Kapının Anahtarı Eldeyken: İstanbul’da Yalnızlığın, Acının ve Küçük Zaferlerin Hikâyesi

Anahtar Avucumda

Yağmur, apartman dairesinin camına usul usul vuruyor, sanki zamanın bitimini sayan bir metronom gibi çalıyordu. Ben ise eski, çökmüş yatağımın ucunda oturuyordum; sırtım bükülmüş, sanki kendi kaderimden gizlenmeye çalışıyordum.

Bir zamanlar torna tezgâhında güçle çalışan büyük ellerim şimdi, dizlerimin üstünde çaresizce yatıyordu. Parmaklarım zaman zaman hayalî bir şeyi yakalamak ister gibi kasılıyordu. Sadece duvara bakmıyor, rengi solmuş eski duvar kâğıdında kendi umutsuz yollarımı görüyordum: mahalle sağlık ocağından devlet hastanesinin tomografi katına kadar. Bakışlarım, eski bir filmin tek karede durmuş soluk görüntüsü gibi cansızdı.

Başka bir doktor, başka bir sabırlı tebessümle, “Yani, yaş ilerledi, ne bekliyorsunuz ki?” dediğinde içimde kızgınlık bile kalmamıştı. Kızmak güç gerektirir, ki gücüm bitmişti. Yorgunluktan başka bir şeyim kalmadı.

Sırtımdaki ağrı bir semptom olmaktan çıkmıştı; hayatımın arka planı, her düşüncemin, her hareketimin sessiz uğultusu olmuştu. Çareshizliğin beyaz gürültüsü gibiydi.

Yazılan tüm ilaçları aldım, merhemlerle ovdum, soğuk fizyo kabininde makinelere bağlandım. Bir arıza yığını gibi hissediyordum kendimi, hurdalıkta unutulmuş.

Ve bütün o zaman boyunca yalnızca bekledim. Pasif bir şekilde, neredeyse inançla bekledim. Bir gün devlet, usta bir doktor ya da zeki bir profesör beni kurtaracak sandım; hayatımı yavaşça yutan bu bataktan çekeceklerdi.

Hayatımın ufkuna bakıyordum, ama gördüğüm yalnızca gri yağmur perdesiydi. Bir zamanlar fabrikada ve evde her sorunu çözen iradem artık tek bir şeye indirgenmişti: dayanmak ve mucizeyi bir başkasından ummak.

Ailem… Bir zamanlar vardı, ama sanki bir sabun köpüğü gibi eridi, yok oldu. Zaman hiç fark edilmeden geçti. Önce kızımakıllı, çalışkan Ceylanbüyük şehre gitti, iyi bir hayat için. Onun seçimine karşı değildim, sonuçta canımdan çok sevdiğim evladım. Baba, işlerim düzene girince destek olacağım derdi telefonda, ama bu önemli değildi.

Derken eşim de gitti. Market alışverişine değil; bu dünyadan gitti. Ayferin kanseri hızlı ilerledi, çaresi kalmadı. Sadece hasta sırtımla değil, hayatta kaldığım için duyduğum sessiz suçlulukla baş başa kaldım.

Ayfer, bana güç veren, enerjim, neşemdiüç ayda güneşi gibi söndü. Son ana kadar bakabildiğim kadar baktım ona. Sonra öksürüğü boğuklaştı, gözlerinin içinde başka bir parıltı belirdi. Hastanede, elimi sımsıkı tutarken söylediği son söz: Dayan, Vedat… O gün, büsbütün kırıldım.

Ceylan aradı, yanına taşınmamı teklif etti, kiralık evine çağırdı. Ama ne yapacaktım orada? Yabancı bir evde, kendi güçsüzlüğümle yük olmak istemedim. Zaten o da geri dönmeye niyetli değildi.

Şimdi yalnızca Ayferin küçük kız kardeşi, Sema geliyor ara sıra. Haftada bir, sanki görev gibi; çorba, pirinç pilavı ya da makarna ile köfte, bir de yeni bir kutu ağrı kesici getiriyor.

Nasılsın, Vedat Abi? der, pardösüsünü çıkarırken. İdare eder, derim. Sema evde ortalığı toplarken sesimizi çıkarmayız; sanki odalara çekidüzen verirse hayatıma da düzen gelecek sanır. Sonra, arkasında parfüm kokusu ve yerine getirilmiş bir görev hissi bırakarak gider.

Minnettardım ama sonsuz bir yalnızlıktaydım. Benim yalnızlığım yalnızca bedenimin değil; kendi acizliğimin, yasımın ve içimdeki sessiz öfkenin ördüğü bir hücreden ibaretti.

Bir gün, özellikle hüzünlü bir akşam, bakışlarım eski halının üstünden kayarken yerde duran kapı anahtarına takıldı. Demek muhtemelen en son sağlık ocağından dönünce düşürmüşüm.

Sıradan bir anahtardı. Bir metal parçası. Ona öylece bakakaldım, sanki hayatımda ilk defa böyle bir şeye bakıyordum. Yatıyor, sessiz, bekliyordu.

Dedemi anımsadım birden. Sanki biri karanlık bir odada fişi çekti, anı ışıldadı. Dedem, Mehmet Amca, savaşta kolunu kaybetmişti. Tek eliyle, kırık bir çatalla düğüm atardı ayakkabısına. Sakin, dikkatli ve başardığında gizlice gülümserdi.

Bak şimdi, Vedat oğlum, derdi; gözlerinde zekânın şartlara galip gelmiş zaferi olurdu. Alet dediğin hep yakındadır. Ama bazen hiç beklemediğin, atmak istediğin şey olur. Önemli olan o ıvır zıvırda dostunu görmektir.

