Davet Edilmeden: Bir Babanın Kızının Düğününe Çağrılmadığını Öğrenmesiyle Hayatında Değişenler

Davet Olmadan

Bugün, elimde eczaneden yeni aldığım ilaç torbası vardı. Posta kutularının yanında apartman komşum, alt kattaki Nermin Teyze kolumdan tuttu.

Engin Bey, sizi tebrik ederim… dedi, cümle tamamlanmadan bir an duraksadı, sanki devam etmeye izni var mı diye düşündü, Kızınız… Evlenmiş. Dün. Sosyal medyada yeğenimin paylaşımında gördüm de…

İlk anda kafamda işlerin nerede ters gittiğini çözemedim. Tebrik ederim bana epey yabancı, başkasına söyleniyormuş gibi geldi. O da haklı, ben de bir an başkası gibi davrandım, başımla onayladım.

Ne düğünü? dedim, sesimi toparladım, gereksiz telaş yoktu.

Nermin Teyze konuştuğuna bin pişman oldu hemen.

Yani… Nikah kıymışlar. Fotoğraflar… Beyaz gelinlik. Ben de sizi biliyor sanmıştım.

Eve çıkıp ilacı mutfak masasına bıraktım, montum üstümde, oyalandım uzun uzun. Kafamda bir eksik satır dönüp duruyordu; davet. İki yüz kişilik ziyafet beklemiyordum en azından bir telefon, bir mesaj beklerdim.

Telefonu çıkarıp kızımın profilini buldum. Fotoğraflar muntazam, eğlence yok gibi, sanki kutlama değil rapor çekimi. O beyaz giyinmiş, yanındaki siyah takım. Altında kuru bir not: Biz. Yorumlar; Mutluluklar, Tebrikler. Hiçbirinde ismim yok.

Üstümdeki montu çıkarıp sandalyeye astım, oturdum. İçimde acı bile değil, utandırıcı, ince bir öfke yükseldi: Çizgiden silinmişim. Sorulmamışım. Gerek bile duyulmamışım.

Numarasını çevirip aradım. Uzun uzun çaldı. Kısa bir Alo duydum.

Bu ne demek oluyor? dedim. Sen evlendin mi?

Durdu, nefesini duydum, sanki kendini savunmaya hazırlıyor.

Evet baba. Dün.

Ve bana söylemedin.

Bunu söylemeni biliyordum.

Söylemeni? mutfağın bir ucundan öbürüne dolaştım Bu söylemek değil. Bunun nasıl göründüğünün farkında mısın?

Telefonda bunu konuşmak istemiyorum.

Nasıl konuşmak istersin? sesim yükseldi, zor tuttum kendimi. Nerede kaldın sen peki?

Bir adres verdi. Hayatımda ilk defa duydum. Son bir dakikada ikinci defa onurum yerle bir oldu.

Geliyorum, dedim.

Baba, gelme…

Geliyorum.

Kapatırken vedalaşmadım bile. Telefon elimde, adeta bir delil gibi sıkı sıktım. İçimde düzene kavuşma isteği var. Benim bildiğim düzende ailede önemli şeyler saklanmaz. Nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Hep buna tutundum, hep buna yaslandım.

Çabucak toplandım, neredeyse makine gibi. Sabah pazardan aldığım elmalarla bir zarf dolusu para koydum çantaya. Parayı dolaptan, lazım olur diye ayırdığım kutudan çıkardım. Zarfa neden koyduğumu tam bilmiyordum. Belki de boş elle gelmeyeyim diye. En azından rolümü bir nebze geri almak için.

Trende cam kenarına oturdum. Camdan dışarıda ardı ardına sıralanmış garajları, geçici binaları, aralardaki seyrek ağaçları izlerken farklı başka şeyler hatırladım.

Onuncu sınıfta bir oğlanla eve geldiğini, kendini gereğinden fazla savunuyor gibi çok geniş gülümsediğini hatırladım. O gün sesimi yükseltmedim. Sadece, Önce okul, sonra saçmalıklar, dedim. Çocuk gitti, odaya kapandı. Bir saat sonra kapısını çaldım, konuşmak istedim. Gerek yok, diye cevap verdi. Doğru olanı yaptım sandım. Ebeveyn sınır koymalıydı.

