– Annem Hasta Oldu ve Bir Süre Bizde Kalacak, Ona Sen Bakacaksın! – dedi Ali Karısına Sevda’ya — Affedersin, ne? — Sevda telefonundan iş mesajlarını kontrol etmeyi bırakıp yavaşça baktı. Ali mutfağın kapısında kollarını göğsünde kavuşturmuş duruyordu. Yüzünde tartışmaya kapalı mutlak bir karar vermiş insanın ifadesi vardı. — Söyledim ya, annem bir süre bizde kalacak. Sürekli ilgiye ihtiyacı var. Doktor en az iki-üç ay dedi. Belki daha fazla kalacak. Sevda’nın içinde bir şey yavaşça, çok yavaşça sıkışmaya başladı. — Bunu ne zaman kararlaştırdın? — dedi, sesinin sakin çıkmasına çalışarak. — Bu sabah ablamla ve doktorla konuştum. Artık karar verildi. — Yani, üç kişi karar verdiniz, bana sadece haberi vermek ve kabul etmek mi düştü? Ali hafifçe kaşlarını çattı — sanki direniş bekliyormuş ama bu kadarını tahmin etmemiş gibiydi. — Sevda, anlamıyor musun? O benim annem. Başka kimin yanına gidebilir? Ablam İstanbul’da, küçük çocukları var, işi gücü var… Bizim ev büyük, sen de neredeyse her gün evdesin… — Beş gün ofisteyim Ali. Tüm gün. Sabah dokuzdan akşam yediye, bazen daha geç. Bunu da biliyorsun. — Ee, ne olmuş yani? Annem zor biri değil. Yanında birinin olması yeter. İlacını vereceksin, yemeğini ısıtıp önüne koyacaksın, tuvaletine yardım edeceksin… Sen halledersin. Sevda kocasına bakarken göğsünde garip bir donukluk hissetti. Henüz öfke değildi, sadece buz gibi bir farkındalık: Onun gözünde bu çok normaldi. Kendi işinin, yorgunluğunun, özel zamanının ikinci planda olduğuna inanıyordu; “annenin ihtiyacı” hepsinin önünde geliyordu. — Bakıcı düşünmediniz mi? — diye sordu alçak sesle. Ali yüzünü buruşturdu. — Ne kadar pahalı olduğunu biliyorsun. İyi bir bakıcı aylık on-dokuz yirmi bin lira. O kadar paramız yok. — Ya sen ücretsiz izin almayı düşündün mü? Ya da bir süreliğine kısmi zamanlı çalışmayı? Öyle baktı ki, sanki ona çatıdan atlamasını önermişti gibi. — Sevda, benim işim çok önemli. İki-üç ay izin vermeleri imkânsız. Hem ben hemşire değilim ki… İğne yapmaktan tansiyon ölçmeye kadar anlamam… Düzenine de dikkat etmeyi bilmem… — Yani ben biliyorum, öyle mi? — sesi yükselmedi bile. Sadece sordu. Çok sakin. Ali bir an duraksadı. Görüşmelerinin planladığı gibi gitmediğini ilk kez fark etmişe benziyordu. — Sen kadınsın ya… — dedi sonunda, o kadar ciddi bir inanmışlık vardı ki, Sevda’nın bir an gülmemek için kendini zor tuttu. — İçgüdülerin güçlü. Zaten en iyi sen baş edersin böyle şeylerle. Kafasıyla onayladı – kendi kendine, Ali’ye değil. — İçgüdü yani. — Yani… evet. Sevda telefonunu masaya, ekranı aşağı gelecek şekilde bıraktı. Ellerine baktı. Parmakları hafifçe titriyordu, zar zor fark edilebilirdi. — Tamam, — dedi. — O zaman şöyle yapalım. Sen iki ay ücretsiz izin al, ben çalışmaya devam edeyim. Akşamları ve hafta sonları beraber bakarız annene. Ben elimden geleni yaparım. Gündüzleri sen ilgilenirsin. Olur mu? Ali ağzını açtı, sonra kapattı. — Sevda… ciddi misin? — Kesinlikle. — Dedim ya, izin vermeyecekler! — O zaman bakıcı tutarız. Yarı yarıya ödemeye hazırım. Hatta sen maaşım az diyorsan istersen altmışa kırk da ödeyebilirim. Ama annenin bakımının tamamı benim sorumluluğum olmayacak, seninle konuşulmadan kabul etmeyeceğim. İstemiyorum. Birkaç an sessizlik oldu. Yoğun, yapışkan bir sessizlik, duvardaki saatin tik takları belirgin duyuluyordu. Ali öksürdü. — Yani kabul etmiyorsun? — Hayır, — Sevda ona baktı. — Ben, tam zamanlı, ücretsiz bir bakıcı olup, tüm işlerimi aksatıp hiçbir şey danışılmadan hareket edilmesine karşı çıkıyorum. Aradaki fark bu. Ona uzun süre baktı, şaka mı yapıyor, yoksa gerçekten mi dediğini anlamaya çalışır gibi. — Bu benim annem olduğunu biliyorsun, değil mi? — dedi sonunda, sesi kırgın, sanki ilk defa ona annesinin sorumluluğu veriliyor gibi. — Biliyorum, — diye sessizce cevapladı Sevda. — Onun için herkesin yüzünün akıyla, sağlığıyla çıkabileceği çözümler sunuyorum. Özellikle de senin annen için. Ali aniden dönüp mutfaktan çıktı. Oda kapısının kapanışı çok sert olmasa da belli belirsiz duyuldu. Sevda masada oturduğu yerde, soğumuş çayına bakıyordu. Aklında, sakin ve ilginç şekilde mesafeli bir düşünce dönüp durdu: “İşte başladı. Şimdi başlıyor.” Daha sadece başı olduğunu biliyordu. Ali’nin şimdi ablasını arayacağını biliyordu. Sonra annesini. Sonra yine ablasını. Bir iki saat sonra kayınvalidesi kapıyı çalacaktı — on dakika mesafedeydi ve elbette “her şeyi duyardı”. Yükselen seslerle dolu uzun bir tartışma olacaktı. Ona “duygusuz, nankör, bencil, aile nedir unuttun” diyenler olacaktı. Ama asıl önemli olan, bir şeyi aniden kavramış olmasıydı. Artık günde sadece dört saat uyumak istediği için özür dilemeyecekti. İşinin bir hobi olmadığını anlatmak zorunda değildi artık. Sinirlerinin, damarlarının, bir hayatının daha olduğunu – ve o hayatın sonsuz bir hasta bakıcılığa dönüşmeyecek kadar kıymetli olduğunu biliyordu. Kalktı, pencereyi açtı. Gece serinliği mutfağa dolar dolmaz, ıslak asfaltın ve uzaklardan gelen mangal dumanının kokusu içeri girdi. Sevda derin bir nefes aldı. “Ne derlerse desinler, — dedi içinden. — En önemlisi, ilk defa ‘hayır’ dedim.” Ve bu “hayır”, on iki yıllık evliliği boyunca söylediği en yüksek sesli “hayır” oldu. Ertesi sabah Sevda, açılan kapının sesiyle uyandı. Anahtar iki defa döndü — dikkatlice, neredeyse suçlu bir edayla. Sonra terlik sesleri ve hafif bir öksürük duyuldu. Kımıldamadan yatıp, antrede palto çıkarılırken, çanta bırakılırken, ayakkabılar çözülürken çıkan tanıdık sesleri dinledi. Savaşın ilan edildiği anın başlangıcıydı bu. — Ali… — Tamara Hanım’ın sesi cılızdı, ama hâlâ buyurgan. — Evde misin oğlum? Ali muhtemelen gece hiç uyumamıştı. Hemen, fazla enerjik, — Evdeyim anne, gel mutfağa, çayı koydum bile. Sevda gözlerini kapattı. “Bugün getireceğini bile haber vermedi. Sadece getirdi.” Kalkmaya kendini zorladı. Sabahlığını giydi, koridora çıktı. Tamara Hanım holün ortasında durmuştu — küçük, kambur, on yıldır giydiği eski bir mavi pardösüyle. Elinde bir torba ilaç ve termos vardı. Gelinine görünce gülümsedi — ince, yorgun ama her zamanki üstünlük ifadesiyle. — Günaydın Sevda’cığım. Kusura bakma, böyle erken geldik. Doktor dedi, ne kadar erken geçersem o kadar iyiymiş. Sevda başıyla onayladı. — Günaydın Tamara Hanım. Ali mutfaktan tepsiyle çıktı — çay, kurabiye, ilacı tabağa koymuştu. — Anne, büyük odaya git şimdilik. Kanepede yer açtım sana. — Eşyalar ne olacak? — Tamara Hanım gelinine döndü. — Sevda, yardım edersin değil mi? Sevda şakaklarında zonklamayı hissetti. — Tabii, — dedi. — İşten sonra. — İşten sonra mı? — Tamara Hanım’ın sesi bir oktav yükseldi. — Peki bugün kim benimle ilgilenecek? Ali öksürdü. — Sabah işteyim anne. Ama öğlene doğru eve gelirim. Sevda… — eşine döndü — sen bugün izin alsan? Sevda uzun uzun, çok uzun süre kocasına baktı. — Bugün müşteri sunumum var. İptal edemem. — Ya sonrası? — Tamara Hanım pardösüsünü çıkarıyordu. — Sunumdan sonra ilgilenirsin değil mi? — Sunumdan sonra her zamanki gibi eve döneceğim. Yedi, yedi buçuk gibi. Sessizlik. Tamara Hanım yavaş yavaş antredeki tabureye oturdu. — Demek ki bütün gün yalnız kalacağım? Ali eşiyle göz göze geldi — neredeyse yalvarır gibi. Sevda cevabını sakin, sesi yükselmeden verdi: — Tamara Hanım, sabah size akşama kadar yetecek yemek hazırlarım. İlaçlarınızı saatlerine göre hazırlarım. Her şeyi yazarım. Bir şey olursa mutlaka arayın. Sunumda bile olsam açarım