– Ne kadar huzurlu… – diye fısıldadı Lütfiye. Her sabah, eşi Yavuz henüz uykudayken, evde derin bir sessizlik hâkimken kahvesini yudumlamayı severdi. O anlarda her şey yerli yerinde gibiydi: İş – sağlam. Ev – sıcacık. Koca – güvenilir. Daha ne ister insan mutlu olmak için? Arkadaşlarının kıskanç, huysuz eşlerinden dert yandığı sohbetlere hiç özenmezdi Lütfiye. Yavuz ne kıskançlık yapar ne de gereksiz tartışma çıkarırdı. Telefonunu karıştırmak yok, sürekli hesap sormak yok; sadece yanında olur, bu bile yetardı. – Lütfiye, otoparkın anahtarlarını gördün mü? – Yavuz, uykulu hâliyle mutfağa uğradı. – Kapıdaki rafta. Yine komşuya yardım mı edeceksin? – Cevdet’in arabası yine arıza yapmış, bakmamı istedi. Lütfiye başıyla onayladı, ona kahve koydu. Bu, hayatlarının bir rutiniydi. Yavuz yardımdan hiç kaçmazdı. İş arkadaşlarının taşınmasında, dostlarının tadilatında, apartmandaki komşuların her derdinde… “Benim kahramanım,” diye düşünürdü bazen sevgiyle. Kimseyi ortada bırakmazdı. Daha ilk buluşmalarında bu özelliği Lütfiye’yi kendine çekmişti; yaşlı bir teyzeye yardım etmek için duraklamıştı Yavuz. Başkası kayıtsızca geçip giderdi, ama Yavuz kaldı. Üç ay önce alt kata taşınan yeni komşu Ayça başta Lütfiye’nin pek dikkatini çekmemişti. Ama Ayça öyle bir kadındı ki, apartmanda varlığı hissedilmemek mümkün değildi. Apartmanda yankılanan kahkahaları, gece gündüz topuk tıkırtıları, tüm apartmana telefon konuşmalarını duyuracak şekilde yüksek sesle konuşması… – Biliyor musun, bana bugün marketten yine alışveriş yaptı! Tek kelime etmeden! – Ayça bir gün telefonda övünüyordu. Posta kutularında karşılaşınca Lütfiye hafifçe gülümsedi. Ayça adeta ışıldıyordu, aşık bir kadının o kendine has mutluluğu vardı yüzünde. – Yeni sevgili mi? – diye sordu Lütfiye, sadece kibarlıktan. – Pek yeni sayılmaz ama çok ilgili biri. Sorun olursa hemen yanımda. Musluk bozulsa tamir ediyor, priz arızalansa hallediyor, faturalarla uğraşıyor… Her işimi yoluna koyuyor! – Şanslıymışsınız. – Hangi kelimeyle anlatsam! Gerçi… evli. Ama ne fark eder, kağıt üstü sadece. Önemli olan, onun yanımda huzurlu olması. Lütfiye, içini kemiren huzursuzlukla evine döndü. Başka birinin ahlaki değerleri değildi canını sıkan… Fakat söylenenlerde bir tuhaflık vardı, ne olduğunu koyamıyordu. Bir sonraki haftalarda bu karşılaşmalar sıklaştı. Ayça, sanki özellikle Lütfiye’ye denk gelmenin yolunu buluyor, her defasında yeni bir ilgi hikayesini ballandırarak anlatıyordu. – Çok düşünceli, sürekli ‘bir ihtiyacın var mı’ diye sorar. – Dün gece eczaneden ilaç getirdi, hasta olduğumu duyunca. – ‘Hayattaki en büyük amacım birilerine lazım olmak’ diyor… İşte orada Lütfiye’nin yüreği cız etti. ‘Lazım olmak–hayatının anlamı’… Yavuz’un yıllar önce yıl dönümlerinde, kayınvalidesinin arkadaşına tarlada yardım ederken gecikmesinin sebebini açıklarken kullandığı cümle aynısı. Rastlantı olmalıydı, diye düşündü Lütfiye. Kaç erkek vardır kurtarıcı kompleksli? Fakat ayrıntılar birikiyor, tuhaf bir benzerlik havası evi sarıyordu. Alışverişleri kimse sormadan getirmek, bozuk her şeyi kendisi tamir etmek… “Bunlar saçmalık,” diye kendine kızdı Lütfiye. Yabancı bir kadının konuşmalarıyla kocasını suçlayacak değildi ya. Ama Yavuz değişmeye başladı. Birden değil, yavaş yavaş. “Beş dakikaya gelirim” deyip saatlerce ortada yoktu, telefonunu banyoya bile yanında götürmeye başladı. Sade, kısa, neredeyse ters cevaplar veriyordu. – Nereye gidiyorsun? – İşim var. – Ne işi? – Lütfiye, polis sorgusu mu bu? Ama bakınca… mutlu gibiydi. Sanki evde bulamadığı o “lazım olma” hissini başka bir yerde, başka birinde arıyordu. Bir akşam yine çıkarken… – İş arkadaşının evraklarıyla ilgili yardım istiyor. – Akşam dokuzda? – Gündüz çalışıyor, başka zaman mı var? Lütfiye konuyu kapattı. Kocasını