On dokuz yıl boyunca Selin, anneanne ve annesiyle birlikte Anadolunun taşlı bir köyünde yaşıyordu. Uzun zamandır kalbini çocukluk aşkı Murata bağlamıştı; beş yaş büyük, köyün hemen yanındaki komşu evde oturan o delikanlıyı anımsadıkça gözleri pırıldardı. İçinde bir umut taşıyordu:
Keşke Murat bir gün köye gelsedi Ne yazık ki üç yıl önce anneannesi vefat etti, ben de onunla ilgilenirken ona yeterince vakit ayıramadım.
Dokuzuncu sınıftan sonra Selin, ilçe merkezindeki sağlık meslek yüksekokuluna kaydoldu, mezun olduktan sonra da köydeki sağlık ocağında pratisyen yardımcı olarak çalışmaya başladı. Kendine sık sık şu soruyu sorardı:
Kadın mutluluğu nedir? Gerçekten var mı? Üç birimiz sadece kadınlardan oluşan bir evde yaşıyoruz; annemin mutluluğu ne, acaba o da bilmez mi? Babamı hiç görmedim; annem hamile kaldığını öğrendiğinde babam aniden ortadan kaybolmuştu. Ya da anneannem Ayşe, iki çocuğunu tek başına büyütmüş, genç yaşta dul kalmıştı.
Selin köylülerini tedavi ederken hâlâ gençti; iğne batırır, tansiyon ölçer, hastalarına nazik ve şefkatli davranırdı. Köydeki herkes ona kendi evlat gibi davranır, çünkü o köyün bir parçasıydı. Çocukluğundan beri doktor olma hayali kurmuş, kedilere, köpeklere, komşuların dizlerine merhem sürmüş, küçük yaralarını kendi elleriyle de tedavi edebilirmiş.
Bir akşam sağlık ocağından çıkarken aklına yine Murat geldi.
Neden hep onun üzerine takılıyorum? Belki evlenmiştir, belki çok çocuğu vardır, belki de ondan bunca yıldır habersizdir, ben ona on beş yaşımdan beri aşığım diye kendini azarladı.
En son Murat, anneannesinin cenazesine gelmişti, ama ikisi pek konuşamamıştı. Murat annesiyle birlikte gelmiş, annesi de zayıf görünerek oğlunun koluna yaslanmıştı.
Kış hâkim olmuş, yeni yıl geçmiş, Şubat ayı çabuk yaklaşmıştı. Selinin annesi postacı, anneannesi ise evde kalıp lezzetli poğaçalar, mantı ve sarma yapardı.
Köy yolunu dönerken, uzun zamandır anneannesinin ona verdiği Muratın evinin anahtarına bir kez daha baktı. Şiddetli kar fırtınalarından sonra yol temizliğini kendisi yapar, Muratın gelmesini beklerdi ama
Selin, anne nerede? Sanırım eve dönmüş olmalı dedi anneannesi.
Gelmişti, ama komşusu Meryemi ziyaret etmeye gitti, biraz hastaymış. Kısa sürede gelecektir, çorbayı hazırlayayım diye sevgiyle yanıtladı anneannesi.
Selin gülerek:
Açtım hâlâ, kış hala inat ediyor, bahar ne zaman gelecek? Bahar gelince kışın soğuğu kaybolur, çiçekler açar dedi.
Küçük odasına çekildi, yatağa uzandı ve Muratı düşündü. Bir zamanlar Murat, dedesi Şefike çatı tamirinde yardım ederken, on yedi yaşındayken kaza yapmış, çatıdan neredeyse düşecekti. Dedesinin sıkıca tutması sayesinde ayakta kalmış, ama çiviyle yaralanmıştı. Selin, bahçeden gördükten sonra hemen evdeki pansumu ve yara bandını kaptı, komşu evin önüne koştu. Murat ayağını tutarken anneannesi şaşkınlıkla bağırıyordu:
Acıdın mı? Hemen tedavi edeceğim dedi Selin, Murat ise şaşkınlıkla bakıyordu.
Sen doktor gibisin! diye fısıldadı anneannesi.
Selin yarayı incelerken:
Derin değil, hemen sararım diyerek Murata nazikçe sordu:
Acıyor mu?
Mavi gözlerinde bir merhamet vardı; Selin gözyaşlarını tutamadı, Murat ise ona bakıp gülümsedi.
Hiç acıtmıyor, endişelenme dedi Murat, gözleri Selinin ışıldayan mavi bakışlarından vazgeçemedi.
Murat askerlik dönüşü annesini gördüğünde, solgunluğu ve kuru dudaklarıyla gözyaşlarını saklayamadı. Annesi, oğlunun geri dönmesinden ötürü sevinçten ağladı, artık hiçbir şeyden korkmuyordu.
Allaha şükür, evlat. Sen gittin, ben de huzurla ölebilirim dedi.
Murat da:
Anne, söz veriyorum, senin her işinde yanındayım diye yanıtladı.
Murat, annesine bakar, enjeksiyon yapar, ayakları ovardı; annesinin kalbi zayıftı. Bir iş bulmuş, annesini ayakta tutmayı hayal etmişti, ve bu hayalini gerçekleştirmeye başlamıştı. Zamanla annesi daha neşeli, ev işlerini yapar hâle geldi, köydeki evini sık sık özlerdi.
