Her Salı
Lale, elinde buruşmuş, boş bir plastik poşeti sıkarak İstanbul metrosunda aceleyle yürüyordu. Bugünkü başarısızlığının sembolüydü bu poşet saatlerce alışveriş merkezlerinde dolanmış, ama yakın arkadaşının kızı Elife alınacak doğum günü hediyesi için bir türlü güzel bir fikir bulamamıştı. On yaşındaki Elif artık midillilerden değil, astronomiden hoşlanıyordu; ama bütçesine uygun adam akıllı bir teleskop bulmak, evrenin sırlarını çözmek kadar zordu.
Akşamın bastırdığı, yerin altındaki o bıkkın günsonu yorgunluğu metroda belirgindi. Lale, çıkış trafiğini beklemeyip hızla yürüyerek yürüyen merdivene yöneldi. O sırada kulağı, kalabalığın kargaşasından sıyrılan bir ses tonunu, duygu yüklü bir cümleyi yakaladı.
” …vallahi a aklımda yoktu tekrar göreceğim, dedi genç, hafif titrek ve heyecanlı bir ses. Şimdi ise her salı, okulu biter bitmez gidip kendi aracıyla gelip alıyor. Sonra da o lunaparkın olduğu parka gidiyorlar…”
Lale, yürüyen merdivende bir an durdu. Merakla arkasına döndü; parlak kırmızı bir kaban giymiş genç kadının pırıl pırıl bakan yüzünü, heyecanını gördü. Yanında dinleyen bir arkadaşı başıyla onaylıyordu.
“Her salı…”
Lalenin de hayatında bir zamanlar öyle özel bir gün vardı. Üç yıl öncesine kadar. Ne haftaya yorgun başlanan pazartesiyle ne de umutlarla dolu cuma ile kıyaslanamazdı. Tam da salı. Hayatının ekseni, nefes aldığı, yaşadığı gündü.
Her salı, saat tam beşte, öğretmenlik yaptığı lisede Türk Dili ve Edebiyatı dersinden çıkar, şehrin öbür ucundaki müzik okuluna koşarak giderdi. Üsküdardaki tarihi konakta, gıcırdayan parke döşeli müzik okulunda. Orada, yedi yaşındaki yeğeni Mehmeti alırdı. Ciddiyeti yaşıyla ters orantılı, boyu kadar kemanı olan küçücük biri. Onun kendi çocuğu değildi abisi Emrenin oğluydu, o korkunç trafik kazasında aramızdan ayrılan Emrenin.
Cenazeden sonraki o ilk aylarda, salılar hayatta kalabilmek için tutulacak son dal olmuştu. Konuşmayı tamamen kesen, tamamen kendi içine dönen Mehmet için. Odasından çıkamayan ablası Derya için. En çok da Lale için, elinden gelenle yeni bir düzen kurmaya çalışan, acının ortasında ayakta kalan o büyüğümüz.
Hatırlıyordu hepsini Mehmet, sınıftan başını öne eğip çıkar; ağır keman kutusunu Lale uzanıp sessizce alır, birlikte eve yürürlerdi. Metroda, Lale ona her defasında ilginç bir şey anlatırdı bir öğrencisinin yaptığı komik bir yanlış, okul bahçesinde ekmeğini kapan karga Mehmetin az konuştuğu o kış günlerinden birinde, yağmur altında aniden sormuştu: Hala, sence babam da yağmuru sevmez miydi? Lale, kalbi sızlaya sızlaya Nefret ederdi. Hemen en yakın tente altına koşardı, diye cevap vermişti. O an Mehmet, Lalenin elini sımsıkı tutmuştu. Küçük bir çocuğun tüm kaybı ve hasretiyle, sanki elinden kayıp giden o eski günleri yakalamak ister gibi. Sadece elini değil, babasının gerçekliğini, sıcaklığını da tutmak istemişti.
Onun için hayat üç yıl boyunca önce ve sonra diye ikiye ayrılmıştı. Ve gerçek hayat dedikleri, ne kadar zor olsa da, her salı yaşanıyordu. Haftanın diğer günleri adeta Deryanın ve Mehmetin salı için hazırlandıkları bir beklemeden ibaretti. Salı günleri için elma suyu alıp çantasına koyar, metroda oyalanmaları için telefona mizahi videolar indirir, konuşacak keyifli konular arardı.
Sonra… Derya toparlandı, iş buldu, hayatını yeni baştan kurmaya karar verdi. Yeni bir şehirde, uzak bir başlangıç yapmak istedi. Lale, eşyalarını toplamasına yardım etti, Mehmetin kemanını yumuşak kılıfıyla paketledi, tren garında ona sıkıca sarıldı. Mutlaka ara, mesaj at, diye boğazı düğümlenerek söyledi. Ben hep yanındayım.
