını yaşamak istiyormuş. Anne sustu. Sonra, – Allah’ın belası! Rezil adam. Marina şaşırdı. Annesi hiç küfretmezdi. – Hep İgor’un zayıf olduğunu düşündüm ama böylesini beklemezdim. – Anne, belki ben hatalıyım, anlamalıydım? – Marina, sana da zor değil mi? Bu sade soruyla Marina fark etti; hep İgor’u düşünmüştü. Onun yorgunluğunu, rahatını. Ama kendini hiç hesaba katmamıştı. – Ne yapayım? – Hayatını yaşa. Onsuz. Böyle olacağına tek başına daha iyisin. İgor cumartesi döndü. Güneş yanığı, belli ki “düşünüyor” yazlıkta. – Konuşalım mı? – Evet. Masaya oturdular: – Dinle beni Marin, senin de zor olduğunu biliyorum. Benim de kolay değil. Anlaşalım, para veririm, uğrarım. Şimdi ayrı yaşayayım. – Ne kadar? – Ne? – Para. Ne kadar? – On bin lira falan… On bin lira. Çocuğa, yemeğe, ilaca. – İgor, defol git. – Ne?! – Ne duyduysan. Bir daha gelme. – Marina, sana mantıklı bir şey teklif ediyorum! – Mantık mı? Özgürlük mü istiyorsun? Benim özgürlüğüm ne olacak? Ve İgor öyle bir cümle kurdu ki her şey netleşti: – Senin özgürlüğün ne olacak? Sen annesin! Marina ona baktı: İşte gerçek İgor. Bencil, çocuk ruhlu. Annelik onun gözünde bir mahkûmiyet. – Yarın nafaka başvurusu yapacağım. Maaşının çeyreği. Yasal olarak. – Bunu yapamazsın! – Yaparım. Kapı çarpıldı. O anda Marina ilk kez derin bir nefes aldı. Maxim ağladı. Ama artık biliyordu; baş edecek. Bir yıl geçti. İgor iki kez geri dönmeye çalıştı. – Marin, tekrar deneyelim mi? – Artık çok geç. İgor, Marina’ya “cadı” dedi, kimse inanmadı. Marina bakıcı buldu, hemşire olarak işe girdi. Orada doktor Ahmet’le tanıştı. – Çocuğun var mı? – Bir oğlum var. – Babası nerede? – Kendi hayatını yaşıyor. Tanıştırdı. Ahmet Maxim’e oyuncak araba getirdi. Beraber oynadılar, güldüler. Sonra sık sık birlikte parka gittiler. İgor duydu, aradı: – Çocuk bir yaşında, sen erkeklerle mi geziyorsun? – Peki sen ne bekliyordun? Seni mi bekleyecektim? – Ama sen annesin! – Evet, anneyim. Sonra? Bir daha aramadı. Ahmet bambaşka biri çıktı. Maxim hastalanınca hemen geldi. Marina çok yorulduğunda yazlığına götürdü. Şimdi Maxim iki yaşında. Ahmet’e “dayı” diyor. İgor’u tanımıyor. İgor evlendi. Nafakasını ödüyor. Marina artık kin tutmuyor. Bir zamanlar kocası “kendi hayatını yaşamak istiyorum” demişti. Artık Marina da kendi hayatını yaşıyor. Ve bu, harika bir duygu.

Biraz kendim için yaşamak ve doya doya uyumak istiyorum, dedi eşi kapıdan çıkarken.

Üç ay İşte bu delilik tam üç ay sürdü. Üç ay uykusuz geceler, Alper ağlayınca yan dairedeki komşular duvarlara vurup duruyordu. Üç ay boyunca Elif gözleri kıpkırmızı, elleri titrek, bir zombi gibi dolaşıyordu evin içinde.

Ve Okan Okan eve bulut gibi asık suratla gezinip duruyordu.

Şu halimle işte dilenci gibi görünüyorum biliyor musun? dedi bir gün aynaya bakarken. Gözümün altında torbalar yorgan gibi.

Elif yine sustu. Alperi besledi, salladı, tekrar besledi. Bitmeyen bir döngü. Okan ise, eşi olmak yerine, sadece şikayet edip yakınmaktan başka bir şey yapmıyordu.

Bak, belki annen iki saatliğine gelebilir? dedi bir akşam, duştan yeni çıkmış taze ve dinlenmiş sesiyle. Şöyle düşündüm, bir hafta Filizin Bodrumdaki yazlığına gideyim mi?