telefonu. Tamara Hanım dudaklarını büzdü. — Ya düşersem? Ya yanlış ilaç alırsam? — O zaman ambulansı arayın. Ben yetişemem, ama onlar daha hızlı müdahale eder. Ali bir itiraz edecek oldu. Sonra sustu. Tamara Hanım oğluna döndü. — Ali… duydun mu? — Anne, — sesi çok alçak, neredeyse fısıltı — Sevda haklı. Biz hekim değiliz. Ciddi bir şey olursa ambulans lazım. Sevda şaşırdı. Yedi yıldır ilk kez “Sevda haklı” dendiğini duyuyordu. Tamara Hanım kalktı. — İyi, — dedi. — Madem karar verdiniz… Odasına gitti; poşetini sürüyerek kapattı kapıyı. Ali Sevda’ya döndü. — Bari sen… — Hayır, — Sevda araya girdi. — Yapamam. Ve yapmayacağım. Mutfağa geçti, kendine su koyup bir dikişte içti. Ali arkasından geldi. — Sevda… biliyorum yoruldun. Ama bu benim annem. — Biliyorum. — Hakikaten kötü durumda. — İnanıyorum. — Peki neden… Sevda ona döndü. — Çünkü her şeyi bana yıkarsam, bu iş hiç değişmeyecek. Sonsuza kadar böyle olacak. Farkındasın, değil mi? Ali sessiz kaldı. — Seni seviyorum, — dedi Sevda. — Ve ailemizin, tek bir kişinin diğerinin hayatını yok saymasından dolayı dağılmasını istemiyorum. Ali başını eğdi. — Yine ablamı arayayım. Belki en azından hafta sonları gelebilir. — Çok iyi olur. Gözlerini kaldırdı. — Bana kızmazsın değil mi artık? Sevda gülümsedi — günler sonra ilk defa. — Zaten kızgınım. Ama ömrüme yaymamaya çalışacağım. Başını salladı. — Ben de… düzeltmeye çalışacağım. Sevda saate baktı. — Hazırlanmalıyım. İki saat sonra sunumum var. Odasına gitti. Ali mutfakta, boş bardağa bakarak kaldı. Gün ilginç sakin geçti. Sevda sunumu harika yaptı — müşteri memnundu, hatta acil teslim için prim bile vaat etti. Yedide, hafif bir ferahlıkla çıktı ofisten. Metroda Ali ’ye yazdı: “Annen nasıl?” Cevap anında geldi: “Uyuyor. Saat üçten beri evdeyim. Akşam yemeğini yaptım. Seni bekliyoruz.” Sevda metro camından dışarı baktı. “Seni bekliyoruz.” Uzun süredir ev gibi gelmemişti bu kelime. Gerçekten de evde bekliyorlardı. Masada salata, fırında balık, patates. Tamara Hanım koltukta kitap okuyor. Sevda girince, Tamara Hanım ince bir gülümsemeyle kitabı bıraktı. — Sevda’cığım, geldin mi? — Geldim. — Geç otur, ye. Ali hepsini kendi yaptı. Hatta bulaşığı da yıkadı. Sevda Ali’ye baktı. Ali hafifçe omuzlarını kaldırdı — büyütülecek bir şey miş gibi. Sofraya oturdu. Tamara Hanım öksürdü. — Şöyle düşündüm… Belki bakıcı bulsak iyi olur. En azından gündüzleri. Ali işten izin almakta zorlanıyor… Sevda bakışlarını kaldırdı. — Mantıklı olurdu. — Ablayı arayacağım, — Ali ekledi. — O da katılsın. Düşüneceğini söyledi. Tamara Hanım iç çekti. — Bir gün gelecek, yaşlı halimde bana yabancı biri bez değiştirecekmiş… buna inanmazdım. — Kimse yabancı değil anne, — dedi Ali sessizce. — Aileyiz. Sadece… artık herkesin sınırı var. Sevda kayınvalidesine baktı. O da biraz duraksadıktan sonra kafasını salladı. — Sanırım… öğrenme zamanı. O sırada Tamara Hanım’ın telefonu çaldı. Ekrana uzun bir bakış attı, iç çekti. — Ablan… Nihan. Ali telefonu aldı. — Alo… Evet anne… Evet, evdeyiz… Bak bir şey diyeceğim… yardıma ihtiyacımız var. Sadece maddi değil. Hafta sonu da gel. Hep birlikte konuşalım. Telefonu kapattı. Sevda’ya baktı. — Geliyor. Sevda kafasını salladı. — Güzel. O anda, yıllardır ilk defa, eve dönmekten korkmadığını fark etti. Çünkü artık evde sessizleşmek zorunda olmadığı için değil, Evde sonunda ona da kulak verildiği için. Üç hafta geçti. Tamara Hanım geceleri öksürmüyordu artık. İlaçları etkisini göstermişti, ayaklarındaki şiş indi, hatta mutfağa çay almaya bile kendi başına gitmeye başlamıştı. Ama asıl önemli olan — evdeki sessizlik artık söylenemez bir gerginlik değildi. Sakin, olgun insanların oturduğu bir ortam vardı; konuşmayı, uzlaşmayı öğrenen bir aile. Cumartesi sabahı, Nihan İstanbul’dan geldi. Elinde iki bavul, kucağında kızı ve yüzünde suçlu bir gülümseme ile kapıdan girdi. — Anneciğim, merhaba… Sevda, Ali… Kusura bakma, geç kaldım biraz. Pencere önündeki koltukta oturan Tamara Hanım ağır ağır döndü, sanki anı kaçıramamaktan korkuyordu. — Yine de geldin ya. — Tabii ki geldim, — Nihan bavullarını bırakıp kızını Ali’ye teslim etti, annesine yaklaştı. — Söz vermiştim ya. Sevda mutfak kapısı eşiğinde durdu; müdahale etmedi, sadece izledi. Nihan annesinin önünde diz çöktü. — Anne, Ali’yle dün konuştuk. Şöyle düşündük. Cebinden kâğıt çıkardı. — Bakıcı ilanı. Sağlık eğitimi var. Sabah dokuzdan akşam yediye. Haftada beş gün. Hafta sonları biz ilgileneceğiz. Tamara Hanım elleriyle titrek bir şekilde kâğıdı aldı. Okudu. Oğluna baktı. — Peki ya para? — Üçümüz de katılıyoruz, — Ali cevapladı. — Ben, Nihan, Sevda. Üç eşit parça. — Üçümüz eşit… — dedi Tamara Hanım, kelimeyi sindiriyormuş gibi. Nihan başıyla onayladı. — Anneciğim, hiçbirimiz iş bırakıp tam zamanlı bakamayız. Ama senin de sürekli ilgilenmeye ihtiyacın var. O zaman profesyonel yardım almak lazım. Sevda ilk defa lafa karıştı: — Hanımefendiyle anlaştık. Adı Oya Hanım. Elli sekiz yaşında, yirmi yıllık deneyimi var. Yarın tanışmaya gelecek. Tamara Hanım uzun süre sustu. Sonra gelinine doğrudan, ilk defa küçümsemeden baktı. — Sevda… sen ‘hayır’ deseydin, çoktan gitmiştin. Birçok kadın öyle yapardı. Sevda hafifçe omuz silkti. — Gidebilirdim. Ama o zaman hepimiz zarar görecektik. En çok da sen. Tamara Hanım ellerine baktı. — Haftalardır düşündüm ben. Gündüz yalnızken… Bütün hayatımda “anneysem, herkes bana ayak uydurmak zorunda” diye düşünmüşüm… — sustu, kelime seçiyordu. — Ama şimdi benim değişmem gerekiyormuş. Nihan annesinin elini tuttu. — Kimse kimseyi zorlamıyor, anneciğim. Sadece herkesin rahat nefes aldığı bir hayat yaşamak istiyoruz. Tamara Hanım kızına, oğluna, sonra yeniden Sevda’ya baktı. — Özür dilerim Sevda’cığım, — dedi kısık sesle. — Hakkım var sanıyordum… Sevda göğsündeki eski, ağrılı bir düğümün çözüldüğünü hissetti. — Özrünüzü kabul ediyorum Tamara Hanım. İlk kez, uzun zaman sonra kayınvalidesi hafifçe tebessüm etti — üstünlükten uzak, samimi. — O zaman… şu Oya Hanım’ı bir tanıyalım bakalım. Artık bu evin sultanı değilim. Ali güldü — hafif, haftalardır ilk kez keyifle. — Artık sultan değil. Sadece bizim annemiz. Çok sevdiğimiz annemiz. Bakacağız tabii, ama insanca. Akşam, Nihan ve kızını kalkan trene bıraktıktan sonra, Tamara Hanım odasında uyurken, Sevda ve Ali mutfakta hafif loş ışıkta oturdu. Ali ona şarap koydu. Kendine de. — Biliyor musun, — dedi alçak sesle, — ilk o “hayır” dediğin gece, gideceksin sandım. Sevda şaşkınlıkla baktı. — Gerçekten mi? — Evet. Eşyalarını toplayıp “Kendi başınızın çaresine bakın,” diyeceksin sandım. Sevda kadehini çevirdi. — Düşündüm aslında. Yalan yok. — Peki ne durdurdu seni? Uzun süre sustu Sevda. Sonunda cevapladı: — Şunu fark ettim: Eğer şimdi gidersem, aslında senin gerçekten sorumluluk alabilen biri olup olamayacağını asla bilemem. Ali başını eğdi. — Çok şey öğrendim bu süreçte. Hâlâ öğreniyorum. — Görüyorum. Başını kaldırdı. — Teşekkür ederim, bana fırsat verdiğin için. Sevda hafifçe gülümsedi — saf, acısız bir gülümseme. — Teşekkür ederim, o fırsatı değerlendirdiğin için. Kadehlerini tokuşturdular – sessizce, neredeyse tören üzere. Dışarıda yılın ilk karı yağıyordu. Fener ışığında bembeyaz olacak kadar iri taneler yavaşça asfalta iniyordu. Tamara Hanım’ın odasında küçük gece lambası yanıyordu. Ve Sevda ile Ali’nin yatak odasında, uzun zaman sonra ilk defa, tedirginlik ve ilaç kokusu değil — sıcak bir yuva vardı. Onların yuvası.

