Bugün yaşadıklarımı, içimdeki dev fırtınayı, bir gün birinin okuyacağını bilmeden yazıyorum. Adım Kerem. On yaşındayım.
Hayatımda anne-baba yok. Kendimi bildim bileli yalnızım. Yaklaşık iki yaşımdayken, Galata Köprüsünün altındaki bankta yaşayan yaşlı bir adam, Mahmut Amca, beni bulmuş. O gün deli gibi yağan yağmurda, plastik bir leğenin içinde, Haliç kenarında sudan zorla çıkarılmıştım.
Kimseyle konuşamıyordum, yürümek bile zordu. Ağlamaktan ciğerim sökülmüş, sesim kısılmıştı. Kolumda, eski ve yıpranmış, kırmızı yünden örülmüş bir bileklik. Üzerinde bir parça nemli kağıt; zar zor okunuyor:
Ne olur, temiz kalpli biri bu çocuğa sahip çıksın. Adı Keremdir.
Mahmut Amcanın ne evi vardı, ne parası, ne ailesi. Yorgun ayakları ve hâlâ sevebilen bir kalbi vardı yalnızca.
Yine de beni kucakladı, bulabildiğiyle büyüttü: bayat ekmek, cam şişelerden dönen para, hayır çorbaları. Arada bana şöyle derdi:
Bir gün anneni bulursan, affet onu. Hiçbir anne, evladını terk etmeden önce acı çekmeden yapamaz bu işi.
Ben hayatı Eminönünün kalabalık pazarlarında, metro girişlerinde ve soğuk gecelerde köprü altında tanıdım. Annemi hiç hatırlamıyorum. Mahmut Amca yalnızca, bulduğunda kağıtta bir ruj izi, bilekliğe dolaşmış uzun bir siyah saç teli gördüğünü anlatmıştı. Anladım ki annem çok gençti belki de beni büyütecek kadar olgun değildi.
Günlerden bir gün, Mahmut Amca akciğer hastası oldu, GATAda, devlet hastanesinde yattı. Para olmayınca, ben öncekinden daha fazla dilendim.
O akşam, sokaktan geçenlerden saray gibi bir düğün yapılacağını duydum. Yılın en gösterişli düğünüymüş, Tarabyadaki bir yalıda.
Karnım aç, boğazım kupkuru. Şansımı denemeye karar verdim. Çekinerek kapının yanında bekledim.
Masalar tıklım tıklım yemek doluydu: kebaplar, içli köfteler, börekler, pastalar, buz gibi içecekler.
Bir mutfak çalışanı beni fark etti, acıdı ve elime sıcak bir tabak verdi.
Şurada hızlıca ye, küçük. Kimseye görünme.
Sessizce teşekkür ettim, yemeye başladım, çevreyi imrenerek izledim.
Klasik müzik. Şık smokinler. Pırıl pırıl elbiseler.
Baktım; anne böyle bir yerde mi yaşıyor yoksa benim gibi mi fakir?
Bir anda, düğün şefi mikrofonla anons yaptı:
Hanımlar ve beyler işte gelin!
Müzik değişti. Gözler, beyaz çiçeklerle süslenmiş merdivene dikildi.
Ve o göründü.
Bembeyaz bi gelinlik, huzur dolu bir gülümseme. Uzun, dalgalı, siyah saçlar.
Işıltılı. Büyüleyici.
Ama ben donup kaldım.
Güzelliği değildi beni çivileyen; sol bileğinde o bileklik vardı.
Aynı kırmızı yün, aynı renk, aynı zamandan kalma düğüm.
Gözlerimi ovuşturdum, birden ayağa kalkıp titreyerek yaklaştım.
Abla dedim boğuk sesle, bu bileklik sen sen annem misin?
Salon buz kesti.
Müzik çalmaya devam etti ama nefes alan olmadı.
Gelin durdu, bileğine baktı, ardından bana döndü.
Gözlerinde bir tanıdık bakış yakaladım.
Aynı.
Bacakları güçsüzleşti, diz çöktü önümde.
Adın ne? dedi, sesi titreyerek.
Kerem benim adım Kerem dedim ağlayarak.
Mikrofon, düğün şefinin elinden yere düştü.
Fısıltı koptu:
Oğlu muymuş?
Olabilir mi?
Aman Allahım
Damat, şık ve sakin bir adam, yaklaştı.
Ne oluyor burada? dedi alçak sesle.
Gelin gözyaşlarına boğuldu.
On sekiz yaşındaydım hamileydim tek başıma hiç kimsem yoktu. Tutamadım bırakmak zorunda kaldım. Ama asla unutmadım. Şu bilekliği hep sakladım, bir gün bulurum diye
Birden sıkıca sarıldı bana.
Affet beni, oğlum affet
Ben de ona sarıldım.
Mahmut Amca dedi ki seni asla suçlama. Kızmıyorum anne sadece görmek istedim seni.
Gelinliğin üstü gözyaşı ve toz içinde kaldı. Kimse aldırmadı.
Damat sessiz kaldı.
Ne yapacağı belirsizdi.
Düğün iptal mi olacaktı? Beni mi alacaklardı? Yoksa her şeyi unutmuş mu gibi davranacaklardı?
Sonra damat geliyor
Ve gelini kaldırmıyor.
Benim hizama çömeliyor.
Bizimle oturup yemek ister misin? diye fısıldıyor.
Başımı salladım.
Ben sadece annemi istiyorum.
Adam gülümsedi.
İkimizde sarıldı.
O halde ister misin, bundan sonra bir annen ve bir de baban olsun?
Gelin adama şaşkın, korkulu bakıyor.
Bana kızmadın mı? Geçmişimi sakladım senden
Ben senin geçmişinle evlenmedim, dedi adam. Seninle evlendim, seni sevdim. Çektiğin her şeye rağmen daha da çok sevdim seni.
O düğün artık gösterişli olmaktan çıktı.
Sosyetik olmaktan çıktı.
Kutsal oldu.
Misafirler gözyaşlarıyla alkışladı.
Sadece bir evlilik değil, bir kavuşmaydı kutladıkları.
Anneciğimin elini tuttum, sonra yeni babamın elini.
Artık zengin yoksul, engel, fark kalmamıştı.
Sadece bir çocuk kalbinde kocaman bir iç ses:
Mahmut Amca bak, annemi buldumO akşam, Galatanın köprüsüne yağan yağmur yerini yalıda gökyüzünü aydınlatan yıldızlara bırakmıştı. Hayatımda ilk kez, içimdeki fırtına dinmiş gibiydi. Bir tabağın başında, yanımda annem ve babam, sustuk. Ama o sessizlik, yeni bir hayatın sessizliği oldu.
Yüzüme bir sıcaklık yayıldı: onlar artık benim ailem. Gece boyunca, herkes bizimle dans etti, elimi sımsıkı tuttular, bir masa etrafında kahkaha attık. Gözlerimde mutluluğun ne demek olduğunu ilk kez gördüm.
Sabaha karşı, annem saçımı okşayarak kulağıma fısıldadı:
Kerem, bundan sonra dünyanın neresindeyiz, nerede olursak olalım artık yalnız değilsin.
Galata köprüsünden, Tarabyanın ışıklı yalılarına uzanan yolum tamamlandı.
Ve ben, hayatımda ilk kez, kendimi bir masalın sonuna değil, başlangıcına varmış gibi hissettim.




