Her Salı Liana, elinde boş bir plastik poşetle metroya yetişmeye çalışıyordu. Bu poşet, bugünkü başarısızlığının bir simgesiydi—iki saat boyunca AVM’lerde hedefsizce dolaşmış, arkadaşının kızı, manevi yeğeni Derya’ya güzel bir hediye bulamamıştı. Derya, on yaşında midilli atlardan vazgeçmiş, gökbilime ilgi sarmıştı; ama uygun fiyata kaliteli bir teleskop bulmak adeta yıldızlara ulaşmak kadar zordu. Akşam olmuş, yeraltında günün yorgunluğu iyice hissediliyordu. Liana, çıkan kalabalığı bekleyip yürüyen merdivene yaklaştı. Tam o sırada, etrafındaki uğultudan kopuk olan kulakları bir anda berrak, duygulu bir konuşmaya takıldı. “—…inan ki bir daha göreceğimi hiç düşünmemiştim, vallahi diyorum,” dedi arkasındaki genç, hafifçe titreyen bir ses. “Şimdi ise her salı günü gelip onu anaokulundan kendi alıyor. Kendi arabasıyla geliyor, birlikte o lunaparklı parka gidiyorlar…” Liana, merdiven basamağında olduğu yerde dondu kaldı. Hatta bir anlık refleksle arkaya dönüp konuşanı süzdü—parlak kırmızı montlu, heyecanlı yüzlü, pırıl pırıl gözlü bir genç kadın. Yanında ise dikkatle dinleyen, başını sallayan arkadaşı. “Her salı.” Liana’nın da bir zamanlar böyle bir günü vardı. Üç yıl öncesine kadar. Pazartesinin ağır başlangıcı değil, cuma akşamının tatil heyecanı da değil—tam olarak salı günü. Dünyasının merkezi, hayatının pusulası olan gün. Her salı, tam saat beşte, çalıştığı okuldan (Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak) çıkıyor, kentin öbür ucuna yetişmek için acele ediyordu. Moda’daki eski bir konakta yer alan “Barış Manço Müzik Okulu”na… Mark’ı alıyordu. Yedi yaşında, yaşına göre ciddi, kemanı boyuna yakın olan bir çocuk. Kendi çocuğu değil—yeğeni. Bir trafik kazasında üç yıl önce kaybettiği kardeşi Arda’nın oğlu. İlk aylarda o salılar hayatta kalma ritüeliydi. Kendi içine kapanıp konuşmayı neredeyse bırakan Mark için… Yataklarından kalkamayan, hayatı altüst olan Mark’ın annesi Oya için… Ve hepsinden çok, onların dağılan hayatını tekrar bir araya getirmeye çalışan Liana için—kederin ortasında bir dayanak, bir köprü, bir abla, bir liman… Her ayrıntıyı hatırlıyordu. Mark sınıftan başı önüne eğik çıkardı. Liana elinden ağır keman kutusunu alırdı, Mark sessizce verirdi. Beraber metroya yürürlerdi, Liana ona okulda yaşadığı tatlı bir hatadan, mahalledeki güvercinin bir çocuğun simidini kapmasından bahsederdi. Bir kasım akşamı yağmurda Mark ansızın sormuştu: “Lina Teyze, babam da yağmuru sevmez miydi?” Liana hem acıyla hem sevgiyle titreyerek: “Hiç sevmezdi, ilk bulduğu saçak altına koşardı,” demişti. O anda Mark onun elini sıkı sıkı tutmuştu. Sanki yalnızca elini değil o kaybolan baba anısını, o gerçekliği avuçlarındaydı. Parmaklarına çocukça bir güçle sarılmıştı—babasının gerçek, yaşayan biri olduğuna dair bir işaret gibi. Babası yalnızca hatıralarda, babaannenin sessiz iç çekişlerinde değil; bu ıslak kasım akşamında, bu caddede de vardı. Üç yıl, Liana’nın hayatı “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye bölünmüştü. Ve en gerçek, en dolu—her ne kadar yorucu da olsa—gün, o salıydı. Diğer günler arka fondu, bekleyişti. Liana hazırlık yapardı: Mark’ın sevdiği elma suyunu alır, metroda bunalmaması için komik çizgi filmleri telefonuna indirir, konuşacak yeni konular düşünürdü. Sonra… Oya kendine gelmeye başladı. İş buldu, yeni bir aşka yelken açtı. Anıları