izlemedi, ama Yavuz apartmandan çıkmadı. Üzerine montunu aldı ve sakince alt kata indi. Ayça’nın kapısına yaklaştı. Ne söyleyeceğini düşünmemişti. Varsın, öylesine ziline bastı. Kapı hızla açıldı, sanki bekliyormuş gibi. Ayça ipek sabahlığıyla, elinde kadeh, kapıda dikiliyordu; Lütfiye’yi tanıyınca suratı asıldı. Arka tarafta, antrede Lütfiye Yavuz’u gördü. Üstünde atlet bile yoktu, saçları yeni yıkanmıştı. Yabancı bir evde, tam da oranın sahibi gibi duruyordu. Bakışlar buluştu. Yavuz irkildi, konuşacak gibi oldu ama donakaldı. Ayça’nın bakışında ise umursamaz, neredeyse vurdumduymaz bir hafiflik vardı. Lütfiye döndü, ağır ağır üst kata çıkmaya başladı. Arkasında telaşlı bir hareketlilik, Yavuz’un sesi yükseldi: “Lütfiye, bekle, açıklayabilirim…” Ama Lütfiye onu o gece eve almadı… Ertesi sabah Gülseren Hanım geldi. Şaşırmadı, elbette ki oğlunun annesi hemen aramış, kendi hikayesini anlatmıştı. – Lütfiyeciğim, ne çocuk gibi davranıyorsun? – Kayınvalide mutfağa yerleşti. – Erkekler çocuk gibidir. Kahraman gibi hissetmek isterler. O komşu kadın da yardım bekliyormuş işte. Yavuz buna kayıtsız kalamazdı. – Yani yatak odasının da yardımına mı ihtiyacı varmış, onu mu söylüyorsunuz? Gülseren Hanım kaşlarını çattı, sanki çok ayıp bir şey söylemişti Lütfiye. – O kadar da büyütme. Yavuz yufka yüreklidir. İnsanlara kıyamaz ki. Suç mu bu? Biraz… kapıldı duygusuna, olur öyle. Benim rahmetli kocam da… – Eliyle geçti gitti. – Mühim olan yuvadır kızım. Zamanla alışırsın, sevgi büyür. Akıllı kadınsın, Lütfiye. Hayatı ziyan etme böyle şeylere. Lütfiye ona bakarken, bir kadın olarak asla olmak istemediği her şeyi karşısında gördü: Her şeye göz yuman, sabırlı, sessizliği tercih eden bir kadın… – Teşekkürler Gülseren Hanım, şimdi yalnız kalmak istiyorum. Kayınvalide kırgın ayrıldı, dönüp giderken “Bu yeni nesil affetmeyi bilmiyor” diye söylendi. Akşam Yavuz eve döndü. Sessiz, suçlu gibi, gözlerinin içine bakarak, elini tutmaya çalışarak… – Lütfiye, düşündüğün gibi değil. Musluk bozuldu, yardım ettiğim sırada lafa daldık… Çok yalnızmış. – Üstünde hiçbir şey yoktu. – Üzerime su sıçradı! Musluğu tamir ederken! O yüzden üstümü değiştirdim. Sen de geldin o anda… Lütfiye, kocasının daha önce hiç fark etmediği yalan söyleme beceriksizliğine şaştı. Her kelimesi sahteydi, her hareketi panik. – Tamam, hadi… diyelim… bir şey oldu. Ama hiçbir anlamı yok! Ben seni seviyorum. O kadın… sadece bir macera. Aptallık, erkeklik hali. Dizinin dibine oturdu, sarılmaya çalıştı. – Unutalım gitsin, ne olur? Bir daha olmayacak. Söz veriyorum. Zaten bıktım ondan, sürekli bir isteği var, şikayet ediyor… Ve işte o an Lütfiye her şeyi anladı. Bu pişmanlık değil, konforunu kaybetme korkusuydu. Gerçekten ihtiyaç duyan bir kadınla yaşamak, kahraman oyununu keyfine göre oynayamadığında gözünde büyüyordu. – Boşanma davası açıyorum, – dedi sade bir tonda, sanki ütüyü fişten çekmiş gibi. – Ne? Lütfiye, delirdin mi bir hata yüzünden? Odaya gitti, çantasını çıkardı, evraklarını toplamaya başladı. …İki ay içinde boşandılar. Yavuz, Ayça’nın yanına taşındı; Ayça onu kucakladı ama kısa sürede her gün yeni bir yapılacaklar listesi sunmaya başladı: Tamir et, satın al, öde, hallet… Lütfiye kulaktan dolma haberlerle durumu duydu. İçinde bir övünç yoktu. Herkes hak ettiğini buluyordu. Kendisi ise şehrin öbür ucunda küçücük bir daire kiraladı. Artık her sabahı sessizlikte içtiği kahveyle başlıyordu; kimse garaj anahtarı sormuyor, kimse “bir dakikaya gelirim” deyip saatlerce kaybolmuyordu. Acı ve yalnızlık beklemişti, pişmanlık… Ama bambaşka bir şey geldi – hafiflik. Yıllarca üzerinde taşıdığı o görünmez, ağır ceketi ilk defa çıkarmış gibi oldu. Ve ilk kez, Lütfiye yalnızca kendisinin olmuştu. Her türlü istikrardan çok daha güzel bir şeydi bu…