İlk zamanlar, Mehmet her salı tam altıda arardı. Lale ise yeniden Hala Lale olur, o kısa on beş dakikada okuldan, keman kursundan, yeni arkadaşlarından her şeyi öğrenmeye çalışırdı. Mehmetin sesinin ucunda, o incecik bağ dağlar aşar gelirdi.
Zamanla, aralar iki haftada bire indi. Mehmet büyüdü, yeni kurslar, ödevler, arkadaşlarla bilgisayar oyunları derken, Hala, özür dilerim, geçen salı sınavım vardı unuttum, diye mesaj atardı. Lale ise, Sorun değil canım. Sınav nasıl geçti? diye karşılık verirdi. Salıları artık bir telefon araması değil, belki gelecek bir mesaj süslerdi. Gelmezse, Lale yazardı.
Daha sonra… yalnızca bayramlarda, özel günlerde konuşmaya başladılar. Doğum gününde, yılbaşında. Mehmetin sesi değişmişti artık. Kendi hayatından değil, daha çok genel İyi, her şey yolunda, dersler fena değil, gibisinden cümlelerle cevap veriyordu. Deryanın yeni eşi, Serdar, sakin ve iyi kalpli bir adam çıktı. Hiç babasının yerini doldurmaya çalışmadı, sadece yanında oldu. Lale, işte bunun en değerlisi olduğunun farkındaydı.
Yakın zamanda, bir de kız kardeşleri oldu: Asuman. Mehmet, sosyal medyada paylaştığı bir karede, minik kardeşini kucağında, acemi ama sevecen bir şekilde tutuyordu. Hayat, acımasız ama cömertçe, kendisine yeni bir düzen kuruyordu. Kalp yaraları gündelik telaşlarla, bebek bakımı, okul koşuşturması, gelecek planlarıyla kabuk bağlıyordu. Laleye ise artık, Geçmişin halası için ayrılmış dar bir köşe kalıyordu.
Ve işte şimdi, metroda, bir yabancı kadının her salı deyişi, Lalenin yüreğinde bir sitem değil, sessiz bir yankı oldu. Üç yıl boyunca yüklendiği görünmez ama ağır sorumluluğun ve tarifsiz sevgisinin, ömrünü dönüştüren o Laleye küçük bir selam sanki. O Lale, kim olduğunu iyi bilirdi: bir deste, bir işaret feneri, küçücük bir çocuk için haftanın her salısı yaşamanın gerekçesi. O gün, gerçek hayatın özüydü.
Kırmızı kabanlı kadının hikâyesi de kendine özgü bir dramdı belki. Geçmişin sancısıyla, bugünün gerekleri arasında sıkışmış bir uzlaşmaydı. Ama bu tertemiz ritim, o her salının düzeni, evrensel bir dildi. Ben buradayım. Bana güvenebilirsin. O belirli gün, o belirli saatte, senin için buradayım, demenin dili. Lale eskiden bu dili anında anlardı, şimdi neredeyse unutmuştu.
Metro hareket etti. Camda kendi siluetine baktı, omuzlarını dikleştirerek.
İneceği durakta dışarıya çıktığında, ne yapacağını biliyordu: iki tane, iyi ve uygun fiyatlı teleskop siparişi verecekti. Biri Elife, biri de Mehmete, kargo ile evine gidecek şekilde. Paket Mehmetin eline geçtiğinde ona mesaj atacak: Mehmetim, böylece başka şehirlerde olsak da aynı gökyüzüne bakabileceğiz. Sence haftaya salı, saat altıda, havalar açık olursa aynı anda Büyükayı takımyıldızına bakalım mı? Saatlerimizi ayarlayalım. Öpüyorum, hala Lale.
Yavaşça yürüyen merdivenden şehrin soğuk ve berrak akşam havasına yükseldi. Bir sonraki salı artık bomboş değildi. Yeniden anlam kazanmıştı. Bir görev gibi değil, iki insan arasında sessizce varılmış bir anlaşma gibiydi. Birlikte göğe bakarken ortaya çıkan o küçük mucize için. Can yakmayan, içini ısıtan bir hatıra için. Mesafeler uzadıkça olgunlaşan, sessizleşen ama asla kopmayan bir sevgi için.
Hayat devam ediyordu. Hâlâ, yaşamak için değil, yaşatmak için, anlamla doldurabileceği günler vardı onun ajandasında. Ve tüm şehirler, yollar, uzaklıklar boyunca hâlâ aynı gökyüzünü paylaşanlar vardı. Sevgi, böylece yeni yollarla konuşmayı öğrenmişti. Artık daha naifti, daha güçlüydü.