Annem rahatsızlandı, bir süre bizimle kalacak. Ona sen bakacaksın, başka çare yok! dedi bana kocam Kerem, hiç tartışmaya yer bırakmadan.

Pardon, ne dedin? diye sordum, elimde cep telefonum, ofisteki WhatsApp grubunu kontrol ediyordum az önce.

Kerem mutfak kapısının önünde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Yüzünde sanki bir mahkeme kararı açıklamış gibi ciddi bir ifade vardı.

Annem bir süre bizimle kalacak dedim. Sürekli ilgiye ihtiyacı varmış. Doktor öyle söyledi, iki-üç ay, belki daha fazla.

İçimde bir şeyin yavaşça, çok yavaşça sıkıştığını hissettim.

Sen bunu ne zaman verdin kararı? dedim, sesimin sakin çıkmasına çalışarak.

Bugün sabah ablamla konuştum. Doktor da aynı şeyi söyledi. Eh, artık karar verildi.

Yani siz üç kişi bir araya gelip karar verdiniz, benim payıma da sadece haberdar olmak düştü öyle mi?

Kerem hafifçe kaşlarını çatınca, itiraz beklediğini ama yine de buna şaşırdığını gördüm.

Didem, şöyle düşün. Bu benim annem. Başka kimin yanında kalacak? Ablam Kocaelide, iki küçük çocuğu var, işi var Bizim ev geniş, sen de neredeyse her gün evdesin.

Kerem, ben haftada beş gün tam zamanlı çalışıyorum. Sabah dokuzdan akşam yediye, bazen daha geç. Bunu da gayet iyi biliyorsun.

Eee, olsun ellerini iki yana açtı. Annem öyle zor biri değil. Sadece yanında birisi olması lazım. İlacını verirsin, yemekte yardımcı olursun, tuvalete gitmesine yardım edersin Sen halledersin.