Ne güzelmiş böyle diye fısıldadı Zeynep.

Sabah sessizliğinde kahvesini içmeyi çok severdi, Tarık hâlâ uyurken, dışarıda güneş henüz doğmaya başlarken. O anlarda hayatında her şeyin yolunda olduğuna inanırdı. İş düzenli. Ev huzurlu. Eş güvenilir. Daha ne ister ki insan?

Arkadaşlarının, kıskanç kocalarından, gereksiz tartışmalardan şikâyet ettiğini duyunca hiç imrenmezdi. Tarık hiçbir zaman kıskançlık yapmaz, kavga çıkarmaz, telefonunu karıştırmaz, her adımını rapor etmesini istemezdi. Yeter ki yanında olsun, başka bir şeye ihtiyacı yoktu.

Zeynep, garajın anahtarlarını gördün mü? diye, uykulu ve dağınık saçlarıyla mutfağa girdi Tarık.
Kapının yanındaki rafta. Yine komşuya yardım mı edeceksin?
Hüseyinin arabasına bir bakalım dedi. Karbüratörüyle ilgili bir sıkıntı varmış.

Zeynep başını salladı, onun kahvesini de fincana koydu. O kadar alışılmıştı ki bu durum. Tarık her zaman birilerine yardım ederdi; taşınan arkadaşlara, evini tamir ettiren tanıdıklara, sorun yaşayan komşulara. Benim şövalyem, diye geçirirdi aklından bazen. Yardım etmeden duramayan bir adam.

Onun bu özelliğini Zeynep, daha ilk buluşmalarında anlamıştı. Çünkü Tarık, yolda rastladığı bir yaşlı kadının poşetlerini apartmana kadar taşımıştı. Başkası yoluna devam ederdi; Tarık ise asla yapmazdı.

