Neler oluyor burada? Anahtarı sokamıyorum! Ne yaptınız siz, kapıyı mı kilitlediniz? Ayşe! Cem! Evde birinin olduğuna eminim, elektrik sayacı dönüyor! Açın kapıyı hemen, elimde torbalar var, kollarım koptu artık!
Necla Hanımın sesi, eski bir hoparlör gibi, apartmanın yeni badana kokan merdivenlerinde yankılandı. Cemin annesi, apartman kapısının önünde dikilmiş, öfkeyle kapı kolunu çekiştiriyor, eski püskü anahtarını parıl parıl yeni kilide sokmaya çalışıyordu. Yanında, beton zemine koyduğu iki koca kırmızı-beyaz pazar çantası vardı. Çantaların birinden solmuş maydanoz demetleri, diğerinden ise, cam kavanozun süt beyazı ağzı görünüyordu.
Ayşe, üçüncü kata çıkarken annesini fark etti, adımlarını yavaşlattı. Merdivenin bir alt basamağına yanaşıp derin bir nefes aldı; kalbi göğsünde küt küt atıyordu. Her kayınvalide ziyareti, Ayşe için başlı başına bir savaş demekti. Ama bugün olay bambaşkaydı: Bugün, beş yıldır biriken sabrın bittiği, savunma planının devreye alındığı andı.
Çantasının askısını düzeltti, yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirdi ve yeniden tırmanmaya devam etti.
İyi akşamlar Necla Hanım, dedi, üst kata çıkınca. Böyle bağırmanıza gerek yok, komşular polisi arar. Ayrıca, kapıyı da zorlamayın, değiştirirken bayağı para verdik.
Necla Hanım birden döndü. Saçları kalın perma bukleleriyle çevrili, suratı öfkeyle kızarmış, gözlerinden neredeyse kıvılcım fışkırıyor.
Aha, geldin sonunda! diye bağırdı, ellerini beline koyarak. Bir saattir buradayım. Arıyorum, kapıyı çalıyorum… Anahtar neden uymuyor? Kilidi mi değiştirdiniz?
Evet, değiştirdik, dedi Ayşe, çantasından anahtarlarını çıkarırken sakince. Dün akşam ustayı çağırdık.
Bana, yani annenize bile haber vermediniz mi? Necla Hanım, iyice öfkelendi. Size yiyecek getirmişim, size bakıyorum, bana kapıyı mı kapatıyorsunuz? Hadi çabuk ver bana yeni anahtarı! Et getirdim, erimiş bile, hemen dondurucuya koymam lazım!
Ayşe kapının önünde durdu, ama kapıyı açacak gibi de durmuyordu. Tam karşısında durdu, kayınvalidesinin gözlerinin içine dimdik baktı. Eskiden olsa, darmadağın olur, hemen özür diler, yeni anahtar arar, Anne kızmasın diye kendini yer bitirirdi. Ama iki gün önce yaşananlar, ona bu huyunu söktürmüştü.
Size yeni anahtar yok, Necla Hanım, dedi, sesi kararlıydı. Olmayacak da.
Bir anlık sessizlik oluştu. Kayınvalidesinin yüzü, sanki Ayşe yabancı bir dilde konuşmuş ya da ikinci bir kafası çıkmış gibi şoktaydı.
Sen… ne diyorsun sen? diye fısıldadı yaşlı kadın, sesi buz gibi bir tondaydı. Aklını mı kaçırdın? Ben senin kocanın annesiyim! Torunlarımın gelecekteki babaannesiyim! Bu da benim oğlumun evi!
Bu ev, Cemle birlikte çektiğimiz krediden aldığımız, üstelik peşinatı da anneannemin Kadıköydeki dairesinin satışıyla ödenen bir ev, diye cevapladı Ayşe. Ama mevzu metrekareler değil. Siz, Necla Hanım, sınır tanımıyorsunuz.
Kayınvalide ellerini açtı, az daha kavanozu düşürüyordu.
Sınır mı? Ben size kalbimi açıyorum! Yardım ediyorum! Siz gençlerin mutfaktan hiç haberi yok, parayı çarçur ediyorsunuz. Ben geldim kontrol için, düzen kurmaya sen bana sınır diyorsun!