Sonra lise mezuniyetinde okula almaya gittiğim günü hatırlıyorum. Arkadaşları ve bir oğlanla bekliyordu. Yanına gidip selam bile vermeden, Bu kim? dedim. Kızardı. Sesim istemeden yükseldi; Sana soruyorum, duymuyor musun? Çocuk geri çekildi. Kız arkadaşları telefonla oyalanır gibi yaptı. Kızım akşam boyunca tek kelime etmedi. Sadece sınırımı belli ettim sandım.

Bir de annesini düşündüm. Bir aile yemeğinde, akrabaların ortasında, Yine her şeyi karıştırdın işte, dedim, Zaten hiçbir şeyi düzgün beceremiyorsun. Bunu acımasızlıkla değil, yorgunluktan söylemiştim. Nasıl olması gerekiyorsa olsun istemiştim. O gülümsemişti, gece mutfakta sessizce ağlamıştı. Görmüştüm, ama yanına gitmedim. O kendi halinin suçu diye düşündüm.

Şimdi, bunlar cüzdanımda saklanan eski makbuzlar gibi birden ortaya döküldü. Bütün hikayeyi birleştirmeye çalıştım. Kendimi yine savundum: Ne dövdüm, ne içtim, çalıştım, çektim, ödedim. Hep iyiliğini istedim.

Yeni apartmanın önünde durup zil numarasını çevirdim. Kapı tık etti. Asansör yavaş çıkarken avuçlarım terledi.

Kapıyı kızım açtı. Saçları aceleyle toplanmış, gözleri yorgun. Üzerinde evde giydiği bir kazak vardı, ne kutlama ne de şenlik havası. Ben ışıltı beklerken gerginliği ve bitkinliği gördüm.

Hoş geldin, dedi sessizce.

Hoş bulduk, dedim ve çantayı uzattım. Elma getirdim. Bir de… zarfı kaldırdım. Bu sizin için.

Bakmadan aldı, yere bırakmaya kıyamayacağı bir şeyi tutar gibi.

Antrede iki çift ayakkabı duruyordu, siyah bir erkek botu ve onun spor ayakkabısı. Askıda başkasına ait bir ceket asılıydı. Bu gibi şeyleri otomatik dikkatle kaydettim, alışkanlık olmuştu.

Eşi evde mi? dedim.

Mutfakta, dedi. Baba, lütfen sakince olalım.

Sakince hem rica hem de bir buyruk gibi geldi.

Mutfakta genç bir adam oturuyordu, otuz yaşlarında gösteriyordu. Yüzü yorgundu ama toparlanmış belliydi. Ayağa kalktı.

Merhaba, dedi. Ben…

Kim olduğunu biliyorum, dedim hemen. Ve o anda yanlış yaptığımı anladım. Aslında adını bile bilmediğimi fark ettim.

Kızım uyardı beni bakışıyla, kısa ve anlamlı bir bakış.

Benim adım Selim, dedi adam sükunetle. Memnun oldum.

Başımı salladım, elimi hemen uzatmadım, ama sonra uzattım. Tokalaşmamız kısa ve resmiydi.

Tebrik ederim, dedim ve tebrik kelimesi yine başkasının diliyle söylenmiş gibi geldi.

Teşekkürler, dedi kızım.

Masada iki kupa, biri boşalmış kahveli, yanında birkaç kağıt; muhtemelen nikah belgeleri ve kenarları kurumuş pastadan bir kutu duruyordu. Düğün sonrası bir gün, kutlamadan çok temizlik günü gibiydi.

Otur, dedi kızım.

Oturup ellerimi dizlerime koydum. Konuşmaya nereden başlayacağımı bilemedim, kelimeler dilime yakışmadı.

Neden? diyebildim sonunda. Neden komşudan öğreniyorum?

Kızım bir Selime, bir bana bakarak cevap verdi.

