31Mart2025
Bugün ofisteki video konferans yine uzun ve sıkıcıydı. Kulaklık setimi çıkardığımda hafif bir ısı hissi bile elime dokundu; sanki kablonun ucu birden can bulmuş gibi. Görüşme odası bir buğu gibi sıkıcıydı, duvarlarda asılı renkli grafikler gökyüzüne doğru gerilen bir ok gibi aşağı kayıyordu. İstanbulun ana merkezindeki ekip, üçüncü çeyrekte iş hedeflerini kaldırmak gerektiğini tekdüze bir tonla anlatıyordu.
Benden bir fikir istemeleri kaçınılmazdı. Süreç optimizasyonu ve iş dağılımı gibi kelimeler kafamda önceden hazırlanmış bir sunum gibi dönerken, içimde bir boşluk vardı. Tüm bu süreçler, inovasyonlar, yatay iletişim birer yabancıydı; bana hiç dokunmuyordu.
Ahmet, sesin geliyor mu? diye ekrandan bir ses koptu, beklenenden daha sert. Bir an titredi, kulaklığımı tekrar başıma taktı.
Evet, duyuyorum. Şöyle, diye otomatik bir tıkla notlarımı açtım, bölgesel ekipler arasında görev değişimini öneriyorum, ama insan faktörünü göz ardı etmemek lazım; motivasyon kaybolmasın.
Küçük pencerelerdeki katılımcıların avatarları hafifçe sallandı, bazıları not aldı, bazıları ise e-postalarına göz attı. İnsan faktörü diye düşündüm; ne kadar ironik. Kendimi bir unvanın arkasında bir nesne gibi hissetmekten ne zaman vazgeçtim?
Toplantı bittikten sonra koridorun içinde kahve ve taze poğaçaların kokusu yayıldı. Pencerenin önünde durup dışarı baktım; gri Mart bulutları altında bir akış arabaları, metroya yetişen kalabalık ve boyunlarına atkılarını sıkıca dolaştıran şehir halkı. Camda kendi yansıma portrem: düzgün takımlı ceket, toparlanmış saç, hafif makyaj. Kırk üç yaşındayım, orta düzey yöneticiyim, maaşım iyi, konut kredim var, ergen bir oğlum var. Her şey yerli yerinde. Ama içimde, her sabah aynı kıyafeti giyip başka birinin derisini giymek zorunda kalıyor gibiyim.
Telefonum titreşti, eski sınıf arkadaşım Berraktan bir mesaj: Neredeysen? Hep işte mi takılıyorsun? Hafta sonu bir yere gidelim. Kısa bir cevap verdim: Daha sonra, projeler çığ gibi, diye sildim ve Cumaya kadar konuşalım dedim.
Masa üzerimde, dizüstü bilgisayarın yanında, plastik bir iğne kutusu buldum. Geçen gece, yurt dışı ofisiyle bir arka plan görüşmesi sırasında koltuğa çarparak ceketimin astarını yırtmıştım; o an kutudaki dikiş setini hatırladım. Yarım karanlık ofiste, monitörün ışığı gözlerimi yakarken, ceketimi çıkarıp dikişi büyük ama düzenli bir dikişle onarmaya başladım. Çocukken annemin eski eteklerinden bebek bebek oyun bebeklerine elbise diker, üniversitede kot ve kaban yenilerdim.
Zamanla banka, holding, akşam kursları, raporlar ve projeler gelmiş geçti. Bir zamanlar ödül olarak alıp odanın köşesinde toz serpilmiş bir dikiş makinesi vardı; Vakti geldiğinde diye kendime söylerdim. Çalışma saatleri asla artmazdı.
Ahmet Bey, bir şey sorabilir miyim? dedi asistan, Moskovadan gelen şikayet raporu acil, gün sonuna kadar lazım.
Şablonu gönder, dedim ve ekrana döndüm. Akşam oldukça gözlerim yanıyor, başım ağrıyor, dizüstü bilgisayarımı çantama koyup ışıkları kapattım. Asansörde aynada yorgunluğumu bir bakışta gördüm, göz altı morluklarını gizleyemiyordu.
Eve geldiğimde oğlum Kerem makarna yerken tabletine gömülmüş, ocakta annesinin konserve sosu ısınıyordu. Okul nasıl? diye sordum, o da ekranda bir şeyler yapmaya devam etti. Çay demledim, buzdolabından peynir çektim; çantamın içinde hâlâ iş planları, sunum slaytları çırpınıyordu. Hayatım bir sonsuz görev şeridi gibi akıyordu.
Gece uyuyamadım; odanın sessizliğinde yan odadaki Keremin hafif horlamasını dinlerken, iğnenin tutuştuğu eski elimi, astarın üzerindeki düzgün dikişi düşündüm. Bir zamanlar kendi küçük atölyemi açmak hayalim vardı; evlenip, çocuk sahibi olup, para ve istikrar gerektiği için bu hayal bir kenara itildi. Şimdi, o eski hayal bir çanta gibi omzumda asılı.
Sabah işe gelince insan kaynaklarından bir e-posta: Organizasyon yapısında değişiklik. İçinde yeniden yapılandırma, birimlerin birleştirilmesi ve yönetsel katmanın optimize edilmesi yazıyordu. Bölümümüz başka bir blokla birleşiyordu; üstüne Müşteri Deneyimi Direktörü başlığı eklenecek bir isim konulmuştu, adı ise bana yabancıydı.