Evet, kontrol için geldiniz, dedi Ayşe, içindeki soğuk öfkenin yükseldiğini hissederek. Hadi iki gün öncesini hatırlayalım. Cemle ikimiz işteydik. Siz elinizdeki anahtarla geldiniz. Peki ne yaptınız?
Buzdolabında düzen kurdum! dedi Necla Hanım, göğsünü gere gere. İçerisi perişandı! Kavanozlar, küflenmiş yiyecekler, berbat kokan, yurt dışından gelmiş peynir… Hepsini çöpe attım. Rafları yıkadım, gerçek yemeklerle doldurdum kemikli etten çorba pişirdim, köfte yaptım.
Üç bin lira verdiğim rokfor peynirini çöpe attınız, dedi Ayşe, parmaklarını sayarak. Evde iki saat uğraşıp yaptığım pesto sosunu yeşil sıvı deyip lavaboya döktünüz. Üç yüz gram antrikotum vardı, ona bozulmuş deyip attınız. Üstelik, kozmetiklerimi buzdolabından çıkarıp banyodaki dolaba koymuşsunuz, şimdi hepsi bozuldu. Zararınız, Necla Hanım, on beş bin lirayı bulur. Ama mesele para değil. Mesele özelime bu kadar dalmanız.
Zehirlenmekten kurtardım sizi! feryat etti kayınvalide. O peynir zehir! Et dediğin kıpkırmızı olur, içi yağlıyı makbul değil, tamamen kolestrol! Ben size organik tavuk getirdim, köyden! Bir de kemikli çorba.
Bir hafta önce kendinizin kemiklerini kemirdiği kemikten mi? dayanamadı Ayşe.
Onlar başkadır, alınan Necla Hanım, Sen iyice şımarıklık yapıyorsun, kızım. Biz 90larda bu kemiklerin kıymetini bilirdik. Senin buzdolabın karma karışık. Yoğurtlar, otlar… Hani nerede adam gibi yemekler? Sucuk nerede, reçel nerede? Sana salatalık turşusu, lahana turşusu getirdim, al ye, güçlen!
Ayşe poşetlerdeki kavanozlara baktı. Turşu kavanozunun bulanık suyu ve lahana kokusu naylonun içinden bile fark ediliyordu.
Biz bu kadar tuzlu yiyemeyiz, Cemin böbrekleri hassas, dedi Ayşe yorgunca. Size defalarca söyledim: aramadan gelmeyin, eşyalarıma dokunmayın, denetlemeyin. Sizse anahtarınız var diye burayı depo sandınız. Bu yüzden kilidi değiştirdik.
Napsın şimdi bu kızcağız! diyerek Ayşeyi kapıdan itmeye çalışan kayınvalide bir adım daha attı. Şimdi Ceme arayacağım! O bana kapıyı açar!
Arayın, dedi Ayşe soğukça. Zaten birazdan eve gelmesi gerekiyordu.
Necla Hanım paltosunun cebinden eski tarz bir telefon çıkardı. Parmakları titreyerek numaraları tuşladı, arada Ayşeye hain gibi bakıyordu.
Cem! Oğlum! diye bağırdı öyle ki, Ayşenin kulağı uğuldadı. Nasıl olur da anneni kapı dışında bırakırsınız? Kilidi değiştirmişler! Elimde yüklü torbalarla merdivende kaldım, canım çıktı! Karın bana kapıyı açmıyor! Çabuk gel, şu terbiyesizlik bitsin!
Cemden gelen cevabı duydukça, yüz ifadesi değişti; önce şaşkın, sonra yıkık hale geldi.
Ne demek biliyorum? Sen de biliyor musun kilidi? Cem! Nasıl izin verdin? Ananın lafı yok mu sana? Ne? Yoruldun mu? Neyden yoruldun? Annenin ilgisinden mi? Size canımı verdim ben!
Telefonu kapattı, Ayşeye kinle baktı.
Demek anlaştınız! Ama bekleyin, şimdi Cem gelsin, görürsünüz. Annesini dışarı atamaz!
Ayşe sessizce anahtarı kapıya taktı, kilidi açtı.
Ben içeri giriyorum, dedi. Siz Cemi burada bekleyin, eve giremeyeceksiniz.
Daha neler! diye hırladı Necla Hanım ve kafasını kapı aralığına sokmaya çalıştı adeta.