Çünkü orada olmanı istemedim.

Zaten anladım, dedim. Ama sebebini anlamak istiyorum.

Selim kupasını kenara çekti, biraz yer açar gibi.

İstersem çıkabilirim, dedi.

Gerek yok, dedi kızım. Burası senin de evin.

İçim titredi. Senin evin. Benimki değil. Misafir gibi değil, adeta yabancı gibi geldiğim anı anladım.

Kavga edecek değilim, dedim. Sadece… Babayım. Bu…

Baba, sözümü kesti, Hep ben babayımla başlıyorsun. Sonra bir liste geliyor, benim ne yapmam gerektiğiyle ilgili.

Liste mi? Kaşlarımı kaldırdım. Babayı düğüne çağırmak sanki borcunu istermişim gibi mi geliyor?

Sen bunu sınava çevirecektin. Kontrole. Bunu istemedim.

Neyi kontrole? biraz öne eğildim. Ben sadece gelecektim.

Alaycı bir tebessüm etti ama gözlerinde neşe yoktu.

Gelirdin, herkesin ne giydiğine, kimin ne dediğine, Selimin ailesinin sana nasıl baktığına dikkat kesilirdin. Bir nokta bulur, eleştirirdin. Yıllarca konuşur, tekrar tekrar anlatırdın.

Bu doğru değil, dedim refleksle.

Selim hafifçe öksürdü ama sessiz kaldı.

Baba, dedi kısık sesle, Sen mezuniyetimi hatırlıyor musun?

Tabii, dedim. Seni almaya gelmiştim.

Peki, orada ne söyledin, hatırlıyor musun?

Gerildim. Unutmak istedim ama unutamamıştım.

Bu çocuk kim? dedim. Sonra?

Sanki hırsızlık yapmışım gibi sordun, dedi. Annemle seçtiğimiz o elbiseyle, mutlu mutlu arkadaşlarımın yanındaydım ve sen geldin, herkesin içinde rezil ettin.

Kiminle görüştüğünü bilmek istedim, dedim. Normal bu.

Herkesin içinde değil, sonra, evde sorsan olurdu.

Karşı çıkmak isterken yüzünde ilk defa görmediğim bir şey gördüm: Kırgın bir genç gibi değil, dayanağını kaybetmekten korkan yetişkin gibi bir yüz.

Sırf mezuniyet yüzünden mi çağırmadın? diyerek bu sefer mantık aradım.

Sadece mezuniyet değil, dedi. Her zaman böylesin.

Kalktı, musluğu açtı, ellerini meşgul etti, sanki konu fazla gelmiş gibi. Su gürül gürül aktı, araya suskunluk çöktü.

Teyze Hülyanın doğum gününde anneme ne dediğini hatırlıyor musun? diye sordu, arkasını dönmeden.

Hatırlıyorum. Soğuk masa, salatalar, akrabalar ve ağzımdan çıkan o cümle. O an haklı hissetmiştim.

Yine karıştırmışsın, dedim, cevapladım tedirgin.

Hiçbir işi doğru düzgün beceremiyorsun, dedin, düzeltti kızım. Herkesin içinde söyledin bunu. Ben yirmi ikiydim. O anda anladım ki ben sana önemli birini getirsem, büyük bir adım atsam, sen her an aynısını yaparsın. Ve umursamazsın bile.

Boğazıma sıcak bir şey geldi. Sonra özür diledim ama, demek istedim. Ama ben özür dilerim demedim. Drama yapma, dedim sadece. Gerçeği söyledim, dedim.

Amacım aşağılamak değildi, dedim.

Kızım döndü. Musluk hala açıktı, ama kapatmadı.

Ama aşağıladın, dedi. Hem de defalarca.

Selim yerinden kalktı, musluğu kapadı, tekrar oturdu. Hareket sade ama anlamlıydı: Bu evde gereksiz gürültü hemen susturuluyordu.

Beni canavar sanıyorsun, dedim.