Elif biberonla donup kaldı.

Dinlenmeye ihtiyacım var, Elif. Cidden söylüyorum, dedi Okan, spor çantasını doldurmaya başladı. Uzun süredir düzgün uyuyamadım.

Elif mi uyuyordu sanki? Gözleri kendiliğinden kapanıyordu, ama yatağa uzanır uzanmaz Alper ağlamaya başlıyordu. O gece dördüncü defa.

Bana da zor, diye fısıldadı Elif.

Zor tabi, biliyorum, diye savuşturdu Okan, çantasına sevdiği gömleği sokuştururken. Ama benim işim sorumluluk ister. Böyle suratla müşteri karşısına çıkamam.

O an, tuhaf bir şey oldu. Elif, kendilerini dışarıdan görmeye başladı birden: O, yağlı sabahlığıyla, dağınık saçlarıyla ve ağlayan bebekle. Okan ise, valizini toplayıp onlardan kaçan adam.

Biraz kendim için yaşamak, uyumak istiyorum, dedi Okan, Elifin yüzüne bile bakmadan.

Kapı sertçe kapandı.

Elif, ağlayan bebeğiyle evin ortasında kala kaldı. İçinde bir şeylerin yerle bir olduğunu hissediyordu.

Bir hafta geçti. Sonra bir hafta daha.

Okan üç kere aradı Nasıl gidiyor? diye sordu. Sesi yabancıydı, sanki eski bir tanıdıkla konuşuyor gibiydi.

Hafta sonu geleceğim.

Gelmedi.

Yarın kesin gelirim.

Yine gelmedi.

Elif çılgınca ağlayan Alperi salladı, bez değiştirdi, mama hazırladı; her beslemeden arta kalan yarım saatlerde uyuyabiliyordu.

Her şey yolunda mı? diye sordu arkadaşı Cansu.

Harika, dedi Elif yalan söyleyerek.

Neden yalan söylüyordu? Utanıyordu. Utanıyordu çünkü eşi bırakıp gitmişti. Bir başına bebekle kalmıştı.

Sanki daha kötüsü olamazdı! Ama gariplikler asıl markette başladı Okanın iş arkadaşı Sedayle karşılaştı.

Eşin nerde? diye sordu Seda.

Çok çalışıyor.

Anladım. Erkekler hep aynı, çocuk olunca işe sığınıp kaçıyorlar. Seda eğildi: Okanın sürekli iş seyahati oluyor muydu?

Hangi seyahat?

Geçen hafta İstanbula gitmişti ya! Seminerdeydi, fotoğrafları gösterdi.

İstanbul? Ne zaman?!

Elif hatırladı, geçen hafta Okan üç gün aramamıştı. Yoğundum, demişti.

Meğer yoğundan değilmiş. İstanbulda eğleniyormuş.

Okan cumartesi döndü. Elinde çiçeklerle.

Kusura bakma, işim çoktu. O yüzden gelmedim.

İstanbula gittin mi?

Okan elindeki çiçekle dondu.

Kim söyledi?

Kimin söylediği önemli değil, neden yalan söylüyorsun önemli.

Yalan yok. Sadece sen üzülürsün diye söylemedim, yalnız gittim ya.

Yalnız?! O, bebekle birlikte zaten hiçbir yere gidecek durumda değildi!

Okan, yardım istiyorum. Hiç uyumadım haftalardır.

Dadı tutalım.

Nasıl tutacağız? Elime para verdiğin yok ki.

Nasıl vermiyorum? Evin kirasını, faturaları ben ödüyorum.

Peki ya mama? Bez? İlaç?

Sessiz kaldı. Sonra:

Belki işe başlarsın? Yarı zamanlı. Evde boş oturmaktan iyidir. Dadı da tutarız.

Evde oturmak Sanki tatil yapıyor gibi!

O an Elif Alperi kucağına aldı, Okana baktı ve anladı: Bu adam onu hiç sevmemişti.

Gerçekten.

Hiçbir zaman.

Git.

Nereye?

Dışarı. Ailen mi, yazlık mı, nereye istersen. Ama geri gelme, aile mi özgürlük mü daha önemli olduğuna karar vermeden.

Okan anahtarlarını aldı ve çıktı. İki gün sonra bir mesaj attı: Düşünüyorum.