Üç ay kadar önce, alt kata yeni bir komşu taşınmıştı. Başlarda Zeynep fazla dikkat etmemişti. Neticede apartmanlara kimler gelir kimler gider. Fakat Ebruyu görmemek elde değildi; öyle gösterişli hem de.

Apartmanda kahkahaları yankılanıyor, topuk sesleri gece gündüz duyuluyor, telefon konuşmaları tüm apartmana ulaşıyordu.

Düşünebiliyor musun, bugün bana marketten alışveriş yapıp getirdi! Koca poşet! Hem de ben istemeden, kendi getirdi! demişti bir gün Ebru telefonla konuşurken.

Zeynep posta kutularının orada karşılaşınca nezaketen gülümsedi. Ebru adeta ışıldıyordu; âşık bir kadının parıltısıyla.

Yeni birisi mi hayatında? diye sordu Zeynep, sadece soru olsun diye.
Aslında çok da yeni sayılmaz. Ebru gözlerini kısarak sırıttı. Ama çok düşünceli. Böyle erkekler az kaldı. Her derdime koşuyor, sorun olunca anında çözüm buluyor. Musluk bozuldu yapar, prizde arıza var halleder. Hatta faturalarımı bile ödüyor!
Şanslısınız vallahi.
Şanslıyım hem de nasıl! Yalnız evli aslında. Ama ne olacak ki, sonuçta kağıt üstünde. Önemli olan burada, yanında mutlu olması, değil mi?

Zeynep evine çıktığında içinde bir burukluk vardı. Başkasının ilişkisine istemeden de olsa gıpta etmekten değildi bu; Ebrunun söylediklerinde içini kemiren ama ne olduğunu bir türlü çözemediği bir şey vardı.

Bu karşılaşmalar haftalarca sürdü. Neredeyse Ebru, Zeynepi yakalayıp heyecanla anlatmak için fırsat kolluyordu.

O kadar nazik ki! Her gün nasıl olduğumu soruyor…
Dün hastalandım diye gece gece eczaneye gidip bana ilaç aldı, hem de kendi bulmuş!
Bir de diyor ki insanın birine faydalı olması her şeyden önemli. Hayat amacı buymuş; yardım etmekten anlam buluyormuş

Zeynep tam bu cümlede irkildi.

“Yardım etmek onun hayat amacıymış.”

Tarık da tıpatıp böyle konuşurdu. Hatta evlilik yıldönümlerinde yine birilerinin işine koştuğunda aynen böyle açıklardı. Birilerinin bana ihtiyacı olduğunda huzur buluyorum, derdi.

Tesadüf, dedi kendi kendine Zeynep. Kaç erkek vardır ki, kurtarıcı kompleksiyle yaşayan?
Ama ayrıntılar da büyüyordu. İstenmeden yapılan alışverişler, tamir işleri… Bunlar hep Tarıkın yaptığı şeylerdi.
Saçma düşünce bunlar, diyerek kafasından atmaya çalıştı. Sırf bir kadının dedikodusuyla eşinden şüphelenmek olmazdı ki zaten.

Ama Tarık değişmeye başladı; aniden değil, yavaş yavaş. Beş dakikalığına çıkıyorum, deyip saatler sonra geliyordu. Telefonunu güvende tutarcasına hep yanında taşıyor, hatta banyoya bile götürüyordu. Sorulara kısa ve asabi cevaplar veriyordu.

Nereye gidiyorsun?
İşim var.
Ne işi?
Zeynep, sorguya mı çekiyorsun?

Bütün bunlara rağmen bambaşka biri gibi mutlu görünüyordu. İçten içe bir yerlerde başka birilerinden ihtiyacı olan ilgiyi buluyordu sanki…

Bir akşam yine apar topar hazırlanıp çıkınca,
Bir arkadaşa yardım edeceğim, evrak işine.
Saat dokuzda mı?
Başka ne zaman? Adam gündüz çalışıyor.

Zeynep tartışmadı. Pencereden baktı ama Tarık apartmandan çıkmadı.

Ceketini aldı, hiç acele etmeden aşağı indi. O tanıdık kapının önünde durdu.