Kocama bakarken göğsümde yabancı ve tuhaf bir donukluk hissettim. Henüz öfke değildi bu; daha çok dümdüz, berrak bir idrak: O gerçekten de böyle olmasının normal olduğunu düşünüyor. Benim işim, yorgunluğum, kişisel zamanım bunlar “annenin ihtiyacının” yanında ikinci planda kalacak şeyler onun için.

Hiç hasta bakıcıyı düşündünüz mü? dedim sessizce.

Kerem yüzünü buruşturdu.

Biliyorsun o işler ne kadar pahalı. Düzgün biri olsa ayda en az on beş bin lira ister. Biz nereden bulacağız o parayı?

Sen ücretli veya ücretsiz izin almayı düşündün mü peki? Hatta en azından bir süreliğine yarı zamanlı çalışmayı?

Bana öyle garip bir bakış attı ki, sanki kendimi camdan aşağı atmamı önermişim gibi.

Didem, kritik bir görevim var. Kimse beni iki-üç ay tolere etmez. Kaldı ki, ben hemşire değilim ki! İğne yapmaktan, tansiyon ölçmekten, ilaç saatleriyle uğraşmaktan anlamam

Ben anlıyor muyum sence? diye sordum, ne sesimi yükselttim, ne sinirlendim. Sadece sordum, gayet durgun bir ifadeyle.

Kerem sustu. Şaşkındı, belli ki konuşma beklediği gibi gitmiyordu ilk defa.

Sonuçta kadınsın, dedi sonunda ve ağzında öyle bir kesinlik vardı ki, bir an gülmek istedim. Sende o içgüdü var. Sen hasta bakmada her zaman daha iyisin.

Başımı hafifçe salladım, daha çok kendim için.

İçgüdü yani.

Evet, öyle.

Telefonumu masaya bıraktım, ekranı aşağıya bakacak şekilde. Ellerime baktım, parmaklarım hafifçe titriyordu.

Şöyle yapalım o halde, dedim. Sen iki ay ücretsiz izin alacaksın, ben işime devam edeceğim. Akşamları ve hafta sonları birlikte bakacağız annene, gündüzleri sende. Kabul mü?

Keremin ağzı açık kaldı, derken kapadı.

Didem ciddi misin?

Fazlasıyla.

Ama dedim ya, izin vermezler bana!

O zaman hasta bakıcı tutarız. Ücretin yarısını ben öderim, istersen senin maaşın daha yüksek diye %60ını üstlenirim ama tek başıma bütün yükü taşımayacağım. Bunu kabul etmiyorum.

Derin bir sessizlik oldu. Mutfaktaki duvar saatinin tik taklarını duyuyordum.

Kerem boğazını temizledi.

Yani reddediyorsun?

Hayır, ona bakıp sözümü kestim. Yirmi dört saat ücretsiz hemşire olup bir yandan iş hayatıma devam etmeyi reddediyorum. O başka, bu başka.

Uzun uzun baktı bana, şaka yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyor gibiydi.

Benim annem olduğunu biliyorsun, değil mi? dedi sonunda, ve sesindeki hüzünlü burukluk, ilk kez annesinin sorumluluğunu sona kadar kendi taşımak zorunda kaldığını anlamış bir adamın ağır utancına benziyordu.

Biliyorum, sessizce cevapladım. O yüzden hem annene hem bize adil olan bir yol arıyorum.

Kerem bir anda küt diye mutfaktan çıktı.

Odasının kapısını çarptı öyle çok kuvvetli değil, ama gayet anlaşılır bir şekilde.

Ben masada oturmaya devam ettim, çayım soğumuştu. Kafamda defalarca dönen aynı düşünce vardı: “İşte başladı.”

Bunun sadece başlangıç olduğunu biliyordum.

Şimdi ablasını arayacağını, sonra annesini, tekrar ablasını arayacağını Bir-iki saate, on dakika ötedeki apartmanda oturan kayınvalidem elinde poşetle kapıma dayanacaktı. Sonra yüksek sesle uzun bir tartışma yaşanacak, bana vicdansız, nankör, aileyi unutan bencil olduğum söylenecekti.

Ama en çok içimi ısıtan şey, basit bir gerçeği fark etmemdi:

Artık günde dört saatten fazla uyumak istediğim için, işimin hobi olmadığını düşündüğüm için ya da kendi ruh sağlığımı önemsediğim için kimseye özür borçlu olmadığımı kavramıştım. Hayatımı sonsuz bir hastane nöbetine çevirmek zorunda değildim.

Yerimden kalkıp pencereye yanaştım, camı açtım.

Geceyi yırtan soğuk hava mutfağa doldu, ıslak asfalt ve uzaktan gelen odun dumanının kokusunu getirdi.

Derin bir nefes aldım.

Kim ne derse desin, diye geçirdim içimden. En azından ilk hayırımı dedim artık.

Bu hayır, on iki yıllık evliliğimin en yüksek sesli cevabı oldu.

Ertesi sabah, kapıdaki anahtar iki kez hafifçe döndü; diken üstünde bir suçluluk duygusuyla. Sonra ağır ve yavaş adımlarla antrede palto çıkarıldı, poşet bırakıldı, ayakkabılar sürüklendi.

Hareket etmeden dinledim; hepsi tanıdık seslerdi, şimdi ise artık bir savaşın başlangıcı gibiydi.

Kerem eve geldik mi? Zeynep Hanımın sesi cılızdı ama hâlâ emir veren bir ton vardı.

Kerem, anlaşılan bütün gece uyumamış, anında atıldı:

Evdeyiz anne, gel mutfağa; çay suyu koydum bile.

Kendimi zorlaya zorlaya kalktım. Sabahlığımı giyip koridora geçtim.

Zeynep Hanım, eski mavi paltosu ve elindeki ilaç torbası ile yorgun ama hafiften üstten bakan bir gülümsemeyle karşıladı beni.

Günaydın Didemciğim. Kusura bakma böyle erken geldik. Doktor ne kadar erken taşınırsam o kadar iyi dedi.

Başımı salladım.

Günaydın Zeynep Hanım.

Kerem mutfaktan çay ve kurabiyelerle çıktı, ilaçları tabağa koymuştu.

Anne, büyük odada divanı hazırladım, istersen uzan biraz.

Eşyaları kim yerleştirecek? bana baktı. Didem, bana yardım eder misin?

Şakaklarımda atmaya başlayan damarlarımı hissettim.

Yardım ederim. Akşam, iş dönüşü.

İşten sonra mı? Zeynep Hanımın sesi bir oktav yükseldi. Bugün kim bakacak bana peki?

Kerem atıldı:

Ben sabah işteyim ama öğlen izin aldım. Didem, belki sen bugün izin alsan?

Gözlerimi kocama dikerek:

Bugün müşteriye proje sunumum var. İptal edemem.

Peki, sonra? Zeynep Hanım paltoyu çıkarırken. Sunumdan sonra gelemez misin?

Akşam, her zamanki vakitte geleceğim. Yedi, yedi buçuk civarında.

Yine sessizlik.

Zeynep Hanım vestiyerdeki pufa oturdu.

Yani bütün gün yalnızım.

Kerem bana gözlerinden yardım dilenerek bakıyordu.

Sakin ve net bir sesle yanıtladım:

Zeynep Hanım, size sabah tüm gün yetecek yemek hazırlayacağım. İlaçlarınızı saatine göre dizip, üzerine yazacağım. Bir şey olursa arayın, sunumda bile olsam açarım.