Bu arada Elif bir an olsun uyuyamadı. Ama çok düşündü.

Hayal edin, aylar sonra ilk kez yalnız kalmışsınız düşüncelerinizle.

Annesi aradı:

Elif, nasılsın? Okan evde mi?

İş seyahatinde.

Yine yalan söyledi.

Geleyim mi biraz? Yardım ederim.

Ben hallederim.

Ama annesi dayanamadı, geldi.

Ne halde yaşıyorsunuz? etrafa baktı. Allah Allah, Elif kendine bak!

Elif aynaya baktı. Evet, durum vahim.

Okan nerde?

İşte.

Akşam saat sekizde?

Elif sustu.

Ne oluyor?

Ve Elif ağlamaya başladı. Ama öyle bir ağladı ki, çocuk gibi: sesli, hıçkırarak.

Gitti. Biraz kendim için yaşamak istiyorum, dedi.

Annesi sustu. Sonra:

Ne ahlaksız adam! Tam bir zavallı!

Elif şaşırdı. Annesi hiç böyle konuşmazdı.

Hep düşünürdüm, Okan zayıf biri ama bu kadarını beklemezdim.

Anne, belki ben suçluyum? Belki anlamalıydım?

Elif, zor mu senin için?

Sadece bu soruyla Elif anladı: Hep Okanı, onun yorgunluğunu, rahatını düşünmüş. Kendini hiç.

Ne yapacağım?

Yaşayacaksın. Onsuz. Bazen yalnız daha huzurlu olur insan.

Okan cumartesi geri geldi. Tatile çıkmış gibi bronzlaşmıştı. Demek düşünüyordu.

Konuşalım mı?

Konuşalım.

Masaya oturdular.

Elif, seni anlıyorum, zor. Ama bana da kolay değil. Anlaşalım mı? Ben para göndereceğim, ara sıra geleceğim. Şimdilik ayrı yaşayacağım.

Ne kadar?

Ne?

Para. Ne kadar vereceksin?

On bin lira.

On bin lira. Bir çocuk, mama, ilaç, yiyecek

Okan, defol!

Ne?!

Duydun. Sakın bir daha gelme.

Elif, ciddi teklif ediyorum!

Teklif mi? Sen özgürlük istiyorsun. Peki benim özgürlüğüm?

O an Okan bir şey dedi, her şeyi açıkladı:

Ne özgürlüğü ya? Sen annesin!

Elif ona baktı: İşte gerçek Okan. Çocuk ruhlu, bencil anneliği hapis sanıyor.

Yarın nafaka için dava açacağım. Kanuna göre maaşının çeyreğini.

Cesaretin yetmez!

Yeter.

Okan çıktı, kapıyı sertçe kapattı. Ve Elif ilk kez fark etti: Nefes almak kolaylaştı.

Alper ağladı. Ama Elif artık biliyordu: Başarabilecek.

Bir yıl geçti.

Okan iki kez tekrar dönmeye çalıştı.

Elif, bir daha dener miyiz?

Geç kaldın.

Okan Elifin cadı olduğunu söyledi. Hiç inandırıcı değildi.

Elif dadı buldu, hemşire olarak işe başladı.

İşte Dr. Serhat ile tanıştı.

Çocuğun var mı?

Oğlum Alper.

Babası?

Kendini yaşamakla meşgul.

Tanıştırdı. Serhat Alpere oyuncak araba getirdi. Birlikte oynadılar, güldüler.

Sonra hep birlikte parkta gezdiler.

Okan duydu. Aradı:

Çocuk bir yaşında, sen başkasıyla!

E, ne bekliyordun? Ömrümü sana mı adayacaktım?

Ama sen annesin!

Evet, anneyim. Başka?

Okan bir daha aramadı.

Serhat farklıydı. Alper hastalanınca hemen geldi. Elif çok yorulunca, yazlığına götürdü.

Şimdi Alper iki yaşında. Serhata dayı diyor. Okanı hiç hatırlamıyor.

Okan evlendi. Nafaka ödüyor.

Elif artık kızgın değil.

Şimdi, o da kendisi için yaşıyor. Ve bu çok güzel.