Senin duramama gibi bir huyun var, dedi. Çalışmayı, çözmeyi, baskı kurmayı iyi bilirsin. Yanındaki insan acı çekiyorsa, sanki göremiyorsun. Sadece eksik olanı görüyorsun.

İçimden Ben olmasam nasıl geçindiniz, kaç kere elektrik kesilecekti, annene bakmasam ne olacaktı, gibi kendimi savunmak istedim. Ama birden anladım ki, tüm bunlar sevgiden çok borç çıkarmak gibi olurdu şimdi.

Buraya geldim, çünkü canım yanıyor, dedim aradan zaman geçtikten sonra. Ben de etten kemiktenim. Bir yabancı söyledi bana. Biliyor musun, bunun…

Biliyorum, dedi sesi kısık. Benim de canım yandı. Senin üzüleceğini biliyordum. Haftalardır doğru düzgün uyuyamadım. Ama daha az kötüsünü seçtim.

Daha az kötüsü… Yani ben kötülüğüm?

Hemen cevap vermedi.

Baba, sonunda konuştu, Seninle savaşmak istemiyorum. Sadece, kendi huzurumu senden korunmak üzerine kurmak istemiyorum. Sen isteyerek yapmıyorsun, ama sonuç bu.

Selime döndüm.

Sen neden susuyorsun? dedim.

Selim derin bir nefes aldı.

Aranızda kalmak istemiyorum, dedi. Sadece onun ne kadar korktuğunu gördüm. Orada gelip işimin, ailemin, maddi durumumun sorgulanmasından ve sonradan aylarca konuşulmasından korktu.

Sormak günah mı, dedim. Bilmeden mutlu olmam mı gerek?

Sorabilirsin, dedi Selim. Ama öyle bir sorarsın ki insan kendini sorguda hisseder.

Kızım yeniden oturdu, ellerini masaya koydu.

Biliyor musun, başka bir şey daha var, dedi yavaşça.

Gerildim, ne çıkacak merak ettim.

İki yıl önce Selimle birlikte olduğumu söylediğimde bir gelsin, konuşalım demiştin. Geldiğinde seninle mutfakta oturtup maaşını, arabasını, evini sorguladın. Hep, üstünlüğünü göstermek için soruyordun.

Ben karakterini anlamak istedim, dedim.

Bize hem onu hem beni, bir yerlere koymaya çalıştın. Yine doğru adam değil, deyip haklı olacaktın.

O günü hatırladım. Gerçekten de öyle bir bakış açım vardı. Sadece korumak istedim diye düşündüm.

Amacım… dedim.

Baba, kesti. Hep niyetim iyi diyorsun. Sonra olanları ben yaşıyorum.

Baldırımda bir titreme, elimle masaya bastım, göstermemeye çalıştım.

Şimdi ne olacak? dedim. Artık bana gerek yok mu diyorsun?

Sana ihtiyaç var, ama mesafeden, dedi. Hayatımda ol, ama beni yönetme.

Yönetmiyorum, itiraz ettim, ama inancım sarsılmıştı.

Yönetiyorsun, dedi. Hatta şimdi bile. Geldin önce hesap vermemi istiyorsun.

İtiraz edecek oldum, ama içimde hissettim: Doğru söylüyordu. Sanki toplantıya, kendi haklılığımı ispatlamaya gelmiştim. Tebrik etmeye değil, eski rolümü geri almaya gelmiştim.

Ben farklı nasıl olunur bilmiyorum, dedim, kendime de şaşırarak.

Bu cümlenin çıkışı sessizdi, sanki ilk defa birine içimi açık ettim.

Kızım biraz dikkatle baktı.

Bak, dedi, Bu dürüst oldu şimdi.

Bir süre sessiz kaldık, ama öfkeden çok yorgunluk vardı ortamda.

Yok olmanı istemiyorum, devam etti, Sadece davet edilmedikçe gelmeni, kalabalığın içinde suçlayıcı konuşmanı, unutulmayacak cümleler kurmanı istemiyorum.

Peki sizi görmek istersem? dedim.

O zaman ara, konuş, anlaş. Eğer hayır dersem, bu hayır. Seni sevmediğim için değil, kendimi daha güvende hissettiğim için.