geride bırakmak için farklı bir şehirde yeni bir hayat kurmaya karar verdi. Eşyalarını toplarken, Liana Mark’ın kemanını yumuşak kılıfa yerleştirip son kez kucakladı. “Bana yaz, ara, ben hep buradayım,” dedi içine ağlayarak. Başta Mark, her salı, tam altıda arardı. Liana o kısacık 15 dakikaya her şeyi sığdırmaya çalışırdı: okul, keman, yeni arkadaşlar… O telefon sesi, yüzlerce kilometre ötesinden uzanan incecik bir bağdı. Sonra görüşmeler iki haftada bire indi. Mark büyüdü, yeni kurslar, ödevler, bilgisayar oyunları… “Teyze, geçen salı kontrol sınavımız vardı, arayamadım,” diye mesaj atardı, Liana da: “Sorun değil kuzum. Sınav nasıl geçti?” diye yazardı. Artık aramalar yerini, bazen gelmeyen mesajlara bıraktı. Liana hiç gücenmedi. O zaman kendi yazardı. Sonrasında sadece büyük bayramlarda, doğum gününde, yeni yılda arardı. Sesi olgunlaşmıştı. Kısa, genel cevaplar: “İyi, normal, dersler devam.” Mark’ın yeni üvey babası, Selim Bey, iyi ve huzurlu bir adamdı, ne babasının yerine geçmeye çalışıyor ne de başka bir baskı yapıyordu. Liana için en önemli şey buydu. Geçenlerde Mark’ın kız kardeşi doğdu: Elif. Sosyal medyada Mark’ın bir bebek paketini hafif utangaç ama çok ince bir sevecenlikle tuttuğu bir fotoğraf vardı. Hayat, hem acımasız hem cömert şekilde, yeni bir düzen kuruyordu. Günlük telaşlar, bebek bakımı, okul hazırlıkları, geleceğe dair kaygılar… Liana için ise “eskiden kalan teyze” için ufalan bir köşe kalıyordu. Ve işte şimdi, bomboş metro gürültüsünde, o rastgele duyduğu “her salı” sözü, onun için bir sitem değil, yumuşak bir selamdı. Hayatının üç yılını kederle ve sonsuz sevgiyle yoğurmuş, omzunda büyük bir sorumluluk taşımış Liana’ya bir selam. O Liana kim olduğunu biliyordu: Bir çocuk için sarsılmaz bir dayanak, ışık, hayatının vazgeçilmez bir parçası. O günlerde gerçekten lazımdı. Kırmızı montlu kadın da kendi iç dramasını, acıyla bugünün gerekleri arasındaki dengeyi yaşıyordu. Ama işte bu ritim, “her salı” disiplini, evrensel bir dil oluşturuyordu. “Buradayım. Bana güvenebilirsin. Sen bu gün, bu saatte benim için çok önemlisin,” diyen bir dil… Liana bir zamanlar bu dili akıcı konuşuyordu, şimdi neredeyse unutmuştu. Tren hareket etti. Liana, karanlık tünel camında yansıyan kendi görüntüsüne bakarak dik durdu. Kendi durağında indi; ertesi gün iki adet teleskop sipariş edeceğini zaten kafasında kurmuştu. Biri Derya’ya. Biri ise Mark’a, yeni evine kargo ile. Teleskobu ulaştığında ona şöyle yazacaktı: “Markoş, bu teleskopla artık başka şehirlerde olsak da aynı gökyüzüne bakabileceğiz. Mesela önümüzdeki salı, eğer hava açıksa, tam altıda Büyük Ayı takımyıldızına aynı anda bakalım mı? Saatlerimizi ayarlayalım mı? Öpüyorum, Lina Teyze.” Yürüyen merdivenden yukarı çıktı, akşamın serin İstanbul’una… En yakın salı artık boş değildi. O gün yeniden tayin edilmişti. Bir görev değil, geçmişle geleceği, iki insan arasındaki minneti, bağı ve sessiz sevgiyi simgeleyen bir sözleşmeydi adeta. Hayat devam ediyordu. Programında hâlâ sadece geçirilip bitirilecek değil, gerçekten “atanan” günler vardı. Yüzlerce kilometreden eşzamanlı gökyüzüne bakmak gibi küçük mucizeler için… Canı acıtmayan, ısıtan hatıralar için… Mesafelerle konuşmayı, sessizleşip güçlenen sevgiyi öğrenmiş bir kalp için… Her Salı—Küçük Mucizelerin, Sessiz Bağların ve Unutulmayan Sevginin Türk Hikâyesi