Fakat Ayşe hazırlıklıydı. Hızlıca kendini içeri attı ve o ağır demir kapıyı tam Necla Hanımın burnunun dibinde kapattı. Şak! Birinci kilit, şak! İkincisi, bir de gece sürgüsü.
Ayşe arkasını kapının soğuk metaline yasladı ve derin bir nefes aldı. Dışarıda, annesinin bağırtısı, kapıya yumruk vuruşları ve efsanevi suçlamalar yankılanıyordu.
Nankörler! Yılanlar! Seni şikayet edeceğim, Cemi aç bırakıyorsun! Polis çağıracağım! Kapıyı aç, dedim sana! Lahanam mayalanacak!
Ayşe mutfağa geçti, kulaklarını kapayarak. Mutfak tertemizdi, fakat ürkütücü bir boşlukla… Buzdolabının kapağını açtı; tek başına bir tencere çorba kalmıştı. Kapak açılır açılmaz, ekşimsi lahana ve yağ kokusu buram buram yayıldı. Ayşe tencereyi hiç düşünmeden aldı, içindekini klozete döktü, iki kez sifonu çekti, tencereyi ise balkona bıraktı.
Sonra kendine bir bardak su koydu, eli titriyordu. Bunca yıl boyunca sabretti. Cumartesi sabahı yedide, toz alacağım bahanesiyle gelmesini, çamaşırlarını kendi ucuz sabunu ile yıkayıp kaşıntı yapmasını, bitmek bilmeyen kocişim şu ister muhabbetlerini sessizce çekmişti.
Ama buzdolabı, bardağı taşıran damla olmuştu. Orası onun yuvasıydı, düzeniydi. Üç gün önce, alın teriyle aldığı ürünlerin çöpe gidişini, küflenmiş kavanozlar ve mide yakan tencere tencere yemeğin yerleştiğini görünce, anladı ki ya şimdi dik duracak, ya da boşanacaklardı. Çünkü başka türlü, Necla Hanımın evinde kendine yer bulmak mümkün değildi.
Bir süre sonra apartmanda sesler azaldı, demek ki Necla Hanım ya yorulmuştu ya da enerjisini Cemle yüzleşmek için saklıyordu.
Yirmi dakika sonra anahtarın sesi duyuldu; Ayşenin kalbi hızlı hızlı attı. Kapı aralandı, Cem içeri girdi. Halinden yorgunluğu, göz altındaki morluklardan belli.
Yüzünde hâlâ pes etmeyen ama epey yumuşamış bir Necla Hanım da arkasında göründü.
Bak oğlum, gördün mü? diye mızıldandı Necla Hanım içeri atılmaya çalışırken. Karın beni kapıda bıraktı. Getirdiğim her şeye yazık oldu, çabuk torbaları al, sana köfte yaptım…
Cem kapı girişinde durdu, annesinin önünü kesti. Çantasını bir kenara koydu ve döndü.
Anne, torbaları kapı önüne bırak, içeri giremezsin.
Necla Hanımın ağzı açık kaldı. Turşu torbası yere düştü.
Ne diyorsun sen oğlum? Anneni mi kovuyorsun şu kadının hatrına?
Anne, Ayşeyi aşağılamaya devam etme, dedi Cem; sesi sakin ama netti. Dün gece, Ayşe buzdolabının başında ağlarken, sabaha kadar dertleşmişler, Cem ilk defa basit anne korumacılığı sandığı davranışın hayatlarına zehir olduğunu anlamıştı.
Kovmuyorum, dedi. Sadece rica ediyorum, gitmeni istiyorum. Daha önce konuştuk: haber vermeden gelmek yok. Anahtarı sadece acil durum için vermiştik, ama sen bunu kullanarak gelip evi baştan aşağı değiştirdin. Yemeğimizi attın. Bu hırsızlık ve zarar vermektir.
Zarar mı? diye çığlık attı Necla Hanım. Ben sizi kurtarıyorum! Ne yediğiniz belli değil! Size bakıyorum!
Böyle bakılmak istemiyoruz, dedi Cem. O çorbadan mide yanması oluyor, köftelerinin çoğu da ekmek soğan dolu. Biz ne yiyeceğimizi biliyoruz.