Zeynep Hanım dudaklarını büzdü.

Peki ya düşersem? Ya yanlış ilacı alırsam?

O zaman ambulansı arayın. Benim şehri geçip gelmemden daha iyidir.

Kerem bir şey diyecek gibi oldu ama sustu.

Zeynep Hanım oğluna döndü.

Kerem, duydun mu?

Anne, neredeyse fısıldayarak söyledi, Didem haklı. Biz doktor değiliz. Ciddi bir sorun olursa ambulans lazım.

İçimde bir yerde şaşırdım. Yedi yıldır ilk defa Keremin açıkça Didem haklı dediğini duydum.

Zeynep Hanım kalktı.

Peki, öyleyse madem öyle karar verdiniz, öyle olsun.

Yavaşça odasına gitti, torbayı sürükleyerek. Kapıyı sessizce kapattı.

Kerem bana döndü.

Beni en azından

Hayır, sözünü kestim. Yapamam, istemiyorum da.

Mutfakta su içtim.

Kerem arkadan geldi.

Didem zor biliyorum. Ama benim annem.

Biliyorum.

Gerçekten kötü durumda.

İnanıyorum.

Ama o zaman neden

Yüzüne dönerek:

Çünkü şimdi bütün yükü üstlenirsem, bu hep böyle olacak. Anladın mı?

Sessiz kaldı.

Seni seviyorum Kerem. Ama ailemizin bir kişinin hayatı üzerinden gitmesini istemiyorum.

Kerem başını eğdi.

Ablamla tekrar konuşacağım. Belki haftasonları gelebilir.

Bu iyi olur.

Gözlerini kaldırdı.

Bana kızgın mısın hala?

Gülümsedim; günlerdir ilk defa.

Kızgınım evet. Ama o öfkenin hayatımızı belirlemesine izin vermiyorum.

Başını salladı.

Düzeltmek için elimden geleni yapacağım.

Saatime baktım.

Hazırlanmam lazım. Sunuma iki saat var.

Odaya geçtim. Kerem, boş çay bardağına bakarak mutfakta kaldı.

Gün şaşırtıcı derecede sakin geçti. Sunum çok iyi geçti; müşteri ekstra ödeme bile teklif etti. Altıda çıktım ofisten, göğsümde hafiflik vardı.

Metroda Kereme mesaj attım:

“Annen nasıl?”

Yanıt hemen geldi:

“Uyuyor. Üçten beri evdeyim. Yemek yaptım. Seni bekliyoruz.”

Vitrinin karanlık camına baktım.

“Beni bekliyoruz.”

Evde gerçekten hazırlanmış bir masa buldum.

Salata, fırında balık, patates Zeynep Hanım koltukta kitap okuyordu. Beni görünce kitabı kapattı.

Geldin Didemciğim.

Geldim.

Gel yemek ye. Hepsini Kerem yaptı. Bulaşığı da o yıkadı.

Kocama baktım.

Sanki “bunda ne var” dercesine omzunu silkti.

Masaya oturdum.

Zeynep Hanım öksürdü.

Sanırım gerçekten gündüzleri bir hasta bakıcı bulmak lazım. Kerem işte perişan, izin alamıyor.

Yavaşça baktım ona.

Mantıklı olurdu.

Ben de ablamla konuşurum, dedi Kerem. O da katkı yapacak.

Zeynep Hanım iç çekti.

Bu yaşta bana yabancı biri bez bağlayacak ha

Kimse yabancımız değil anne, dedi Kerem alçak sesle. Sonuçta ailemiziz. Ama artık herkesin bir sınırı var.

Zeynep Hanım, bir süre sustu, sonra onaylar gibi başını salladı.

Evet Öğrenmek lazım artık.

Tam o anda onun telefonu çaldı.

Telefona baktı, içini çekti.

Ablan Nihan.

Kerem telefonu aldı.

Alo Evet anne Evet, evdeyiz Dinle Yardıma ihtiyacımız var. Sadece para değil. Hafta sonu mutlaka gel, hep beraber konuşalım.

Kapattı.

Bana baktı.

Geliyor.

Başımı salladım.

Güzel.

O an yıllardır ilk kez eve dönmekten korkmadığımı fark ettim.

Çünkü evde sonunda konuşuluyordu, susulup sineye çekilmiyordu.

Üç hafta geçti.

Zeynep Hanımın öksürüğü çok azaldı. İlaçlar fayda etti, bacaklarındaki şiş de indi. Hatta iki kez kendi gidip mutfaktan çay aldı. Ve en önemlisi: Evde sessizliğin adı değişti artık. Herkes birbirini anlamaya çalışıyor.

Cumartesi sabahı Nihan geldi Kocaeliden.

İki büyük valiz, kucağında küçük kızı ve mahçup bir gülümseme ile koridorda belirdi.

Merhaba anne Didem, Kerem Kusura bakma, ancak toplanabildim.

Zeynep Hanım koltukta dönüp baktı, sanki o anı kaçıracak gibi korkarcasına.

Sonunda geldin.

Gelmez miyim anne? Nihan çocuğu Kereme verdi, annesinin yanına oturdu. Söz verdim ya.

Mutfak kapısında izlemedeydim, karışmadım.

Nihan diz çöküp konuşmaya başladı.

Anne, dün gece Keremle uzunca konuştuk. Şu karara vardık.

Cebinden bir kağıt çıkardı.

Bu bir ilan. Sağlıkçı, deneyimli bir kadın. Sabah dokuz öğlen yedi arası burada olacak. Beş gün boyunca. Hafta sonu biz.

Zeynep Hanım tir tir titreyen elleriyle kağıdı inceledi. Oğluna döndü:

Parayı?

Üçümüz ortak ödeyeceğiz, dedi Kerem. Ben, Nihan, Didem. Eşit şekilde.

Eşit dedi Zeynep Hanım, kelimeyi çiğneyerek.

Nihan başını salladı.

Anne, hiçbirimizin işi bırakıp tam zamanlı bakacak imkanı yok. Sana güvenli, profesyonel biri bakarsa içimiz rahat.

İlk kez söze girdim:

Hem de konuştuk kendisiyle. İsmi Gül Hanım. Elli sekiz yaşında, yirmi yıl yatalak bakımı deneyimi var. Yarın tanışmaya gelecek.

Zeynep Hanım uzun süre sustu.

Sonra bana döndü, bu kez yargılayan bakışı olmadan.

Didem Sadece hayır demekle işin içinden sıyrılıp gidemezdin. Birçokları öyle yapardı.

Omuz silktim.

Gidebilirdim. O zaman herkes perişan olurdu. İlk sen.

Zeynep Hanım ellerine bakarak konuştu.

Bu haftalarda çok düşündüm. Hep başkaları bana uysun istedim, çünkü anneydim. Meğer artık benim uyumam gerekiyormuş.

Nihan annesinin elini tuttu.

Kimse sana zorla uyduracak demiyor anne. Sadece artık herkes nefes alsın istiyoruz.

Zeynep Hanım önce kızına, sonra oğluna, sonra bana baktı.

Kusura bakma Didem dedi fısıltıyla. Hak iddia ettiğimi sandım, gerçekten.

İçimdeki o sıkışmış yer birden gevşedi.

Özrünüzü kabul ediyorum Zeynep Hanım.

İçten, uzun zamandır olmayan bir tebessümle gülümsedi.