Rate article
Lifequest
“– Kendi hayatımı yaşamak ve rahat rahat uyumak istiyorum, – diyerek evi terk etti kocam Tam üç ay sürdü bu çılgınlık. Üç ay boyunca uykusuz geceler, Maxim’in ağlamalarıyla komşuların duvarlara vurduğu anlar. Üç ay boyunca Marina, kırmızı gözlerle, titreyen ellerle evin içinde zombi gibi dolaştı. İgor ise evde dolaşıyor, suratı asık, adeta bir fırtına öncesi bulut gibi… – Düşünebiliyor musun, işte kendimi evsiz gibi hissediyorum! – dedi bir gün aynada kendine bakarken. – Gözaltlarım sarkmış, neredeyse dizime kadar… Marina sustu. Oğlunu besledi, salladı, tekrar besledi. Kısır döngü. Yanındaysa eşi İgor, destek olmak yerine sadece şikayet ediyor. – Annen belki bir süre bakar mı, ne dersin? – dedi bir akşam, duş sonrası gerinerek. Tertemiz, dinlenmiş. – Ben de aslında bir hafta arkadaşın yazlığına gidesim var… Marina biberonla donakaldı. – Dinlenmem lazım, Marin. Cidden. – Spor çantasını doldurmaya başladı İgor. – Uzun zamandır düzgün uyuyamıyorum. Peki Marina uyuyabiliyor mu? Gözleri kapanıyor ama ne zaman uzansa Maxim ağlamaya başlıyor. Üstelik bu gece dördüncü kez. – Benim de zor, – diye fısıldadı Marina. – Zor olduğunu biliyorum, – diye omuz silkti kocası, çantasına en sevdiği gömleği de tıkıştırarak. – Ama benim işim ciddi, sorumluluk var. Böyle suratla müşterilerin karşısına çıkılır mı? Sonra garip bir şey oldu. Marina kendilerini uzaktan gördü; yıpranmış bornozuyla, dağınık saçları, kucağında ağlayan çocuk. Eşi ise, valizini toplayıp kaçmaya hazır. – Kendi hayatımı yaşamak ve uyumak istiyorum, – deyiverdi İgor, Marina’ya bile bakmadan. Kapı çarpıldı. Marina, ağlayan oğlunun yanında, evin ortasında yıkılıp kaldı. Bir hafta geçti. Sonra bir hafta daha. İgor üç kez aradı – hallerini sordu, sesi uzaktı, sanki bir tanıdığıyla konuşuyordu. – Hafta sonu geleceğim. Gelmedi. – Yarın kesin gelirim. Yine gelmedi. Marina, oğlunu salladı, bez değiştirdi, mama hazırladı. Uykusu, sadece yarım saatlik aralar. – Her şey iyi mi? – diye sordu arkadaşı. – Harika, – diye yalan söyledi. Neden yalan? Utanıyor. Kocası bırakıp gitti. Bebekle tek başına. Daha ne kötü olabilir ki? Asıl olay markette başladı – İgor’un iş arkadaşını gördü. – Seninki nerede? – dedi Lena. – Çok çalışıyor. – Anlaşılan erkekler hep aynı, çocuğu olunca işte kayboluyorlar. – Lena yanaştı: – İgor’un sık sık iş seyahati mi oluyor? – Hangi seyahat? – Geçenlerde Piter’e gitti! Seminere. Fotoğraflarını gösterdi. Piter’e mi? Ne zaman? Geçen hafta, üç gün aramamıştı İgor, işim vardı demişti. Yalan. Piter’de tatildeymiş. İgor cumartesi günü geldi. Çiçeklerle. – Kusura bakma, iş çoktu. – Piter’e gittin mi? Buketiyle donakaldı. – Kim dedi? – Kimin dediği önemsiz, niye yalan söylüyorsun? – Yalan değil. Sen üzülürsün diye söylemedim, tek başıma gittim diye… Tek başına mı? Bebekle asla gidemezdi ki! – İgor, bana yardım lazım. Anlıyor musun? Haftalardır uyumuyorum. – Bakıcı tutalım. – Neyle? Para vermiyorsun ki. – Vermiyorum mu? Kira, faturalar? – Peki ya mama, bez, ilaçlar? Sustu. Sonra: – Belki sen işe başlarsın? En azından yarım gün? Evde oturuyorsun. Bakıcı tutarız. Evde oturmak! Sanki