Kaynananın Çocuklarıyla Hafta Sonu Oturmayı Reddetti, Bir Numara Düşmanı Oldu!

Kırlangıçlar gibi hafif bir hatıraya karışmış bir akşamın anısı hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O hafta sonu, uzun bir iş haftasının ardından bir kez daha İstanbulun yağmurlu Erenköy semtinde yalnız kalma umuduyla evime döndüm. Yağmur, penceremi hışır hâliyle dövüyor, ocakta yavaşça kaynayan mercimek çorbası bir kez daha ihtiyaca göre değil, bir alışkanlık gibi kaynıyordu.

Ciddi misin şimdi? diye seslendi telefon hattından bir ses, adeta bir çan gibi çınladı. Sibel, beni duyuyor musun? Çocukları nereye koyacağım bir yer yok, sen hâlâ izin gününde!

Elif, kulaklığını çıkarıp bir an için buruşturdu, ardından derin bir nefes alarak telefonu tekrar kulağına yaklaştırdı. Cuma akşamı, haftanın en çok beklediği izin gününün gölgesi çöküp gitti. Dışarıda Ekim yağmuru çatıya vururken, ben çorbayı bir kaşıkla karıştırıyordum.

Sibel, seni çok iyi duyuyorum, diye cevap verdim sakin ama kesin bir sesle, daha önce de söyledim: hayır. Yarın bir doktor randevum var, bir şeyler dinlenmek istiyorum. Bu iki haftada tek izin günüm bu, sessiz bir gün geçirme hakkım var.

Doktora gidecekmiş! O doktorlar bir çocuktan başka bir şey beklemezler, diye alayla yanıtladı Sibel. Yine masaj, tırnak bakımı. Ben de bir şeyler yapmalıyım; evrak işlerini İlçenin Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Müdürlüğünde halletmem lazım, kuyruğu kilometre uzunluğunda. Çift doğumlu çocuklarla nereye gideceğim? Orada bir şeyler yırtacaklar!

İşte tam da bu, dedim, yırtarlarsa devlet dairesi değil, benim bir ay önce yenilediğim daire de yırtılsın. Pınar geçen sefer yeni duvar kağıdını işaret kalemiyle boyamıştı. Çocuk, temizlenir dedin, ama temizlenmedi; bütün bir şeridi yeniden yapıştırmak zorunda kaldık.

Bana bu duvar kağıtlarıyla bağır! diye bağırdı Sibel. Özür diledim! Ayrıca Serkan söz verdi, yardım edeceğiz. O benim kardeşim!

Elif gözlerini kapattı. Serkan, dedim, güçlü ama daima hayır diyemeyen kardeş. Sibel bu durumu suçluluk duygusuyla, aile bağlarını bir bozuk piyano gibi çalan bir melodi gibi kullanıyor.

Serkanın sözüyle halledin, dedim, ama yarın da akşam eve gelmeyecek, çünkü tamirhaneye gidecek, şanzımanda bir şey var. Çocukları getirirsen kapı önünde oturacaklar.

Sen sen sadece bencil! diye fırlattı Sibel ve hattı kesti.

Telefon masada kaldı, ben şakaklarımı ovdum. Sessizlik, kırılgan bir cam gibi çırpınıyordu; bu konuşma fırtınanın sadece ilk yağmuruydı.

Yarım saat sonra anahtar çalısıyla çaldı. Serkan, yağmur damlalarından ıslak, karıncalı bir gülümsemeyle içeri girdi.

Mercimek kokuyor! diyerek beni yanaklarından öptü. Elif, neden bu kadar somurtuyorsun? İşte ne oldu?

Sessizce ona bir kase çorba koydum, yoğurt ve ekmek dilimledim. O masaya oturduğunda, konuşmaya başladı.

Kız kardeşin aradı.

Serkan kaşığı yarı yolda durdu. Gülümseyerek ne demek istediğini anladı.