O zaman gelinsin bakalım şu Gül Hanım. Madem artık bu evde ne kraliçeyim ne de ilah.

Kerem hafifçe güldü, haftalardır ilk kez.

Ne kraliçesin, ne ilah. Sadece annemizsin. Başımızın tacısın. Ama herkes gibi

Akşam, Nihan ve kızı garaja inmişti, Zeynep Hanım odasında uyuyordu. Keremle mutfakta loş ışıkta oturuyorduk.

Birer kadeh şarap doldurdu.

Biliyor musun, dedi. İlk gün hayır dediğinde gideceksin sandım.

Şaşkınlıkla baktım.

Gerçekten mi?

Evet. Toparlanıp “Kendi kendinize çözün” diye çekip gideceksin sandım.

Kadehi elimde çevirdim.

Düşündüm aslında. Cidden öyle bir niyetim oldu.

Neden kalmaya karar verdin?

Uzun süre sustum.

Sonunda şöyle dedim:

Eğer şimdi gidersem, senin gerçekten sorumluluk alabilen bir adam olup olmadığını asla öğrenemem diye düşündüm.

Kerem yere bakarak:

Bu haftalarda çok şey öğrendim. Ve öğrenmeye devam ediyorum.

Görüyorum.

Başını kaldırdı.

Bana fırsat verdiğin için sağ ol.

Gülümsedim, kırgınlık yoktu.

Fırsatı değerlendirdiğin için asıl ben teşekkür ederim.

Kadehlerimizi hafifçe tokuşturduk.

Dışarıda kar başlamıştı; bu kışın ilk gerçek karı. Lambanın altında yavaşça düşüp yeri bembeyaz örten o sessiz kar.

Zeynep Hanımın odasında küçük bir gece lambası yanıyordu.

Bizim odada ise uzun zamandır ilk kez ilaç ya da endişe kokusu yoktu; yalnızca huzur vardı, evimizin huzuru.