Her Salı

Lale, elinde buruşmuş, boş bir plastik poşeti sıkarak İstanbul metrosunda aceleyle yürüyordu. Bugünkü başarısızlığının sembolüydü bu poşet saatlerce alışveriş merkezlerinde dolanmış, ama yakın arkadaşının kızı Elife alınacak doğum günü hediyesi için bir türlü güzel bir fikir bulamamıştı. On yaşındaki Elif artık midillilerden değil, astronomiden hoşlanıyordu; ama bütçesine uygun adam akıllı bir teleskop bulmak, evrenin sırlarını çözmek kadar zordu.

Akşamın bastırdığı, yerin altındaki o bıkkın günsonu yorgunluğu metroda belirgindi. Lale, çıkış trafiğini beklemeyip hızla yürüyerek yürüyen merdivene yöneldi. O sırada kulağı, kalabalığın kargaşasından sıyrılan bir ses tonunu, duygu yüklü bir cümleyi yakaladı.

” …vallahi a aklımda yoktu tekrar göreceğim, dedi genç, hafif titrek ve heyecanlı bir ses. Şimdi ise her salı, okulu biter bitmez gidip kendi aracıyla gelip alıyor. Sonra da o lunaparkın olduğu parka gidiyorlar…”

Lale, yürüyen merdivende bir an durdu. Merakla arkasına döndü; parlak kırmızı bir kaban giymiş genç kadının pırıl pırıl bakan yüzünü, heyecanını gördü. Yanında dinleyen bir arkadaşı başıyla onaylıyordu.

“Her salı…”

Lalenin de hayatında bir zamanlar öyle özel bir gün vardı. Üç yıl öncesine kadar. Ne haftaya yorgun başlanan pazartesiyle ne de umutlarla dolu cuma ile kıyaslanamazdı. Tam da salı. Hayatının ekseni, nefes aldığı, yaşadığı gündü.

Her salı, saat tam beşte, öğretmenlik yaptığı lisede Türk Dili ve Edebiyatı dersinden çıkar, şehrin öbür ucundaki müzik okuluna koşarak giderdi. Üsküdardaki tarihi konakta, gıcırdayan parke döşeli müzik okulunda. Orada, yedi yaşındaki yeğeni Mehmeti alırdı. Ciddiyeti yaşıyla ters orantılı, boyu kadar kemanı olan küçücük biri. Onun kendi çocuğu değildi abisi Emrenin oğluydu, o korkunç trafik kazasında aramızdan ayrılan Emrenin.

Cenazeden sonraki o ilk aylarda, salılar hayatta kalabilmek için tutulacak son dal olmuştu. Konuşmayı tamamen kesen, tamamen kendi içine dönen Mehmet için. Odasından çıkamayan ablası Derya için. En çok da Lale için, elinden gelenle yeni bir düzen kurmaya çalışan, acının ortasında ayakta kalan o büyüğümüz.