Ah, Sibel evet, yarın bir yere gitmesi lazım. Elif, bir saat iki bak, çocuklar biraz büyüdü, artık yaramaz değiller. Onlara çizgi film aç, tablet ver, sessiz olur.

Serkan, dedim, Sibelin bir iki saat dediği her zaman bir gün eder. Geçen defa bir dakikalık alışverişe gitti, altı saat sonra kokteyllerle, yeni bir saç kesimiyle geri döndü. O anda ben kediyi alçıdan çıkarıyor, senin plak koleksiyonunu kurtarıyordum, ikizler çimerek bir frizbi atıyorlardı.

Biraz aşırı kaçtı, itiraf etti Serkan. Ama şimdi gerçekten gerekir. O tek başına, zor bir durum. Annesi de tansiyon problemi yüzünden onlara bakamıyor.

Benim tansiyon sorun mu? Sinirimde bir kırıntı yakında patlayacak, diye içime döktüm. Baş muhasebeciyim, rapor dönemi kapanıyor. Eve gelip bir şeyler yapamıyorum. Yarın benim günüm. Banyoda dinlenmek, kitap okumak istiyorum. Ücretsiz bir bakıcı yok. Sibelin eski eşi var, nafaka alıyor, bir saatlik bakıcı tutabilir. Niye biz 24 saatlik cankurtaran olalım?

Serkan kaşığını bıraktı, iştahı kayboldu.

Elif, bu aile, dedi, yardım ederiz, yarın bize yardım eder.

Bize? diye alayla, son defa ne zaman yardım ettiniz? Taşınırken bir kedi tutmamızı istedi, alerjisi var dedi ama alerjisi yoktu. Grip olduğumda anneni ilaç almaya gönderdim, o da bulaşmaktan korktu. Tek yön bir kapı

Serkan suskun kaldı, tabağına bakarak. Uzun yıllardır iyi bir evlat ve kardeş olma alışkanlığı içinde sıkışmıştı.

Tamam, homurdandı. Onunla konuşurum, yapamayız derim.

Ben inanmadım ama başımı salladım. Akşam gerilim dolu bir sessizlik içinde geçti. Serkan bir şeyler yazdı, kaşlarını çattı, ama konuyu bir daha açmadı.

Cumartesi sabahı, evin kapı zili çalıyordu; kuş cıvıltısıyla ya da güneş ışığıyla değil, ıslak bir zorunlulukla. Saat dokuz.

Bu kim olabilir? diye fısıldadım, cevabı zaten biliyordum.

Serkan, spor pantolonunu çabuk giydi.

Bilmiyorum, sanırım bir karışıklık, diye mırıldandı, göz teması kurmaktan kaçındı.

Zil bir kez daha çaldı, ardından Serkanın cep telefonu çaldı.

Sibel? diye cevap verdi, gözünü Elife çevirdi. Söz vermiştik Ben sana mesaj attım Sibel, bu olmaz!

Ses dalga dalga çıkıyordu, odanın diğer ucunda bile duyuluyordu.

Hiçbir şey bilmiyorum! Şu an dışarıdayım! Randevum var, iptal edemiyorum! Yeğenleri al, bana bir bezi olmasın! Şimdi anneme telefon edeceğim, açmazsan!

Serkan çaresizce Elife baktı.

Elif onlar burada. Ne yapacağım? Sokakta bırakamam.

Elifin içinde bir şey kırıldı. Yıllardır ayakta tutan ince bir sabır, bir anda çatladı. Sessizce banyoya gitti, kapağını kilitledi, suyu yüksek bir güçte açtı; eşinin ayak sesleri duyulmaz hale geldi.

Beş dakika içinde evde bir kaos patlak verdi. Dört ayak sesleri, çığlıklar, bir şeyler çarptı, bir anda gürültü yükseldi.

Amca Serkan, şeker var mı burada?

Kedi nerede? Kedi istiyoruz!