Çocukken, bunların yaşlıların moral verici hikâyeleri olduğunu sanırdım. Dedem kahramandı, kahramanlar her işi başarır. Ben ise sıradan biriydim. Sırtım ve yalnızlığımla savaşırken öyle kahramanca numaralara yer yoktu.

Şimdi ise, anaharı izlerken, o sahne bir masal gibi avunmak için değil, ağır bir sitem gibi geldi gözüme. Dedem kimseyi beklemedi; kırık çatalla yenmişti acizliği. Acıyı veya kaybı değil, sadece çaresizliği alt etmişti.

Peki, ben Vedat ne yaptım? Yenilgi bekledim, bir başkasının merhametine dayadım tüm umudumu. Bu düşünce açı verdi bana.

Ve o anahtar şimdi, dedemin sözlerinin yankısı gibi, suskun bir emir gibiydi orada. Yataktan kalktımalışılmış bir iniltimle, ama bu kez utanarak, kendi kendime.

İki sürünen adım attım, uzandım. Eklemlerim, sanki cam kırıkları gibi çıtırdadı. Anahtarı aldım. Sonra doğrulmaya çalıştım; belime tanıdık o bıçak gibi ağrı yine saplandı. Dişlerimi sıkarak, ağrının hafiflemesini bekledim. Ama bu sefer pes etmek yerine, yavaşça duvara yürüdüm.

Analiz etmeye fırsat bırakmadan, arkamı döndüm. Anahtarın kör ucunu, ağrının tam olduğu noktada duvara yasladım. Sonra yavaşça, kontrollü, tüm ağırlığımı verdim üstüne.

Bir amacı yoktu masaj yapmak ya da gevşemek. Bu sağlık pratiği değildi. Bu, acının acıya baskısıydı, gerçekliğe baskıydı.

O noktanın, yeni bir spazm değil, tam tersine garip bir rahatlama sağladığını hissettim; sanki içimde tutulan bir şey bir milim gevşedi. Anahtarı biraz yukarı, sonra aşağı kaydırdım. Tekrar bastırdım. Yavaş yavaş tekrarladım.

Her hareketim dinleyerek, yavaşça oldu. Tedavi değildi bu. Karşılıklı bir uzlaşmaydı. O uzlaşmada aparatım ne tıbbi cihazdı, ne de mucizevi bir merhemyalnızca eski bir anahtar.

Saçmaydı belki, anahtar mucize yaratmazdı. Ama ertesi gün yine yaptım. Sonra yine… Ağrının hafiflediği noktaları buldum; Sanki içeriden sıkışmış mengene gevşiyordu.

Bir süre sonra kapı pervazını nazikçe gerilmek için kullandım. Komodinin üstünde bardaktaki su içme vaktin geldi diye hatırlattı. Sadece su içmek; bedava.

Kollarımı kavuşturup beklemeyi bıraktım. Elimde ne varsa onu kullandım: anahtar, kapı kenarı, yerde ufak bir esneme, biraz kararlılıkla… Sonra bir not defteri aldım, ağrıları değil, anahtar zaferlerini yazmaya başladım: Bugün ocakta beş dakika fazla durabildim.

Pencere kenarına topladığım üç boş konserve kutusuna, apartmanın küçük bahçesinden biraz toprak aldım. Her birine birkaç soğan başı ektim. Bir bahçe değildi bu. Üç kutu kadar hayattı, artık ben sorumluydum.

Bir ay geçti. Doktor, yeni sonuçları görünce kaşını kaldırdı.

Gelişme var. Egzersiz yaptınız mı?
Yaptım, dedim sadece. Elimde ne varsa kullandım.

Anahtardan bahsetmedim. Anlamazdı. Ama ben biliyordum. Kurtuluş, bir gemiyle gelmedi. O, yerde öylece duruyordu; duvara bakıp da bir başkasının benim hayatımı aydınlatmasını beklerken gözümden kaçmıştı.

Bir çarşamba günü, Sema içeri girince kapıda durdu. Konserve kutularındaki taze soğanlar yeşermişti. Evde bayat ekmek kokusu, ilaç kokusu değil; başka umutlu bir koku vardı.

Sen… bunlar ne? ancak diyebildi bana, cam kenarında dimdik durduğumu görünce.

Ben, o sırada filizleri bardaaktan sularken döndüm.

Bahçe, dedim sadece. Sonra duraksadım, ekledim: İster misin? Çorbana katarız, tazecik, dalından.

O akşam her zamankinden uzun kaldı. Çay demledik. Sağlığımı dert etmedim, ağlamadım. Apartman merdivenlerinden her gün bir kat daha çıktığımı gururla anlattım ona.

Kurtuluş, elinde sihirli iksirle gelen bir Hekim Dede olmadı. Anahtar, kapı pervazı, boş bir konserve kutusu ve sıradan bir apartman merdiveniyle geldi.

Bunlar ne acıyı, ne kaybı, ne yaşı sıfırladı. Ama bana, savaşmak değil, kendi küçük zaferlerimi kazanmam için araç verdi.

Ve aslında, gökten inen altın bir merdiveni beklemeyip de ayağının altındaki beton merdiveni fark ettiğinde, hayatın o adımlarda aktığını görüyorsun. Yavaş, destekle, adım adım. Ama hep yukarı.

Ve pencere kenarında, üç teneke kutudan dışarı doğru filizlenmiş, canlı soğanlar büyüyordu. Bu da bana göre dünyanın en güzel bahçesiydi.

Rate article
Lifequest
Kapının Anahtarı Eldeyken: İstanbul’da Yalnızlığın, Acının ve Küçük Zaferlerin Hikâyesi