Hatırlıyordu hepsini Mehmet, sınıftan başını öne eğip çıkar; ağır keman kutusunu Lale uzanıp sessizce alır, birlikte eve yürürlerdi. Metroda, Lale ona her defasında ilginç bir şey anlatırdı bir öğrencisinin yaptığı komik bir yanlış, okul bahçesinde ekmeğini kapan karga Mehmetin az konuştuğu o kış günlerinden birinde, yağmur altında aniden sormuştu: Hala, sence babam da yağmuru sevmez miydi? Lale, kalbi sızlaya sızlaya Nefret ederdi. Hemen en yakın tente altına koşardı, diye cevap vermişti. O an Mehmet, Lalenin elini sımsıkı tutmuştu. Küçük bir çocuğun tüm kaybı ve hasretiyle, sanki elinden kayıp giden o eski günleri yakalamak ister gibi. Sadece elini değil, babasının gerçekliğini, sıcaklığını da tutmak istemişti.

Onun için hayat üç yıl boyunca önce ve sonra diye ikiye ayrılmıştı. Ve gerçek hayat dedikleri, ne kadar zor olsa da, her salı yaşanıyordu. Haftanın diğer günleri adeta Deryanın ve Mehmetin salı için hazırlandıkları bir beklemeden ibaretti. Salı günleri için elma suyu alıp çantasına koyar, metroda oyalanmaları için telefona mizahi videolar indirir, konuşacak keyifli konular arardı.

Sonra… Derya toparlandı, iş buldu, hayatını yeni baştan kurmaya karar verdi. Yeni bir şehirde, uzak bir başlangıç yapmak istedi. Lale, eşyalarını toplamasına yardım etti, Mehmetin kemanını yumuşak kılıfıyla paketledi, tren garında ona sıkıca sarıldı. Mutlaka ara, mesaj at, diye boğazı düğümlenerek söyledi. Ben hep yanındayım.

İlk zamanlar, Mehmet her salı tam altıda arardı. Lale ise yeniden Hala Lale olur, o kısa on beş dakikada okuldan, keman kursundan, yeni arkadaşlarından her şeyi öğrenmeye çalışırdı. Mehmetin sesinin ucunda, o incecik bağ dağlar aşar gelirdi.

Zamanla, aralar iki haftada bire indi. Mehmet büyüdü, yeni kurslar, ödevler, arkadaşlarla bilgisayar oyunları derken, Hala, özür dilerim, geçen salı sınavım vardı unuttum, diye mesaj atardı. Lale ise, Sorun değil canım. Sınav nasıl geçti? diye karşılık verirdi. Salıları artık bir telefon araması değil, belki gelecek bir mesaj süslerdi. Gelmezse, Lale yazardı.

Daha sonra… yalnızca bayramlarda, özel günlerde konuşmaya başladılar. Doğum gününde, yılbaşında. Mehmetin sesi değişmişti artık. Kendi hayatından değil, daha çok genel İyi, her şey yolunda, dersler fena değil, gibisinden cümlelerle cevap veriyordu. Deryanın yeni eşi, Serdar, sakin ve iyi kalpli bir adam çıktı. Hiç babasının yerini doldurmaya çalışmadı, sadece yanında oldu. Lale, işte bunun en değerlisi olduğunun farkındaydı.

Yakın zamanda, bir de kız kardeşleri oldu: Asuman. Mehmet, sosyal medyada paylaştığı bir karede, minik kardeşini kucağında, acemi ama sevecen bir şekilde tutuyordu. Hayat, acımasız ama cömertçe, kendisine yeni bir düzen kuruyordu. Kalp yaraları gündelik telaşlarla, bebek bakımı, okul koşuşturması, gelecek planlarıyla kabuk bağlıyordu. Laleye ise artık, Geçmişin halası için ayrılmış dar bir köşe kalıyordu.