Ne kokuyor bu? Koyun çorbası yok!

Elif aynada makyajını yaparken elleri titriyordu. Sibel koridorda aceleyle talimat veriyordu:

Beşte alacaksın. Onlara yemek koydum, ama bir bak, Elif pancake yapacak mı? Çok tatlı vermeyin, Pınarın diyabeti var. Gidiyorum, öpüşürüz!

Kapı çarptı, Sibel girişten kayboldu, sorunları geride bıraktı.

Elif banyodan çıkıp, kot pantolon, kazak, hafif bir makyaj ve omuz çantasıyla ayaklandı. Koridor tam bir felaketti; ikizler, beş yaşındaki Pınar ve Baran, ayakkabı rafını devirmiş, Elifin botlarını kendi ayaklarına takmaya çalışıyordu. Serkan etrafta koşuşturuyordu, ne yapacağını bilemez gibi.

Nereye gidiyorsun? diye sordu, Elifi gördüğünde.

Dedim ki, planlarım var. Doktor, sonra yürüyüş, belki sinema, diye karşılık verdim, botların üzerinden adım atarak.

Ne demek? Ben? Çocuklar? Benim servise randevum on bir, iki hafta önceden almıştım, iptal edemem! diye Serkan şaşırdı.

Bu senin sorunların, sevgili, dedim, ve kız kardeşinin. Siz karar verin. Ben dün hayır dedim: Hayır.

Elif, yapamazsın! diye panikledi, Tek başıma baş edemem, arabayı tamir etmem de lazım! En az öğleye kadar otur!

Amca Serkan, susadım! diye bağırdı bir ikiz, pantolonunu tutarak.

Baran beni çiğnedi! diye bağırdı diğeri.

Elif bu kaosa, eşine bakan bir fırtına gibi bakarak, bir rahatlama hissetti. Bağışlama, onu diğerlerinin çöpünü temizlemek zorunda bırakmaktan çekildi.

Gar anahtarları masanın üstünde, götürmek istersen, dedim. Buzdolabında yemek yok, pişirmedim. Pizza sipariş et, geç kalacağım.

Kapıyı çarptı, dışarıda yağmur durmuş, soluk bir sonbahar güneşi parlıyordu. Derin bir nefes alarak nemli havayı içime çektim; bir mahkum gibi kaçmış hissediyordum. Cep telefonum çaldı; kayınvalidem Nuran Hanım arıyordu.

Bir an duraksadım, sonra sesi kapattım. Bugün konuşmayacaktım.

Günümü gerçekten de farklı geçirdim. Önce bir manuel terapist, sırtımı düzeltti. Sonra bir kafede cappuccino içip kitap okudum; çoraplarım nerede? ya da akşam yemeği ne? gibi bağırışları duymadım. Hafif bir komedi izledim, kahkahalarla dolu bir akşama sahip oldum.

Eve dönerken hava kararmış, saat dokuzu göstermek üzereydi. Kalbim bir tedirginlikle çarptı; çocuklar hâlâ orada mıydı? Daire sessiz, neredeyse korkunç bir sessizlikti. Ayakkabılar hâlâ rastgele dağılmış, mutfakta bir pizza kutusu açık ve gazoz şişeleri boşalmıştı. Oturma odasında, yastıklar ve oyuncaklar arasında Serkan sessizce uyuyordu, televizyon sessiz bir şekilde yanıyordu.

Yatak odasına girdim; ikizler yoktu. Sibel muhtemelen onları götürmüştü. Evdeki tek şey, bir çay demleyip mutfakta oturup telefonu açtığımda, kayınvalideden yirmi, Sibelden beş, Serkandan on ve bir sürü öfkeli mesajın biriktirdiği bir bildirim ekranıydı.

Sen ahlaksızsın! diye yazdı Nuran Hanım. Bu durumda kocanı yalnız bıraktın! Serkanın tansiyonu yükseldi! Nasıl bu kadar acımasız olabilirsin?