Elini zile koydu, düşünmedi ne diyeceğini, suçlama planlamadı. Sadece zile bastı ve bekledi.

Kapı neredeyse anında açıldı, sanki bekliyorlarmış gibi. Ebru incecik bir saten sabahlıkla, elinde bir kadeh, kapıda duruyordu. Zeynepi görünce yüzündeki o malum sırıtış dondu.

Ve onun arkasında, aydınlık holden, Tarıkı gördü. Atlet yok, saçlar yeni yıkanmış, bambaşka bir rahatlıkta, ev sahibi gibi yayılmış bir haldeydi.

Bakışları buluştu. Tarık irkildi, ağzını açtı, öylece kaldı. Ebru gözünü bir Zeynepe, bir Tarıka çevirdi, ama hiçbir şey olmamış gibi omuz silkti.

Sessizce merdivenleri çıkmaya başladı Zeynep. Arkasından koşuşturma, Tarıkın sesi: Zeynep, dur bir, açıklayacağım… Ama eve, Zeynep onu almadı.

…Ertesi sabah kapı çaldı, gelen Tarıkın annesi, Müzeyyen Hanımdı. Şaşırmadı Zeynep, elbette oğlan gece hemen annesini aramış, olayın kendi versiyonunu dökmüştür.

Ah Zeynepcim, çocuk gibi olmuşsun vallahi! Müzeyyen Hanım mutfağa yerleşti. Erkekler böyledir. Koca çocuk! Hep kahraman olmak isterler. O komşun, yardıma ihtiyacı olan biri. Tarık da kıyamaz, dayanamamış.
O yardım bir tek yatak odasından mı geçiyordu, Müzeyyen Hanım?

Müzeyyen Hanım yüzünü buruşturdu. Zeynep yakışıksız bir laf etmiş gibi.

Her şeyi abartma. Tarık iyi çocuk, insaflıdır, yazık insanlara üzülür. Biraz ileri gitmiş, olabiliyor işte. Benim rahmetli kocam da… Ellerini salladı. Esas olan aile. Alışılır, sevilir. Boş yere hayatını karartma, Zeynep kızım. Akıllı kadınsın sen. Dönüşü olmayan yollara girme.

Zeynep kadına bakarken, kendi olmak istemediği her özelliği onda bulduğunu hissetti. Hep idare eden, hep suskun, sadece aile devam etsin diye her şeye göz yuman biri…

Sağ olun Müzeyyen Hanım. Ama şimdi biraz yalnız kalmam gerek.

Kayınvalide alınmış bir edayla kapıdan çıkarken, Bu yeni gençlik affetmeyi bilmiyor, diye birşeyler geveledi.

Akşam Tarık döndü. Suçu açık yakalamış kedi gibi, sessiz ve suçlu bakışlarla, gözünün içine baka baka yanına yaklaştı.

Zeynep, olay sandığın gibi değil. Yani, yardım istemişti musluğu tamir etmek için, sonra konuşa konuşa… Kadıncağız yalnız çok, mutsuz…
Üzerinde niye kıyafet yoktu peki?
Su döküldü üstüme! Tamir yaparken. Ebru verdi değişmem için, o an sen geldin…

Zeynep baktıkça şaşırıyordu; meğerse Tarık hiç yalan söyleyemezmiş. Her kelimesi yamuk, her hareketi heyecan içinde, panikti.

Bak, hadi olur da… diyelim… bir şey oldu. Ama bu hiçbir anlama gelmiyor! Ben seni seviyorum. O sadece… macera gibi. Aptallık. Erkeklik denen zafiyet işte.

Yanına yaklaşıp sarılmaya çalıştı.

Unutalım bu olayı, olur mu? Bitti artık, vallahi. Zaten Ebrudan da bıktım. Sürekli bir şeyler istiyor, şikayet ediyor…

O an Zeynep nihayet anladı. Tarık pişman değildi. Korktuğu tek şey, huzurunu kaybetmekti. Konforunu, kolaylığını kaybetmekti. Şimdi gerçekten ona ihtiyaç duyan birinin yanında kalmak istemiyordu, o yalnızca programındaki şövalyelik rolünü devam ettirmek istiyordu.