Güvende kelimesi bıçak gibi saplandı. Kendini benim beklentilerimden değil, benden koruyarak düzen kurmuştu.

Selim yerinden kalktı.

Ben çay koyayım, dedi ve faaliyete geçti.

Hareketlerine bakarken kendimi yine değer biçerken yakaladım: Kupayı nasıl tutuyor, dolabı nasıl kapatıyor… Alışkanlık gibi.

Baba, dedi kızım, Şimdi gittiğinde sanki kovulmuş gibi hissetmeni istemem. Ama sanki hiçbir şey olmamış gibi de davranmayacağım.

Ne istiyorsun? dedim.

Düşündü.

Anladığını söylemeni istiyorum, dedi. Ben iyilik istedim demeni değil, anladığını.

Baktım ona, içimde eski inatla yeni bir kabulleniş savaşıyor. Kabullenmek eski pozisyonumdan feragat etmek gibiydi. Ama zaten kaybetmiştim.

Şunu anladım ki… duraksadım. Seni utandırmış olabilirim. Bundan korkuyorsun.

Sırıtmadı, ama omuzları hafif indi, sanki yumruk yememiş gibi.

Evet, dedi.

Selim çaydanlığı getirdi, bardakları çıkardı. Çaydanlık yeni, lekesizdi. Bu evin bambaşka olacağını ve benim artık misafir olarak öğrenmem gerekeceğini düşündüm birden.

Bundan sonra ne yapacağım bilmiyorum, dedim.

Şöyle yapalım, dedi kızım. Bir hafta sonra şehirde, bir kafede buluşalım. Bir saat oturalım. Sadece sohbet. Selimin olması şart değil. Ve lütfen başka sınav, kontrol yok.

Eve gelmek? dedim.

Şimdilik yok, dedi. Zamana ihtiyacım var.

İsyan edecektim, ama sustum. İçimden acı yükseldi, ama bir yandan da tuhaf bir rahatlama: Kurallar açıkça söylenmişti.

Tamam, dedim. Kafede buluşalım.

Selim bardağı önüme koydu.

Şeker? dedi.

Gerek yok, dedim.

Bir yudum aldım. Çay sıcaktı, dilimi yaktı. Karşısındaki kızıma baktım, artık dünü getiremeyeceğimi, ve bunun hakkım olmadığını anladım.

Yine de doğru olmadığını düşünüyorum, dedim sessiz. Babayı davet etmemek…

Ben de aşağılamanın doğru olmadığını düşünüyorum, dedi aynı tonda. Biz de düşünüyoruz, baba.

Başımı salladım. Barışma değildi. Herkesin gerçeği ayrıydı artık ve benimki başrol değildi.

Kapıdan çıkarken kızım bana kadar eşlik etti. Koridorda ceketi giydim, yakayı kaldırdım. Sarılmak istedim, ama vazgeçtim.

Arayacağım, dedim.

Ara mutlaka, dedi. Ama baba… Haberleşmeden gelirsen açmayacağım kapıyı.

Bakıştım. Tehditsiz, sadece sakin bir uyarıydı.

Anladım, dedim.

Asansörde tek başıma mekanizmanın sesini dinledim. Dışarıda durağa yürürken ellerim cebimdeydi. Para zarfı da, elmalar da onların mutfağında kaldı. Var olduğumun izi, yabancı bir evde duruyordu.

Geri dönüş yolum uzundu: önce otobüs, sonra banliyö treni. Camdan yine kendimi yansırken garajlar, teller hızla geçiyordu, ama artık akşam karanlığında. Aileyi bir kale gibi kurmuştum, ama aslında herkesin kendi kapısı, kendi anahtarı oluyormuş. Bundan sonra beni içeri alırlar mı bilmiyorum. Ama artık kapı çalmanın da usulünü öğrenmem gerekecek.

Rate article
Lifequest
Davet Edilmeden: Bir Babanın Kızının Düğününe Çağrılmadığını Öğrenmesiyle Hayatında Değişenler