Ve işte şimdi, metroda, bir yabancı kadının her salı deyişi, Lalenin yüreğinde bir sitem değil, sessiz bir yankı oldu. Üç yıl boyunca yüklendiği görünmez ama ağır sorumluluğun ve tarifsiz sevgisinin, ömrünü dönüştüren o Laleye küçük bir selam sanki. O Lale, kim olduğunu iyi bilirdi: bir deste, bir işaret feneri, küçücük bir çocuk için haftanın her salısı yaşamanın gerekçesi. O gün, gerçek hayatın özüydü.

Kırmızı kabanlı kadının hikâyesi de kendine özgü bir dramdı belki. Geçmişin sancısıyla, bugünün gerekleri arasında sıkışmış bir uzlaşmaydı. Ama bu tertemiz ritim, o her salının düzeni, evrensel bir dildi. Ben buradayım. Bana güvenebilirsin. O belirli gün, o belirli saatte, senin için buradayım, demenin dili. Lale eskiden bu dili anında anlardı, şimdi neredeyse unutmuştu.

Metro hareket etti. Camda kendi siluetine baktı, omuzlarını dikleştirerek.

İneceği durakta dışarıya çıktığında, ne yapacağını biliyordu: iki tane, iyi ve uygun fiyatlı teleskop siparişi verecekti. Biri Elife, biri de Mehmete, kargo ile evine gidecek şekilde. Paket Mehmetin eline geçtiğinde ona mesaj atacak: Mehmetim, böylece başka şehirlerde olsak da aynı gökyüzüne bakabileceğiz. Sence haftaya salı, saat altıda, havalar açık olursa aynı anda Büyükayı takımyıldızına bakalım mı? Saatlerimizi ayarlayalım. Öpüyorum, hala Lale.

Yavaşça yürüyen merdivenden şehrin soğuk ve berrak akşam havasına yükseldi. Bir sonraki salı artık bomboş değildi. Yeniden anlam kazanmıştı. Bir görev gibi değil, iki insan arasında sessizce varılmış bir anlaşma gibiydi. Birlikte göğe bakarken ortaya çıkan o küçük mucize için. Can yakmayan, içini ısıtan bir hatıra için. Mesafeler uzadıkça olgunlaşan, sessizleşen ama asla kopmayan bir sevgi için.

Hayat devam ediyordu. Hâlâ, yaşamak için değil, yaşatmak için, anlamla doldurabileceği günler vardı onun ajandasında. Ve tüm şehirler, yollar, uzaklıklar boyunca hâlâ aynı gökyüzünü paylaşanlar vardı. Sevgi, böylece yeni yollarla konuşmayı öğrenmişti. Artık daha naifti, daha güçlüydü.