Oğlum, köyde yaşamak ne güzel olurdu. Dördüncü kattan inmemek, verandada oturup temiz havayı solumak, tavuk beslemek diye hayal kurdu.
Murat, kışın çalılık bir evde kalmanın mantıksız olduğunu bilerek de anneannesiyle söz verdi; bir hafta sonu köye gidip durumu gözlemleyecekti. Anneannesi bu sözü duyunca gözleri parladı, Murat da tereddüt etmeden hazırlıklarını tamamladı.
Köye otobüsten indiğinde, bir traktörle temizlenmiş yol evin önüne kadar uzanıyordu. Ev, önceki yıllarda her yıl ziyaret edilen, terkedilmesi istenmeyen bir evdi.
Kar içinde ayaklarımızı batırarak mı geliyoruz? diye düşündü, ama yol zaten kalın bir karpuz gibi temizlenmişti; bahçeye, verandaya kadar üç basamak bile temizlenmişti; verandada eski bir süpürge bile bulunuyordu.
Biri bu yolu temizliyor, yoksa evde kimse mi oturmuş? diye merak etti.
Pencereler hafif perdelerle örtülmüştü; perdeler anneannesi Ayşenin dikiş makinesiyle yaptığıydı. Ayşe pencereden dışarı bakmayı sever, perdeleri hiç kapatmazdı. Murat anahtarı cebinden çıkarıp kilidi çevirdiğinde, arkasından neşeli bir genç kızın sesi yükseldi:
Selin! Çok uzun zaman oldu, seni bekliyordum, bir gün geleceğini hissetmiştim.
Murat bir an için şaşırdı, neredeyse verandadan düşecekti. Karşısında kürk mont ve beyaz şapkalı, mavi gözleri parlayan ince bir kız duruyordu; yanakları pembe, gülümsemesi ise içini ısıtıyordu.
Beni hatırlamıyor musun? Ben Ayşenin torunuyum hatırlayın.
Murat, bacağını tedavi eden, ona kimse yaklaşmasına izin vermeyen o kızı hatırladı; ama adını unuttu.
Ben Selin! Beni hatırlıyor musun?
Selin elbette hatırlıyorum diye şaşkınlıkla ve gülümseyerek cevap verdi Murat. O zaman bacak kemiğimi tedavi eden, iki kat daha küçücük, omzuna omuz veren kız sendin
Selin gözlerinde mutlu bir gülümseme vardı; Murat ona bakarken gözlerini ayıramadı.
Bazen karı temizlerdim, senin gelmeni beklerdim. Çok şey anlatmak istiyorum. Gel, çay içelim, annem ve anneannem çok sevinir. Sonra birlikte evin içine girebiliriz, vakit bulursan.
Murat, Selinin evinde vişne reçelli çay içerken, annesi ve anneannesi mutlu bir şekilde odalarına çekildi.
Anneannem son zamanlarda çok hasta, bunu sana söylemek istemedim; ben ona bakıp yemek hazırlardım. Çocukluğumdan beri doktor olmayı istiyorum ve şimdi burada pratisyen yardımcıyım dedi Selin.
Murat gülerek:
Beni o zamandan beri hatırlıyorum, çok ciddiyetle tedavi ettin, yara iz bile kalmadı.
Ah, boş ver dedi Selin, birden yüzü kızarıp elleriyle ağzını kapattı seninle çocukluğumdan beri aşık oldum diyerek utanmıştı.
Murat şaşkınlıkla:
Evet, o zaman uzun boylu bir kızdın, ama senin ciddi bakışın beni etkiledi diyerek ona karşılık verdi.
Selin sakince Muratın evinin anahtarını uzattı.
İşte, anneannem vefat ederken bana bu anahtarı verdi, kilidi hâlâ elimde tutuyorum. O, senin buraya geleceğini, hatta kalabileceğini söylemişti diye gözlerini yere indirdi.
Anahtarı seninle tutalım dedi Murat. Şimdi içeri girelim.
Evde temizlik ve düzen vardı, sanki anneannesi yeni çıkmış gibi; Murat, Seline minnettarlığını gözlerinden okudu.
Selin, eve dönmek zorundayım, ama söz veriyorum, tekrar geleceğim. Annemi de getireceğim, ona bu temiz havayı göstereceğim, evimizi düzene sokacağız. Sen beni bekle; gözümdeki ışıltı, senin mavi bakışların beni bırakmayacak dedi Murat, kalbi sevinçle çarparken.
Murat, Selinin yanında kalmanın, onunla göz göze gelmenin mutluluğunu hissetti; artık bu kız olmadan bir yaşam düşünemiyordu.
Ne güzel ki Selin evlenmemiş, ne güzel ki buraya geldim diye düşündü, Selin otobüse veda ederken gülmek ve şarkı söylemek istedi.
Otobüse binerken:
Anneannemin doğru söyledi, buraya döneceğim ve seninle olacağım diye fısıldadı.
Selin eve dönerken gülümseyerek, kadın olmanın mutluluğunu nihayet anladığını fark etti. Hayat ona şunu öğretti: Gerçek mutluluk, yalnızca kendini bulduğun yerde ve sevdiğin insanlarla paylaştığın anlarda saklıdır.