dinlenmek… Marina oğlunu aldı, İgor’a baktı ve anladı: Bu adam onu sevmiyor. Hiç sevmemiş. – Git. – Nereye? – Çık hayatımdan. Ne zamana kadar? Aileni mi istiyorsun, özgürlüğünü mü? İgor anahtarları aldı, gitti, iki gün sonra mesaj attı: “Düşünüyorum.” Marina ise o günlerde hiç uyumadan düşündü. Hayatında ilk kez, kendi düşünceleriyle baş başa kaldı. Annesi aradı: – Marinacım, nasılsın? İgor evde yok mu? – İş seyahatinde. Yine yalan. – Geliyim mi yanına? Yardım ederim? – Başarım ben. Ama yetmedi, annesi kapıya dayandı. – Buralar nasıl? – etrafta gezindi. – Aman Allah’ım, Marina şu haline bak! Marina aynaya baktı. Evet, berbat görünüyordu. – İgor nerede? – Çalışıyor. – Akşam sekizde mi? Marina sustu. – Ne oluyor? Ve o anda Marina gerçek gözyaşı döktü. Yüksek sesle, küçük bir çocuk gibi. – Gitti. Kendi hayatını yaşamak istiyormuş. Anne sustu. Sonra, – Allah’ın belası! Rezil adam. Marina şaşırdı. Annesi hiç küfretmezdi. – Hep İgor’un zayıf olduğunu düşündüm ama böylesini beklemezdim. – Anne, belki ben hatalıyım, anlamalıydım? – Marina, sana da zor değil mi? Bu sade soruyla Marina fark etti; hep İgor’u düşünmüştü. Onun yorgunluğunu, rahatını. Ama kendini hiç hesaba katmamıştı. – Ne yapayım? – Hayatını yaşa. Onsuz. Böyle olacağına tek başına daha iyisin. İgor cumartesi döndü. Güneş yanığı, belli ki “düşünüyor” yazlıkta. – Konuşalım mı? – Evet. Masaya oturdular: – Dinle beni Marin, senin de zor olduğunu biliyorum. Benim de kolay değil. Anlaşalım, para veririm, uğrarım. Şimdi ayrı yaşayayım. – Ne kadar? – Ne? – Para. Ne kadar? – On bin lira falan… On bin lira. Çocuğa, yemeğe, ilaca. – İgor, defol git. – Ne?! – Ne duyduysan. Bir daha gelme. – Marina, sana mantıklı bir şey teklif ediyorum! – Mantık mı? Özgürlük mü istiyorsun? Benim özgürlüğüm ne olacak? Ve İgor öyle bir cümle kurdu ki her şey netleşti: – Senin özgürlüğün ne olacak? Sen annesin! Marina ona baktı: İşte gerçek İgor. Bencil, çocuk ruhlu. Annelik onun gözünde bir mahkûmiyet. – Yarın nafaka başvurusu yapacağım. Maaşının çeyreği. Yasal olarak. – Bunu yapamazsın! – Yaparım. Kapı çarpıldı. O anda Marina ilk kez derin bir nefes aldı. Maxim ağladı. Ama artık biliyordu; baş edecek. Bir yıl geçti. İgor iki kez geri dönmeye çalıştı. – Marin, tekrar deneyelim mi? – Artık çok geç. İgor, Marina’ya “cadı” dedi, kimse inanmadı. Marina bakıcı buldu, hemşire olarak işe girdi. Orada doktor Ahmet’le tanıştı. – Çocuğun var mı? – Bir oğlum var. – Babası nerede? – Kendi hayatını yaşıyor. Tanıştırdı. Ahmet Maxim’e oyuncak araba getirdi. Beraber oynadılar, güldüler. Sonra sık sık birlikte parka gittiler. İgor duydu, aradı: – Çocuk bir yaşında, sen erkeklerle mi geziyorsun? – Peki sen ne bekliyordun? Seni mi bekleyecektim? – Ama sen annesin! – Evet, anneyim. Sonra? Bir daha aramadı. Ahmet bambaşka biri çıktı. Maxim hastalanınca hemen geldi. Marina çok yorulduğunda yazlığına götürdü. Şimdi Maxim iki yaşında. Ahmet’e “dayı” diyor. İgor’u tanımıyor. İgor evlendi. Nafakasını ödüyor. Marina artık kin tutmuyor. Bir zamanlar kocası “kendi hayatını yaşamak istiyorum” demişti. Artık Marina da kendi hayatını yaşıyor. Ve bu, harika bir duygu.