Teşekkürler kardeşim, diye yanıtladı Sibel. Senin yüzünden bir saat erken döndüm, bütün planlar çökün!

Mesajları siliyorum, cevap vermiyorum.

Serkan, çarpılmış bir kömür vagonunu boşaltıyormuş gibi, çoraplarımı silerken mutfağa girdi. Saçları dağınık, göz altı halkaları belirgindi.

Geldim, dedi, öfkesi bir kırgınlıkla karışık, Ne oldu burada?

Biliyorum, dedim çayımı yudumlarken, bu yüzden ayrıldım. Servise gittin mi?

Servise ne! Randevuyu iptal ettim. Orada bir kargaşa vardı, kolayı kanepede döktüm Şimdi bir leke var, çıkarmak istedim ama daha da yaydım.

Görüyorsun? Şimdi benimle ne yapar dersen, senin yerinde olsam böyle hissettirirdim, dedim.

Annem aradı, diyerek oturdu, masaya bakarak, bizi hor gördüğünü söylüyor. Sibel dedi ki, evdeki ayaklarını kaldırmayacağız, sen gelmezsen

Ben mi? Özür mü? Neden? diye şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Seninle bir şey çiğnemem. Sibel MÜŞTERİ işlerine gitti sanmıştım. Nüfus müdürlüğü cumartesi öğlen kapanır, ama o sabah saat dokuz geldi, beşte alacak diye planlamıştı.

Nereden biliyorsun? diye sordu Serkan.

Sosyal medyada bir hikaye gördüm. Saat birde alışveriş merkezinde, arkadaşlarıyla kafede oturuyordu. Kızlar dinleniyor, diye bir başlık vardı. Gösteririm, dedim, fotoğrafı uzattım.

Serkan fotoğrafı gördü, yüzdeki kızarma yavaşça yayılmaya başladı.

İşte böyle dedi, bana annesinin zor hayatı ve bürokrasiyle boğuştuğunu söyledi

Sibel evrak işlerine gitmedi. Nüfus müdürlüğü cumartesi öğleye kadar açık, ama o saat dokuz geldi ve beşte alacak diye planlamıştı, diye ekledim.

Nasıl biliyorsun? diye Serkan kaşlarını çattı.

Giriş yapıp baktım, o anıma bir ekran görüntüsü aldım, dedim, telefonumu ona uzattım. Gülümseyen Sibel, kadehinde bir şeyler tutuyordu, altında iki arkadaşıydı. Yayın zamanı: üç saat önce.

Serkan uzun uzun baktı, yüzdeki renk değişti.

Şimdi anlıyorum, homurdandı, ama ben ona annesinin zorluğunu anlatıyorum.

Tam da bu yüzden özür dilemeyeceğim. Bir dahaki sefere eğer annen ya da kız kardeşin bir şey isterse, kendin anlat. Ya da fotoğrafı Nuran Hanıma göstereyim mi?

Hayır, anneme söyleme, dedi çabuk, korkar, tansiyonu artar. Sibelle konuşurum, ciddi bir konuşma yaparım.

Serkan kalktı, omzuma hafifçe dokundu.

Üzgünüm, seni oraya zorladığım için, dedi, sigara çekerken, annem artık her şeyi göremiyor gibi.

Yaş değil, Serkan, dedim, onlar Sibeli hep küçük bir kız gibi görüp acımasızca kullanıyor, biz ise sadece bir kaynak. Ben kaynak değilim, sen de değil.

Annemle konuştum, diye gülümseyerek ekledi, onlara eğer bir daha beni kötü söylerlerse, bir daha gelVe böylece, Elif artık kendi huzurunu korumaya karar verdi.

Rate article
Lifequest
Kaynananın Çocuklarıyla Hafta Sonu Oturmayı Reddetti, Bir Numara Düşmanı Oldu!