Bir saat sonra genel müdürle bir görüşme yaptım. Ofis, pahalı parfümler ve yeni çekilmiş kahve kokusuyla doluydu.
Ahmet Bey, zor bir dönem, esnek ve hızlı olmamız gerekiyor. Sizi yeni direktörün danışmanlığına atamak istiyoruz. Resmi olarak maaşınız bir yarım yıl aynı kalacak, sonra karar veririz. dedi, bir duraklama yaptı.
Düşünebilir miyim? diye sordum. Müdür bir an şaşırdı ama onayladı.
Odadan çıkıp koridorun duvarlarında Liderlik ve Başarı sloganlı posterler gördüm, tuvalette soğuk fayansa başımı yasladım ve içimde Şimdi mi, ne zaman mı? diye bir ses yankılandı.
Akşam, evden erken çıkıp otobüs durağına yürüdüm, düşüncelerimi temizlemek istedim. Kadıköyün bir alt katında sarı ışıklı bir pencere, Kıyafet Tamiri ve Dikiş yazan bir tabela gördüm. İçeride, pencereye bakınca, kırk beş yaşında, gözlük takan bir kadın, Zeynep, dikiş makinesinin önünde kumaşla çalışıyordu.
İçeri giriyor musunuz? diye bir adam bağırdı, ben de içeri geçtim. Makinenin uğultusu ve ütünün sıcak kokusu, annemin mutfakta ütüye bastığı anı hatırlattı. Bir an bir yabancı gibi hissettim; bu küçük atölye başka bir dünyanın kapısını aralıyordu.
Eve dönerken çantamda Zeynepin numarası, kalbimde iki ses çarpışıyordu: Çocuk, kredi, sorumluluk ve İğne, iplik, özgürlük. Ofisteki yeni mektuplar, toplantılar beni bekliyordu; ama ben bir taslak işten ayrılış dilekçesini bir köşeye koymuş, henüz imzalamamıştım.
Cumartesi bulutlu, Kerem arkadaşlarıyla dışarı çıktı; ben ise jean ve basit bir tişört giyip Zeynepin atölyesine yöneldim. İçeride yoğunluk; genç bir kadın çanta taşıyarak bir dikiş istiyordu. Zeynep, Bu bizim çırak, dedi ve bana bir sandalye çekti.
İlk dikişler zor geldi; pedalı alıştığım gibi değildi, iplik sık sık dolanıyordu, sırtım yanıyordu. Yarım saat içinde ritmi yakaladım; kumaşın hafif hışırtısı, iğnenin düzenli bir şekilde ilerleyişi bana huzur verdi.
Öğle yemeğinde Zeynep bana çay ikram etti, Nasıl? diye sordu. Yorgunum ama tatmin oldum, dedim. Önemli olan sabır, dedi, Bu iş zor, para az, ama memnuniyet büyük.
Gün sonunda bir genç kız, mezuniyet gecesi için elbisesinin fermuarını tamir ettirmek istedi. Kırık fermuar, gergin bir anı tetikledi; ama yavaş ve dikkatli bir şekilde yeni fermuarı dikerken, kızın gözlerindeki umut beni derinden etkiledi. Sonunda elbiseyi denedi, Harika! dedi ve teşekkür edip ayrıldı.
Eve döndüğümde Kerem Gün nasıl geçti? diye sordu. Bir kızın mezuniyet elbisesini kurtardım, dedim, İyi bir şey yaptım. O da gülerek, Belki bir gün benim pantolonumu da diker, babam! dedi.
Zamanla atölye düzenli müşteriler kazandı; bir genç adam her sezon pantolonunu getirir, orta yaşlı bir kadın ofis elbiselerini tamir ettirir; bir anne çocuğunun okul formasını onarır.
Bir gün eski meslektaşım Elif bir mesaj attı: Burada bir pozisyon açıldı, düşünür müsün? Ben ise Şimdilik değil, belki bir gün, dedim ve telefonu kapattım.
Ay sonunda finansal tablo hâlâ sıkıntılıydı; krediyi, aidatı, yemek masraflarını dikkatle planlamak zorundaydım. Ancak artık dışarıdan bir sipariş alırken kalbimde bir sıcaklık hissediyorum; bir kahve siparişi değil, gerçek bir el emeği.
Bugün bir akşam Zeynep, Seni aldığım için pişman değilim, dedi, Çünkü sen işini seviyorsun. Ben de Artık sadece para için çalışmıyorum, bir şeylere dokunabiliyorum, dedim.
Bu günün sonunda, ışıkların yumuşak bir aydınlatması altında, bir yaka kolu dikiş yapmak için kumaşın üzerine göz gezdirdim. Fuarın bir köşesinde bir not defteri açtım, Yarın sabah kahvaltı yap, Keremle konuş, ve her işin bir sonu olduğu gibi bir başlangıcı da var diye yazdım.
Kapatıyorum günlüğümü; öğrendiğim en büyük ders: Para, bir araçtır; ama gerçek tatmin, ellerimle dokunduğum, insanlara yardımcı olduğum anlarda ortaya çıkar. Bu yolda yürürken, hem kendime hem de çevreme değer katıyorum.
Ahmet.