Rate article
Lifequest
– Annem Hasta Oldu ve Bir Süre Bizde Kalacak, Ona Sen Bakacaksın! – dedi Ali Karısına Sevda’ya — Affedersin, ne? — Sevda telefonundan iş mesajlarını kontrol etmeyi bırakıp yavaşça baktı. Ali mutfağın kapısında kollarını göğsünde kavuşturmuş duruyordu. Yüzünde tartışmaya kapalı mutlak bir karar vermiş insanın ifadesi vardı. — Söyledim ya, annem bir süre bizde kalacak. Sürekli ilgiye ihtiyacı var. Doktor en az iki-üç ay dedi. Belki daha fazla kalacak. Sevda’nın içinde bir şey yavaşça, çok yavaşça sıkışmaya başladı. — Bunu ne zaman kararlaştırdın? — dedi, sesinin sakin çıkmasına çalışarak. — Bu sabah ablamla ve doktorla konuştum. Artık karar verildi. — Yani, üç kişi karar verdiniz, bana sadece haberi vermek ve kabul etmek mi düştü? Ali hafifçe kaşlarını çattı — sanki direniş bekliyormuş ama bu kadarını tahmin etmemiş gibiydi. — Sevda, anlamıyor musun? O benim annem. Başka kimin yanına gidebilir? Ablam İstanbul’da, küçük çocukları var, işi gücü var… Bizim ev büyük, sen de neredeyse her gün evdesin… — Beş gün ofisteyim Ali. Tüm gün. Sabah dokuzdan akşam yediye, bazen daha geç. Bunu da biliyorsun. — Ee, ne olmuş yani? Annem zor biri değil. Yanında birinin olması yeter. İlacını vereceksin, yemeğini ısıtıp önüne koyacaksın, tuvaletine yardım edeceksin… Sen halledersin. Sevda kocasına bakarken göğsünde garip bir donukluk hissetti. Henüz öfke değildi, sadece buz gibi bir farkındalık: Onun gözünde bu çok normaldi. Kendi işinin, yorgunluğunun, özel zamanının ikinci planda olduğuna inanıyordu; “annenin ihtiyacı” hepsinin önünde geliyordu. — Bakıcı düşünmediniz mi? — diye sordu alçak sesle. Ali yüzünü buruşturdu. — Ne kadar pahalı olduğunu biliyorsun. İyi bir bakıcı aylık on-dokuz yirmi bin lira. O kadar paramız yok. — Ya sen ücretsiz izin almayı düşündün mü? Ya da bir süreliğine kısmi zamanlı çalışmayı? Öyle baktı ki, sanki ona çatıdan atlamasını önermişti gibi. — Sevda, benim işim çok önemli. İki-üç ay izin vermeleri imkânsız. Hem ben hemşire değilim ki… İğne yapmaktan tansiyon ölçmeye kadar anlamam… Düzenine de dikkat etmeyi bilmem… — Yani ben biliyorum, öyle mi? — sesi yükselmedi bile. Sadece sordu. Çok sakin. Ali bir an duraksadı. Görüşmelerinin planladığı gibi gitmediğini ilk kez fark etmişe benziyordu. — Sen kadınsın ya… — dedi sonunda, o kadar ciddi bir inanmışlık vardı ki, Sevda’nın bir an gülmemek için kendini zor tuttu. — İçgüdülerin güçlü. Zaten en iyi sen baş edersin böyle şeylerle. Kafasıyla onayladı – kendi kendine, Ali’ye değil. — İçgüdü yani. — Yani… evet. Sevda telefonunu masaya, ekranı aşağı gelecek şekilde bıraktı. Ellerine baktı. Parmakları hafifçe titriyordu, zar zor fark edilebilirdi. — Tamam, — dedi. — O zaman şöyle yapalım. Sen iki ay ücretsiz izin al, ben çalışmaya devam edeyim. Akşamları ve hafta sonları beraber bakarız annene. Ben elimden geleni yaparım. Gündüzleri sen ilgilenirsin. Olur mu? Ali ağzını açtı, sonra kapattı. — Sevda… ciddi misin? — Kesinlikle. — Dedim ya, izin vermeyecekler! — O zaman bakıcı tutarız. Yarı yarıya ödemeye hazırım. Hatta sen maaşım az diyorsan istersen altmışa kırk da ödeyebilirim. Ama annenin bakımının tamamı benim sorumluluğum olmayacak, seninle konuşulmadan kabul etmeyeceğim. İstemiyorum. Birkaç an sessizlik oldu. Yoğun, yapışkan bir sessizlik, duvardaki saatin tik takları belirgin duyuluyordu. Ali öksürdü. — Yani kabul etmiyorsun? — Hayır, — Sevda ona baktı. — Ben, tam zamanlı, ücretsiz bir bakıcı olup, tüm işlerimi aksatıp hiçbir şey danışılmadan hareket edilmesine karşı çıkıyorum. Aradaki fark bu. Ona uzun süre baktı, şaka mı yapıyor, yoksa gerçekten mi dediğini anlamaya çalışır gibi. — Bu benim annem olduğunu biliyorsun, değil mi? — dedi sonunda, sesi kırgın, sanki ilk defa ona annesinin sorumluluğu veriliyor gibi. — Biliyorum, — diye sessizce cevapladı Sevda. — Onun için herkesin yüzünün akıyla, sağlığıyla çıkabileceği çözümler sunuyorum. Özellikle de senin annen için. Ali aniden dönüp mutfaktan çıktı. Oda kapısının kapanışı çok sert olmasa da belli belirsiz duyuldu. Sevda masada oturduğu yerde, soğumuş çayına bakıyordu. Aklında, sakin ve ilginç şekilde mesafeli bir düşünce dönüp durdu: “İşte başladı. Şimdi başlıyor.” Daha sadece başı olduğunu biliyordu. Ali’nin şimdi ablasını arayacağını biliyordu. Sonra annesini. Sonra yine ablasını. Bir iki saat sonra kayınvalidesi kapıyı çalacaktı — on dakika mesafedeydi ve elbette “her şeyi duyardı”. Yükselen seslerle dolu uzun bir tartışma olacaktı. Ona “duygusuz, nankör, bencil, aile nedir unuttun” diyenler olacaktı. Ama asıl önemli olan, bir şeyi aniden kavramış olmasıydı. Artık günde sadece dört saat uyumak istediği için özür dilemeyecekti. İşinin bir hobi olmadığını anlatmak zorunda değildi artık. Sinirlerinin, damarlarının, bir hayatının daha olduğunu – ve o hayatın sonsuz bir hasta bakıcılığa dönüşmeyecek kadar kıymetli olduğunu biliyordu. Kalktı, pencereyi açtı. Gece serinliği mutfağa dolar dolmaz, ıslak asfaltın ve uzaklardan gelen mangal dumanının kokusu içeri girdi. Sevda derin bir nefes aldı. “Ne derlerse desinler, — dedi içinden. — En önemlisi, ilk defa ‘hayır’ dedim.” Ve bu “hayır”, on iki yıllık evliliği boyunca söylediği en yüksek sesli “hayır” oldu. Ertesi sabah Sevda, açılan kapının sesiyle uyandı. Anahtar iki defa döndü — dikkatlice, neredeyse suçlu bir edayla. Sonra terlik sesleri ve hafif bir öksürük duyuldu. Kımıldamadan yatıp, antrede palto çıkarılırken, çanta bırakılırken, ayakkabılar çözülürken çıkan tanıdık sesleri dinledi. Savaşın ilan edildiği anın başlangıcıydı bu. — Ali… — Tamara Hanım’ın sesi cılızdı, ama hâlâ buyurgan. — Evde misin oğlum? Ali muhtemelen gece hiç uyumamıştı. Hemen, fazla enerjik, — Evdeyim anne, gel mutfağa, çayı koydum bile. Sevda gözlerini kapattı. “Bugün getireceğini bile haber vermedi. Sadece getirdi.” Kalkmaya kendini zorladı. Sabahlığını giydi, koridora çıktı. Tamara Hanım holün ortasında durmuştu — küçük, kambur, on yıldır giydiği eski bir mavi pardösüyle. Elinde bir torba ilaç ve termos vardı. Gelinine görünce gülümsedi — ince, yorgun ama her zamanki üstünlük ifadesiyle. — Günaydın Sevda’cığım. Kusura bakma, böyle erken geldik. Doktor dedi, ne kadar erken geçersem o kadar iyiymiş. Sevda başıyla onayladı. — Günaydın Tamara Hanım. Ali mutfaktan tepsiyle çıktı — çay, kurabiye, ilacı tabağa koymuştu. — Anne, büyük odaya git şimdilik. Kanepede yer açtım sana. — Eşyalar ne olacak? — Tamara Hanım gelinine döndü. — Sevda, yardım edersin değil mi? Sevda şakaklarında zonklamayı hissetti. — Tabii, — dedi. — İşten sonra. — İşten sonra mı? — Tamara Hanım’ın sesi bir oktav yükseldi. — Peki bugün kim benimle ilgilenecek? Ali öksürdü. — Sabah işteyim anne. Ama öğlene doğru eve gelirim. Sevda… — eşine döndü — sen bugün izin alsan? Sevda uzun uzun, çok uzun süre kocasına baktı. — Bugün müşteri sunumum var. İptal edemem. — Ya sonrası? — Tamara Hanım pardösüsünü çıkarıyordu. — Sunumdan sonra ilgilenirsin değil mi? — Sunumdan sonra her zamanki gibi eve döneceğim. Yedi, yedi buçuk gibi. Sessizlik. Tamara Hanım yavaş yavaş antredeki tabureye oturdu. — Demek ki bütün gün yalnız kalacağım? Ali eşiyle göz göze geldi — neredeyse yalvarır gibi. Sevda cevabını sakin, sesi yükselmeden verdi: — Tamara Hanım, sabah size akşama kadar yetecek yemek hazırlarım. İlaçlarınızı saatlerine göre hazırlarım. Her şeyi yazarım. Bir şey olursa mutlaka arayın. Sunumda bile olsam