Boşanmayı düşünüyorum, dedi Zeynep, ütüyü fişten çekmiş gibi soğukkanlı.
Ne? Zeynep, aklını mı kaçırdın? Bir hatadan dolayı mı?

Sessizce kalktı, odaya girdi, bavulunu çıkardı, belgeleri toplamaya başladı.

…İki ay sonra boşanma gerçekleşti. Tarık eşyalarını topladı, Ebruya taşındı; Ebru onu kollarını açarak karşıladı. Ama o kollar kısa sürede yapılacak işler, alınacaklar, ödenecek faturalar, tamir edilecek musluklarla doldu.

Zeynep, bunları ortak tanıdıklardan zamanla duydu. İçinde ne bir sevinç ne de öfke vardı. Herkes hak ettiğini yaşardı.

Kendine, şehrin öbür ucunda ufak bir ev tuttu. Her sabah kahvesini yine sessizlikte içiyordu. Kimse garaj anahtarımı sormuyordu. Kimse iki dakika diye çıkıp, üstünde başka kadının kokusuyla geri dönmüyordu. Kimse idare et diye telkin vermiyordu.

Garipti; başta canı çok yanar, yalnızlığa ve pişmanlığa gömülür sanmıştı. Ama gelen, bambaşka bir şeydi: Hafiflik. Yıllardır sırtında taşıdığı paltoyu çıkarınca, ne kadar ağırmış meğer, şimdi anlıyordu.

Hayatında ilk kez, Zeynep sadece kendisine aitti. Ve sabit hayatın sunacağı ne varsa, huzurun ve özgürlüğün yerini tutmadığını keşfetmişti.

Kendime not: İnsanın huzuru başkasında değil, kendinde başlar. Ve bazen kayıp sandığın, gerçek kazanım oluyor.