Vay bak sen şu çocuklara… dedi Necla Hanım, Anneyi istemiyorsunuz yani? Unuttun mu seni büyüten kimdi, okutan kimdi?
Anne, bu duygusal şantaj. Anahtarın acil durum içindi: su baskını, yangın… Kontrol için değil. Kuralları çiğnedin, bu yüzden kilidi değiştirdik. Sana yeni anahtar verilmeyecek.
Kalsın sizin anahtarınız! diye bağırdı, komşunun köpeğini bile havlatacak kadar yüksek sesle. Bir daha buraya gelmem! Elleriniz dert görmesin! Bulaşıcı hastalıklara denk gelmeyesiniz! Hasta olunca bana gelmeyin!
Pazardan getirdiği torbalardan birinin dibi yırtıldı, içindeki kararmış havuçlar apartman sahanlığına dağıldı.
Alın işte, dedi havucu tekmelerken. Her şey sizden yana, ben ne yapıyorsam boş!
Kapı paspasına tükürdü, sırtını döndü, ağır adımlarla basamakları inmeye başladı. Bağırmaları apartman kapısı kapanana kadar devam etti.
Cem kapıyı kapattı, sürgüyü çekti. Sonra Ayşeye baktı.
İyi misin? dedi, yorgunlukla kendini küçük pufa bırakarak.
Ayşe yaklaşıp onu sarıldı. Ofis kokusu ve biraz da stres sinmişti üstüne.
Hayattayım, dedi Ayşe gülerek. Sağ ol, bugün pes edersin diye çok korktum.
Ben de korktum, dedi Cem. Ama annemin suratını görünce anladım: Şimdi hayır demezsem, bu evlik yürümeyecek. Ben seni lahana turşusundan kaybetmek istemiyorum.
Ayşe hafifçe güldü, biraz sinirden, biraz da rahatlıktan.
Şuradaki havuçları toplayalım, sonra komşular burada manav soymuş demesin.
Onu ben hallederim, dedi Cem. Sen asıl bugün kalenin kahramanısın, otur dinlen.
Akşam mutfakta otururken, buzdolabı bomboştu ama endişe etmiyorlardı. Onun yerine, özgürlük vardı: canlarının çektiğini koymakta serbestlerdi. Büyük bir pizza söylediler; bol peynirli, tam da Necla Hanımın bağırsakları bozar diye adlandırdığı türden.
Biliyor musun, dedi Cem, pizzadan bir ısırık alırken, annem bir daha kolay kolay gelmez. Gururludur, çok alınmıştır.
En fazla bir ay dayanır, dedi Ayşe. Sonra başlar tansiyondan yakınmaya.
Arayabilir, ama anahtar ona gitmeyecek.
Asla, dedi Ayşe kararlı bir şekilde.
Kapı zili çaldı. İkisi de bir an irkildi, göz göze geldiler. Yoksa geri mi döndü?
Cem kapı dürbününe baktı.
Kim o?
Marketten teslimat! dedi güler yüzlü bir kurye sesi.
Ayşe rahat bir nefes aldı. Az önce, Cem havuçları toplarken sipariş verdiğini tamamen unutmuştu.
On dakika sonra market poşetlerini açıyorlardı. Buz gibi marul, cherry domates, somon filetosu, şekersiz yoğurtlar ve tabii, yeni bir küf peynir, hepsini dolaba yerleştiriyordu Ayşe. Her ürün, onun için bir özgürlük simgesiydi. Kendi dolabı, kendi alanı, kendi kuralları.
Cem, diye seslendi.
Hı?
Yarın alt kilide de yeni anahtar taktıralım mı, ne dersin?
Cem gülümsedi, gelip onu omzundan sardı.
Taktırırız, hatta kamera bile takarız; tam garanti olsun.
Açık buzdolabının soğuk ışığında o anı paylaşıyorlardı; çünkü mutluluk, bazen sadece kimsenin hayatına ve tencerene karışmadığı, huzurla yaşadığın anlarda var olur. Bazen o huzur için kilidi değiştirmek bile yetmez, ilişki sistemini de değiştirmen gerekir. Acıtsa da sonunda bir sessizlik gelir; huzurlu, sakin bir sessizlik… Ve insan, işte o zaman gerçekten kendisi gibi yaşamaya başlar.