Rate article
Lifequest
Her Salı Liana, elinde boş bir plastik poşetle metroya yetişmeye çalışıyordu. Bu poşet, bugünkü başarısızlığının bir simgesiydi—iki saat boyunca AVM’lerde hedefsizce dolaşmış, arkadaşının kızı, manevi yeğeni Derya’ya güzel bir hediye bulamamıştı. Derya, on yaşında midilli atlardan vazgeçmiş, gökbilime ilgi sarmıştı; ama uygun fiyata kaliteli bir teleskop bulmak adeta yıldızlara ulaşmak kadar zordu. Akşam olmuş, yeraltında günün yorgunluğu iyice hissediliyordu. Liana, çıkan kalabalığı bekleyip yürüyen merdivene yaklaştı. Tam o sırada, etrafındaki uğultudan kopuk olan kulakları bir anda berrak, duygulu bir konuşmaya takıldı. “—…inan ki bir daha göreceğimi hiç düşünmemiştim, vallahi diyorum,” dedi arkasındaki genç, hafifçe titreyen bir ses. “Şimdi ise her salı günü gelip onu anaokulundan kendi alıyor. Kendi arabasıyla geliyor, birlikte o lunaparklı parka gidiyorlar…” Liana, merdiven basamağında olduğu yerde dondu kaldı. Hatta bir anlık refleksle arkaya dönüp konuşanı süzdü—parlak kırmızı montlu, heyecanlı yüzlü, pırıl pırıl gözlü bir genç kadın. Yanında ise dikkatle dinleyen, başını sallayan arkadaşı. “Her salı.” Liana’nın da bir zamanlar böyle bir günü vardı. Üç yıl öncesine kadar. Pazartesinin ağır başlangıcı değil, cuma akşamının tatil heyecanı da değil—tam olarak salı günü. Dünyasının merkezi, hayatının pusulası olan gün. Her salı, tam saat beşte, çalıştığı okuldan (Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak) çıkıyor, kentin öbür ucuna yetişmek için acele ediyordu. Moda’daki eski bir konakta yer alan “Barış Manço Müzik Okulu”na… Mark’ı alıyordu. Yedi yaşında, yaşına göre ciddi, kemanı boyuna yakın olan bir çocuk. Kendi çocuğu değil—yeğeni. Bir trafik kazasında üç yıl önce kaybettiği kardeşi Arda’nın oğlu. İlk aylarda o salılar hayatta kalma ritüeliydi. Kendi içine kapanıp konuşmayı neredeyse bırakan Mark için… Yataklarından kalkamayan, hayatı altüst olan Mark’ın annesi Oya için… Ve hepsinden çok, onların dağılan hayatını tekrar bir araya getirmeye çalışan Liana için—kederin ortasında bir dayanak, bir köprü, bir abla, bir liman… Her ayrıntıyı hatırlıyordu. Mark sınıftan başı önüne eğik çıkardı. Liana elinden ağır keman kutusunu alırdı, Mark sessizce verirdi. Beraber metroya yürürlerdi, Liana ona okulda yaşadığı tatlı bir hatadan, mahalledeki güvercinin bir çocuğun simidini kapmasından bahsederdi. Bir kasım akşamı yağmurda Mark ansızın sormuştu: “Lina Teyze, babam da yağmuru sevmez miydi?” Liana hem acıyla hem sevgiyle titreyerek: “Hiç sevmezdi, ilk bulduğu saçak altına koşardı,” demişti. O anda Mark onun elini sıkı sıkı tutmuştu. Sanki yalnızca elini değil o kaybolan baba anısını, o gerçekliği avuçlarındaydı. Parmaklarına çocukça bir güçle sarılmıştı—babasının gerçek, yaşayan biri olduğuna dair bir işaret gibi. Babası yalnızca hatıralarda, babaannenin sessiz iç çekişlerinde değil; bu ıslak kasım akşamında, bu caddede de vardı. Üç yıl, Liana’nın hayatı “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye bölünmüştü. Ve en gerçek, en dolu—her ne kadar yorucu da olsa—gün, o salıydı. Diğer günler arka fondu, bekleyişti. Liana hazırlık yapardı: Mark’ın sevdiği elma suyunu alır, metroda bunalmaması için komik çizgi filmleri telefonuna indirir, konuşacak yeni konular düşünürdü. Sonra… Oya kendine gelmeye başladı. İş buldu, yeni bir aşka yelken