Rate article
Lifequest
– Ne kadar huzurlu… – diye fısıldadı Lütfiye. Her sabah, eşi Yavuz henüz uykudayken, evde derin bir sessizlik hâkimken kahvesini yudumlamayı severdi. O anlarda her şey yerli yerinde gibiydi: İş – sağlam. Ev – sıcacık. Koca – güvenilir. Daha ne ister insan mutlu olmak için? Arkadaşlarının kıskanç, huysuz eşlerinden dert yandığı sohbetlere hiç özenmezdi Lütfiye. Yavuz ne kıskançlık yapar ne de gereksiz tartışma çıkarırdı. Telefonunu karıştırmak yok, sürekli hesap sormak yok; sadece yanında olur, bu bile yetardı. – Lütfiye, otoparkın anahtarlarını gördün mü? – Yavuz, uykulu hâliyle mutfağa uğradı. – Kapıdaki rafta. Yine komşuya yardım mı edeceksin? – Cevdet’in arabası yine arıza yapmış, bakmamı istedi. Lütfiye başıyla onayladı, ona kahve koydu. Bu, hayatlarının bir rutiniydi. Yavuz yardımdan hiç kaçmazdı. İş arkadaşlarının taşınmasında, dostlarının tadilatında, apartmandaki komşuların her derdinde… “Benim kahramanım,” diye düşünürdü bazen sevgiyle. Kimseyi ortada bırakmazdı. Daha ilk buluşmalarında bu özelliği Lütfiye’yi kendine çekmişti; yaşlı bir teyzeye yardım etmek için duraklamıştı Yavuz. Başkası kayıtsızca geçip giderdi, ama Yavuz kaldı. Üç ay önce alt kata taşınan yeni komşu Ayça başta Lütfiye’nin pek dikkatini çekmemişti. Ama Ayça öyle bir kadındı ki, apartmanda varlığı hissedilmemek mümkün değildi. Apartmanda yankılanan kahkahaları, gece gündüz topuk tıkırtıları, tüm apartmana telefon konuşmalarını duyuracak şekilde yüksek sesle konuşması… – Biliyor musun, bana bugün marketten yine alışveriş yaptı! Tek kelime etmeden! – Ayça bir gün telefonda övünüyordu. Posta kutularında karşılaşınca Lütfiye hafifçe gülümsedi. Ayça adeta ışıldıyordu, aşık bir kadının o kendine has mutluluğu vardı yüzünde. – Yeni sevgili mi? – diye sordu Lütfiye, sadece kibarlıktan. – Pek yeni sayılmaz ama çok ilgili biri. Sorun olursa hemen yanımda. Musluk bozulsa tamir ediyor, priz arızalansa hallediyor, faturalarla uğraşıyor… Her işimi yoluna koyuyor! – Şanslıymışsınız. – Hangi kelimeyle anlatsam! Gerçi… evli. Ama ne fark eder, kağıt üstü sadece. Önemli olan, onun yanımda huzurlu olması. Lütfiye, içini kemiren huzursuzlukla evine döndü. Başka birinin ahlaki değerleri değildi canını sıkan… Fakat söylenenlerde bir tuhaflık vardı, ne olduğunu koyamıyordu. Bir sonraki haftalarda bu karşılaşmalar sıklaştı. Ayça, sanki özellikle Lütfiye’ye denk gelmenin yolunu buluyor, her defasında yeni bir ilgi hikayesini ballandırarak anlatıyordu. – Çok düşünceli, sürekli ‘bir ihtiyacın var mı’ diye sorar. – Dün gece eczaneden ilaç getirdi, hasta olduğumu duyunca. – ‘Hayattaki en büyük amacım birilerine lazım olmak’ diyor… İşte orada Lütfiye’nin yüreği cız etti. ‘Lazım olmak–hayatının anlamı’… Yavuz’un yıllar önce yıl dönümlerinde, kayınvalidesinin arkadaşına tarlada yardım ederken gecikmesinin sebebini açıklarken kullandığı cümle aynısı. Rastlantı olmalıydı, diye düşündü Lütfiye. Kaç erkek vardır kurtarıcı kompleksli? Fakat ayrıntılar birikiyor, tuhaf bir benzerlik havası evi sarıyordu. Alışverişleri kimse sormadan getirmek, bozuk her şeyi kendisi tamir etmek… “Bunlar saçmalık,” diye kendine kızdı Lütfiye. Yabancı bir kadının konuşmalarıyla kocasını suçlayacak değildi ya. Ama Yavuz değişmeye başladı. Birden değil, yavaş yavaş. “Beş dakikaya gelirim” deyip saatlerce ortada yoktu, telefonunu banyoya bile yanında götürmeye başladı. Sade, kısa, neredeyse ters cevaplar veriyordu. – Nereye gidiyorsun? – İşim var. – Ne işi? – Lütfiye, polis sorgusu mu bu? Ama bakınca… mutlu gibiydi. Sanki evde bulamadığı o “lazım olma” hissini başka bir yerde, başka birinde arıyordu. Bir akşam yine çıkarken… – İş arkadaşının evraklarıyla ilgili yardım istiyor. – Akşam dokuzda? – Gündüz çalışıyor, başka zaman mı var? Lütfiye konuyu