açarım telefonu. Tamara Hanım dudaklarını büzdü. — Ya düşersem? Ya yanlış ilaç alırsam? — O zaman ambulansı arayın. Ben yetişemem, ama onlar daha hızlı müdahale eder. Ali bir itiraz edecek oldu. Sonra sustu. Tamara Hanım oğluna döndü. — Ali… duydun mu? — Anne, — sesi çok alçak, neredeyse fısıltı — Sevda haklı. Biz hekim değiliz. Ciddi bir şey olursa ambulans lazım. Sevda şaşırdı. Yedi yıldır ilk kez “Sevda haklı” dendiğini duyuyordu. Tamara Hanım kalktı. — İyi, — dedi. — Madem karar verdiniz… Odasına gitti; poşetini sürüyerek kapattı kapıyı. Ali Sevda’ya döndü. — Bari sen… — Hayır, — Sevda araya girdi. — Yapamam. Ve yapmayacağım. Mutfağa geçti, kendine su koyup bir dikişte içti. Ali arkasından geldi. — Sevda… biliyorum yoruldun. Ama bu benim annem. — Biliyorum. — Hakikaten kötü durumda. — İnanıyorum. — Peki neden… Sevda ona döndü. — Çünkü her şeyi bana yıkarsam, bu iş hiç değişmeyecek. Sonsuza kadar böyle olacak. Farkındasın, değil mi? Ali sessiz kaldı. — Seni seviyorum, — dedi Sevda. — Ve ailemizin, tek bir kişinin diğerinin hayatını yok saymasından dolayı dağılmasını istemiyorum. Ali başını eğdi. — Yine ablamı arayayım. Belki en azından hafta sonları gelebilir. — Çok iyi olur. Gözlerini kaldırdı. — Bana kızmazsın değil mi artık? Sevda gülümsedi — günler sonra ilk defa. — Zaten kızgınım. Ama ömrüme yaymamaya çalışacağım. Başını salladı. — Ben de… düzeltmeye çalışacağım. Sevda saate baktı. — Hazırlanmalıyım. İki saat sonra sunumum var. Odasına gitti. Ali mutfakta, boş bardağa bakarak kaldı. Gün ilginç sakin geçti. Sevda sunumu harika yaptı — müşteri memnundu, hatta acil teslim için prim bile vaat etti. Yedide, hafif bir ferahlıkla çıktı ofisten. Metroda Ali ’ye yazdı: “Annen nasıl?” Cevap anında geldi: “Uyuyor. Saat üçten beri evdeyim. Akşam yemeğini yaptım. Seni bekliyoruz.” Sevda metro camından dışarı baktı. “Seni bekliyoruz.” Uzun süredir ev gibi gelmemişti bu kelime. Gerçekten de evde bekliyorlardı. Masada salata, fırında balık, patates. Tamara Hanım koltukta kitap okuyor. Sevda girince, Tamara Hanım ince bir gülümsemeyle kitabı bıraktı. — Sevda’cığım, geldin mi? — Geldim. — Geç otur, ye. Ali hepsini kendi yaptı. Hatta bulaşığı da yıkadı. Sevda Ali’ye baktı. Ali hafifçe omuzlarını kaldırdı — büyütülecek bir şey miş gibi. Sofraya oturdu. Tamara Hanım öksürdü. — Şöyle düşündüm… Belki bakıcı bulsak iyi olur. En azından gündüzleri. Ali işten izin almakta zorlanıyor… Sevda bakışlarını kaldırdı. — Mantıklı olurdu. — Ablayı arayacağım, — Ali ekledi. — O da katılsın. Düşüneceğini söyledi. Tamara Hanım iç çekti. — Bir gün gelecek, yaşlı halimde bana yabancı biri bez değiştirecekmiş… buna inanmazdım. — Kimse yabancı değil anne, — dedi Ali sessizce. — Aileyiz. Sadece… artık herkesin sınırı var. Sevda kayınvalidesine baktı. O da biraz duraksadıktan sonra kafasını salladı. — Sanırım… öğrenme zamanı. O sırada Tamara Hanım’ın telefonu çaldı. Ekrana uzun bir bakış attı, iç çekti. — Ablan… Nihan. Ali telefonu aldı. — Alo… Evet anne… Evet, evdeyiz… Bak bir şey diyeceğim… yardıma ihtiyacımız var. Sadece maddi değil. Hafta sonu da gel. Hep birlikte konuşalım. Telefonu kapattı. Sevda’ya baktı. — Geliyor. Sevda kafasını salladı. — Güzel. O anda, yıllardır ilk defa, eve dönmekten korkmadığını fark etti. Çünkü artık evde sessizleşmek zorunda olmadığı için değil, Evde sonunda ona da kulak verildiği için. Üç hafta geçti. Tamara Hanım geceleri öksürmüyordu artık. İlaçları etkisini göstermişti, ayaklarındaki şiş indi, hatta mutfağa çay almaya bile kendi başına gitmeye başlamıştı. Ama asıl önemli olan — evdeki sessizlik artık söylenemez bir gerginlik değildi. Sakin, olgun insanların oturduğu bir ortam vardı; konuşmayı, uzlaşmayı öğrenen bir aile. Cumartesi sabahı, Nihan İstanbul’dan geldi. Elinde iki bavul, kucağında kızı ve yüzünde suçlu bir gülümseme ile kapıdan girdi. — Anneciğim, merhaba… Sevda, Ali… Kusura bakma, geç kaldım biraz. Pencere önündeki koltukta oturan Tamara Hanım ağır ağır döndü, sanki anı kaçıramamaktan korkuyordu. — Yine de geldin ya. — Tabii ki geldim, — Nihan bavullarını bırakıp kızını Ali’ye teslim etti, annesine yaklaştı. — Söz vermiştim ya. Sevda mutfak kapısı eşiğinde durdu; müdahale etmedi, sadece izledi. Nihan annesinin önünde diz çöktü. — Anne, Ali’yle dün konuştuk. Şöyle düşündük. Cebinden kâğıt çıkardı. — Bakıcı ilanı. Sağlık eğitimi var. Sabah dokuzdan akşam yediye. Haftada beş gün. Hafta sonları biz ilgileneceğiz. Tamara Hanım elleriyle titrek bir şekilde kâğıdı aldı. Okudu. Oğluna baktı. — Peki ya para? — Üçümüz de katılıyoruz, — Ali cevapladı. — Ben, Nihan, Sevda. Üç eşit parça. — Üçümüz eşit… — dedi Tamara Hanım, kelimeyi sindiriyormuş gibi. Nihan başıyla onayladı. — Anneciğim, hiçbirimiz iş bırakıp tam zamanlı bakamayız. Ama senin de sürekli ilgilenmeye ihtiyacın var. O zaman profesyonel yardım almak lazım. Sevda ilk defa lafa karıştı: — Hanımefendiyle anlaştık. Adı Oya Hanım. Elli sekiz yaşında, yirmi yıllık deneyimi var. Yarın tanışmaya gelecek. Tamara Hanım uzun süre sustu. Sonra gelinine doğrudan, ilk defa küçümsemeden baktı. — Sevda… sen ‘hayır’ deseydin, çoktan gitmiştin. Birçok kadın öyle yapardı. Sevda hafifçe omuz silkti. — Gidebilirdim. Ama o zaman hepimiz zarar görecektik. En çok da sen. Tamara Hanım ellerine baktı. — Haftalardır düşündüm ben. Gündüz yalnızken… Bütün hayatımda “anneysem, herkes bana ayak uydurmak zorunda” diye düşünmüşüm… — sustu, kelime seçiyordu. — Ama şimdi benim değişmem gerekiyormuş. Nihan annesinin elini tuttu. — Kimse kimseyi zorlamıyor, anneciğim. Sadece herkesin rahat nefes aldığı bir hayat yaşamak istiyoruz. Tamara Hanım kızına, oğluna, sonra yeniden Sevda’ya baktı. — Özür dilerim Sevda’cığım, — dedi kısık sesle. — Hakkım var sanıyordum… Sevda göğsündeki eski, ağrılı bir düğümün çözüldüğünü hissetti. — Özrünüzü kabul ediyorum Tamara Hanım. İlk kez, uzun zaman sonra kayınvalidesi hafifçe tebessüm etti — üstünlükten uzak, samimi. — O zaman… şu Oya Hanım’ı bir tanıyalım bakalım. Artık bu evin sultanı değilim. Ali güldü — hafif, haftalardır ilk kez keyifle. — Artık sultan değil. Sadece bizim annemiz. Çok sevdiğimiz annemiz. Bakacağız tabii, ama insanca. Akşam, Nihan ve kızını kalkan trene bıraktıktan sonra, Tamara Hanım odasında uyurken, Sevda ve Ali mutfakta hafif loş ışıkta oturdu. Ali ona şarap koydu. Kendine de. — Biliyor musun, — dedi alçak sesle, — ilk o “hayır” dediğin gece, gideceksin sandım. Sevda şaşkınlıkla baktı. — Gerçekten mi? — Evet. Eşyalarını toplayıp “Kendi başınızın çaresine bakın,” diyeceksin sandım. Sevda kadehini çevirdi. — Düşündüm aslında. Yalan yok. — Peki ne durdurdu seni? Uzun süre sustu Sevda. Sonunda cevapladı: — Şunu fark ettim: Eğer şimdi gidersem, aslında senin gerçekten sorumluluk alabilen biri olup olamayacağını asla bilemem. Ali başını eğdi. — Çok şey öğrendim bu süreçte. Hâlâ öğreniyorum. — Görüyorum. Başını kaldırdı. — Teşekkür ederim, bana fırsat verdiğin için. Sevda hafifçe gülümsedi — saf, acısız bir gülümseme. — Teşekkür ederim, o fırsatı değerlendirdiğin için. Kadehlerini tokuşturdular – sessizce, neredeyse tören üzere. Dışarıda yılın ilk karı yağıyordu. Fener ışığında bembeyaz olacak kadar iri taneler yavaşça asfalta iniyordu. Tamara Hanım’ın odasında küçük gece lambası yanıyordu. Ve Sevda ile Ali’nin yatak odasında, uzun zaman sonra ilk defa, tedirginlik ve ilaç kokusu değil — sıcak bir yuva vardı. Onların yuvası.