Aylarca, eşimin önceki evliliğinden olan üç kızına nafaka ödediğini sanıyordum. Her defasında sorduğumda, Her şey yolunda, merak etme, düzenli gönderiyorum, derdi. Ama içimde bir huzursuzluk hiç geçmedi, bana işlerin gerçekten öyle olmayabileceğini söylüyordu. En sonunda dayanamadım, gerçek neymiş kendi gözlerimle görmek istedim.
Bir salı sabahı, o işe gitmişken, eski bir boşanma dosyasından bulduğum adresi aldım ve İstanbulun öteki ucuna, hiç bilmediğim bir mahalleye gittim. Bizim oturduğumuz semtle alakası yoktu; yollar bozuk, evler eski, hayat zor akıyordu. Arabadan iner inmez bir gariplik sezdirdim zaten.
Kapıyı yorgun, çökkün bir kadın açtı. Eski eşi, kızlarının annesi. Suratı önce gerildi ama sonra içini çekip beni içeri aldı. Ev tertemizdi ama eşya yoktu, sıcaklık yoktu. O kadar belli ki, zar zor geçiniyorlar, her şeyleri kısıtlı.
Elif, neden buradasın? diye sordu bana kollarını kavuşturup.
Ayşe, gerçekleri öğrenmeye geldim. Eşim bana düzenli para gönderdiğini söylüyor hep. Size gerçekten nafaka geliyor mu? dedim.
Kadıncağız acı acı güldü valla. Allah aşkına, nerede görülmüş! Bir yıldır bir kuruş görmedik. Ben temizlikten kazandığım maaşla ve annemden destekle çeviriyorum bu evi. Kızların babası tamamen uzaklaştı hayatımızdan.
O an sanki yer yarıldı, altıma kaydı. Yan odaya bir çocuk girdi, küçücük, 7 yaşlarında bir kız. İnan gözlerimin önünde durdu da titredim: Saçları dağılmış, kolları dirsekten yırtık, küçülmüş bluzu ve minik holu ayakkabısı.
Anne, karnım acıktı, dedi ürkekçe. Kalbim paramparça oldu. Bizim evde fazlalıktan neler neler var, bu çocuklar kuru ekmek için bozukluk sayıyor.
Diğer iki kız nerede? diye fısıldadım.
Okuldalar, bir saate gelirler.
Tamam, dedim kararlı bir sesle. Onları okuldan al. Hep birlikte alışveriş yapacağız.
Bana inanamayan gözlerle baktı; Yapamam, olmaz…
Sana bir şey sormuyorum, dedim. Bu sadaka değil. Zaten yıllardır hak ettikleri, ama ulaşamadıkları şeye aracı oluyorum.
Sonra beraber en yakın AVMye gittik. Üçüne de kıyafet, ayakkabı, mont, okul malzemesi aldım. Deneyip neşelendikçe içim hem acıdı hem de hafifledi. Annesine de birkaç eksik ürün, saç bakım kremi, ufak tefek ihtiyaçlar aldık. Kendini biraz olsun iyi hissetsin istedim.
Ayşenin gözleri doldu, sesi titreyerek fısıldadı; Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sağ ol.
Teşekkür etme, dedim kibarca. Daha yeni başlıyoruz.
Akşam eve dönünce eşim, Murat, salonda televizyonun karşısında oturuyordu. Rahattı, üç çocuğu sanki hiç yokmuş gibi.
Neredeydin? diye sordu gözünü bile ayırmadan ekrandan.
Kızlarınla tanıştım bugün. Hani var ya, düzenli destek verdiğini söylediğin üç kızın.
Yüzünden rengi çekildi. Kanepeye oturuş şekli bile değişti.
Açıklayabilirim…
Açıklamasını istemiyorum, dedim, içimde soğuk bir öfke yükselerek. Şimdi hemen eşyalarını topla, çık git buradan.
Olmaz, bu benim evim!
Hayır, bu benim evim. Tapusu da benim adımda, annemden kalan para ile aldım, her şeyi ben ödedim. Bugün burada kalmayacaksın.
Ayşe, ne olur konuşalım…
Deme artık, yoksa senin yerine ben toplarım. dedim. Yukarı çıktım, bavullarını çıkardım, başladım giysilerini toplamaya. O arkamdan yalvararak geldi ama ben kararımı vermiştim artık. Topladığım her şeyi kapının önüne koydum.
Yarın avukatımla görüşeceğim, dedim. Nafaka borçlarını kuruşu kuruşuna ödeyeceksin. Gerekirse ben kendi cebimden ödeyip senden alırım.
Bahçenin ortasında eşyalarının arasında küçülüp kaldı. Ben ise kapıyı yüzüne kapattım, sırtımı dayayıp derin bir nefes aldım. Hayatımın en zor, ama bir yandan en kolay kararıydı bu.
Sence ben doğru mu yaptım? Anında göndermekle hata mı ettim, yoksa bir şans daha vermeli miydim? İçimi kemiriyor hâlâ.