kapattı. Kocasını izlemedi, ama Yavuz apartmandan çıkmadı. Üzerine montunu aldı ve sakince alt kata indi. Ayça’nın kapısına yaklaştı. Ne söyleyeceğini düşünmemişti. Varsın, öylesine ziline bastı. Kapı hızla açıldı, sanki bekliyormuş gibi. Ayça ipek sabahlığıyla, elinde kadeh, kapıda dikiliyordu; Lütfiye’yi tanıyınca suratı asıldı. Arka tarafta, antrede Lütfiye Yavuz’u gördü. Üstünde atlet bile yoktu, saçları yeni yıkanmıştı. Yabancı bir evde, tam da oranın sahibi gibi duruyordu. Bakışlar buluştu. Yavuz irkildi, konuşacak gibi oldu ama donakaldı. Ayça’nın bakışında ise umursamaz, neredeyse vurdumduymaz bir hafiflik vardı. Lütfiye döndü, ağır ağır üst kata çıkmaya başladı. Arkasında telaşlı bir hareketlilik, Yavuz’un sesi yükseldi: “Lütfiye, bekle, açıklayabilirim…” Ama Lütfiye onu o gece eve almadı… Ertesi sabah Gülseren Hanım geldi. Şaşırmadı, elbette ki oğlunun annesi hemen aramış, kendi hikayesini anlatmıştı. – Lütfiyeciğim, ne çocuk gibi davranıyorsun? – Kayınvalide mutfağa yerleşti. – Erkekler çocuk gibidir. Kahraman gibi hissetmek isterler. O komşu kadın da yardım bekliyormuş işte. Yavuz buna kayıtsız kalamazdı. – Yani yatak odasının da yardımına mı ihtiyacı varmış, onu mu söylüyorsunuz? Gülseren Hanım kaşlarını çattı, sanki çok ayıp bir şey söylemişti Lütfiye. – O kadar da büyütme. Yavuz yufka yüreklidir. İnsanlara kıyamaz ki. Suç mu bu? Biraz… kapıldı duygusuna, olur öyle. Benim rahmetli kocam da… – Eliyle geçti gitti. – Mühim olan yuvadır kızım. Zamanla alışırsın, sevgi büyür. Akıllı kadınsın, Lütfiye. Hayatı ziyan etme böyle şeylere. Lütfiye ona bakarken, bir kadın olarak asla olmak istemediği her şeyi karşısında gördü: Her şeye göz yuman, sabırlı, sessizliği tercih eden bir kadın… – Teşekkürler Gülseren Hanım, şimdi yalnız kalmak istiyorum. Kayınvalide kırgın ayrıldı, dönüp giderken “Bu yeni nesil affetmeyi bilmiyor” diye söylendi. Akşam Yavuz eve döndü. Sessiz, suçlu gibi, gözlerinin içine bakarak, elini tutmaya çalışarak… – Lütfiye, düşündüğün gibi değil. Musluk bozuldu, yardım ettiğim sırada lafa daldık… Çok yalnızmış. – Üstünde hiçbir şey yoktu. – Üzerime su sıçradı! Musluğu tamir ederken! O yüzden üstümü değiştirdim. Sen de geldin o anda… Lütfiye, kocasının daha önce hiç fark etmediği yalan söyleme beceriksizliğine şaştı. Her kelimesi sahteydi, her hareketi panik. – Tamam, hadi… diyelim… bir şey oldu. Ama hiçbir anlamı yok! Ben seni seviyorum. O kadın… sadece bir macera. Aptallık, erkeklik hali. Dizinin dibine oturdu, sarılmaya çalıştı. – Unutalım gitsin, ne olur? Bir daha olmayacak. Söz veriyorum. Zaten bıktım ondan, sürekli bir isteği var, şikayet ediyor… Ve işte o an Lütfiye her şeyi anladı. Bu pişmanlık değil, konforunu kaybetme korkusuydu. Gerçekten ihtiyaç duyan bir kadınla yaşamak, kahraman oyununu keyfine göre oynayamadığında gözünde büyüyordu. – Boşanma davası açıyorum, – dedi sade bir tonda, sanki ütüyü fişten çekmiş gibi. – Ne? Lütfiye, delirdin mi bir hata yüzünden? Odaya gitti, çantasını çıkardı, evraklarını toplamaya başladı. …İki ay içinde boşandılar. Yavuz, Ayça’nın yanına taşındı; Ayça onu kucakladı ama kısa sürede her gün yeni bir yapılacaklar listesi sunmaya başladı: Tamir et, satın al, öde, hallet… Lütfiye kulaktan dolma haberlerle durumu duydu. İçinde bir övünç yoktu. Herkes hak ettiğini buluyordu. Kendisi ise şehrin öbür ucunda küçücük bir daire kiraladı. Artık her sabahı sessizlikte içtiği kahveyle başlıyordu; kimse garaj anahtarı sormuyor, kimse “bir dakikaya gelirim” deyip saatlerce kaybolmuyordu. Acı ve yalnızlık beklemişti, pişmanlık… Ama bambaşka bir şey geldi – hafiflik. Yıllarca üzerinde taşıdığı o görünmez, ağır ceketi ilk defa çıkarmış gibi oldu. Ve ilk kez, Lütfiye yalnızca kendisinin olmuştu. Her türlü istikrardan çok daha güzel bir şeydi bu…