açtı. Anıları geride bırakmak için farklı bir şehirde yeni bir hayat kurmaya karar verdi. Eşyalarını toplarken, Liana Mark’ın kemanını yumuşak kılıfa yerleştirip son kez kucakladı. “Bana yaz, ara, ben hep buradayım,” dedi içine ağlayarak. Başta Mark, her salı, tam altıda arardı. Liana o kısacık 15 dakikaya her şeyi sığdırmaya çalışırdı: okul, keman, yeni arkadaşlar… O telefon sesi, yüzlerce kilometre ötesinden uzanan incecik bir bağdı. Sonra görüşmeler iki haftada bire indi. Mark büyüdü, yeni kurslar, ödevler, bilgisayar oyunları… “Teyze, geçen salı kontrol sınavımız vardı, arayamadım,” diye mesaj atardı, Liana da: “Sorun değil kuzum. Sınav nasıl geçti?” diye yazardı. Artık aramalar yerini, bazen gelmeyen mesajlara bıraktı. Liana hiç gücenmedi. O zaman kendi yazardı. Sonrasında sadece büyük bayramlarda, doğum gününde, yeni yılda arardı. Sesi olgunlaşmıştı. Kısa, genel cevaplar: “İyi, normal, dersler devam.” Mark’ın yeni üvey babası, Selim Bey, iyi ve huzurlu bir adamdı, ne babasının yerine geçmeye çalışıyor ne de başka bir baskı yapıyordu. Liana için en önemli şey buydu. Geçenlerde Mark’ın kız kardeşi doğdu: Elif. Sosyal medyada Mark’ın bir bebek paketini hafif utangaç ama çok ince bir sevecenlikle tuttuğu bir fotoğraf vardı. Hayat, hem acımasız hem cömert şekilde, yeni bir düzen kuruyordu. Günlük telaşlar, bebek bakımı, okul hazırlıkları, geleceğe dair kaygılar… Liana için ise “eskiden kalan teyze” için ufalan bir köşe kalıyordu. Ve işte şimdi, bomboş metro gürültüsünde, o rastgele duyduğu “her salı” sözü, onun için bir sitem değil, yumuşak bir selamdı. Hayatının üç yılını kederle ve sonsuz sevgiyle yoğurmuş, omzunda büyük bir sorumluluk taşımış Liana’ya bir selam. O Liana kim olduğunu biliyordu: Bir çocuk için sarsılmaz bir dayanak, ışık, hayatının vazgeçilmez bir parçası. O günlerde gerçekten lazımdı. Kırmızı montlu kadın da kendi iç dramasını, acıyla bugünün gerekleri arasındaki dengeyi yaşıyordu. Ama işte bu ritim, “her salı” disiplini, evrensel bir dil oluşturuyordu. “Buradayım. Bana güvenebilirsin. Sen bu gün, bu saatte benim için çok önemlisin,” diyen bir dil… Liana bir zamanlar bu dili akıcı konuşuyordu, şimdi neredeyse unutmuştu. Tren hareket etti. Liana, karanlık tünel camında yansıyan kendi görüntüsüne bakarak dik durdu. Kendi durağında indi; ertesi gün iki adet teleskop sipariş edeceğini zaten kafasında kurmuştu. Biri Derya’ya. Biri ise Mark’a, yeni evine kargo ile. Teleskobu ulaştığında ona şöyle yazacaktı: “Markoş, bu teleskopla artık başka şehirlerde olsak da aynı gökyüzüne bakabileceğiz. Mesela önümüzdeki salı, eğer hava açıksa, tam altıda Büyük Ayı takımyıldızına aynı anda bakalım mı? Saatlerimizi ayarlayalım mı? Öpüyorum, Lina Teyze.” Yürüyen merdivenden yukarı çıktı, akşamın serin İstanbul’una… En yakın salı artık boş değildi. O gün yeniden tayin edilmişti. Bir görev değil, geçmişle geleceği, iki insan arasındaki minneti, bağı ve sessiz sevgiyi simgeleyen bir sözleşmeydi adeta. Hayat devam ediyordu. Programında hâlâ sadece geçirilip bitirilecek değil, gerçekten “atanan” günler vardı. Yüzlerce kilometreden eşzamanlı gökyüzüne bakmak gibi küçük mucizeler için… Canı acıtmayan, ısıtan hatıralar için… Mesafelerle konuşmayı, sessizleşip güçlenen sevgiyi öğrenmiş bir kalp için… Her Salı—Küçük Mucizelerin, Sessiz Bağların ve Unutulmayan Sevginin Türk Hikâyesi