Yabancı Elbise
Bizim sokakta, sağlık ocağından üç ev ötede, o zamanlar Fatma oturuyordu. Soyadı Yıldızdı, kendi de sessiz, gölge gibi bir kadındı; öğle vakti kavak ağacının gölgesi gibi kimse fark etmezdi. Fatma köyün kitaplığında çalışıyordu. O dönemler aylarca maaş ödenmezdi, verildiğinde de Allah affetsin, lastik çizme, bir çuval bulgur ya da elden ele geçmiş votka olurdu.
Fatmanın eşi yoktu. Kocası batıya iş diye gitmişti, daha kızı henüz kundakta ağlıyorken. Bir daha ne haber geldi ne kendisi dönüp bakabildi. Yeni bir aile mi kurdu, yoksa büyük şehirde kayboldu mu; bilen yok.
Fatma, kızını Elifi tek başına büyütüyordu. Geceleri dikiş makinesinin başında oturur, elleri nasırlı, gözleri kan çanağı kıyafet dikerdi. Her şey Elifin çorabı deliksiz, saçındaki kurdeleler de komşularınkinden aşağı olmasın diyeydi.
Elif büyüdükçe… ah ne kızdı! Gözleri masmavi, saçları saman sarısı, incecik bir beden… Öyle güzel, öyle canlıydı ki. Gururlu muydu gururlu! Yoksulluktan utanır, canı yanardı. Gençti; açmak, çiçek gibi parlamak istiyordu; ama üç senelik yamalı botlardan başka bir şey giymiyordu.
Ve o bahar geldi; mezuniyet yılı. Hayallerin, platonik heyecanların tam zamanı. Bir sabah Fatma, tansiyonunu ölçmeye bana uğradı. Mayısın başıydı, akasyalar daha yeni açıyordu. Kanepenin kenarında oturuyor; omuzları çıkık, ceketi solmuş, hangi yana dönerse kolu incecik bir gölge gibi.
Hanife abla, dedi kısık sesle, parmaklarını gergin birbirine dolayarak. Dertliyim. Elif mezuniyete gitmiyor, tutturdu.
Niye ki? dedim, koluna manşeti bağlarken.
Diyor ki; rezil olacağım orada, gitmem. Zeynepin, muhtarın kızı var ya, ona şehirden elbise getirmişler; kabarık, yurtdışı etiketli. Benim ise… Fakat Fatma öyle bir iç çekti ki, yüreğim burkuldu. Sadece ince kumaşa param yok Hanife Abla. Kıştan her birikeni harcadık.
Peki, ne yapacaksın? dedim.
Düşündüm, bir anda gözleri ışıldadı Fatmanın. Hatırlarsan annemin sandığında bir tül perde vardı; dokusu kalındı, rengi de güzel. Eski danteli yakadan sökerim, boncukla işlerim. Elbise gibi olacak vallahi!
Kafamı salladım. Elifin karakterini bilirdim; ona elbise değil, zenginlik, yurtdışı etiketi lazımdı. Ama sustum; annenin umudu kördür ama kutsaldır.
Mayıs boyunca Fatmanın penceresinde ışıklar sabaha dek yanar. Eski dikiş makinesi tıkırdar; Fatma el emeğiyle harikalar yaratır. Yalnızca üç saat uyur, elleri yara bere içinde dolaşır, ama mutludur.
Bir gün, bayramdan üç hafta önce, Fatmaya bel kremi götürdüm çok oturmaktan beli tutmuştu. Odaya giriyorum; aman Allahım! Masada sadece bir elbise değil, bir rüya yatıyor. Kumaşı akıyor, gözü alıyor bir zarif parlaklıkla; rengi asil, gül kurusu gibi, bir güneş batarkenki gökyüzü gibi. Her dikişi, her boncuğu öyle özenli ki, sanki elbise içeriden ışık saçıyor.
Nasıl olmuş? Fatma sordu, utangaç gülümsedi, elleri titriyor, parmakları yara bantlı.
Kraliçesin, dedim içtenlikle. Fatma, senin ellerin altın gibi. Elif gördü mü?
Hayır, okulda. Sürpriz olacak.
O anda kapıdan Elif giriyor, kızgın ve telaşlı, çantasını fırlattı.
Yine Zeynep böbürlendi! bağırdı. Ona rugan ayakkabılar almışlar! Ben neyle gideceğim, delik spor ayakkabılarla mı?!
Fatma ona yaklaştı, masadan elbiseyi aldı, özenle uzattı:
Bak yavrum… Bitti.
Elif durdu. Gözleri büyüdü, kumaşa baktı. Mutlu olacak sandım. Ama bir anda patladı.
Bu ne! sesi buz gibiydi. Bu bildiğin anneannenin perdeleri! Tanıdım; sandıkta yıllarca naftalin kokuyordu! Beni rezil mi edeceksin?!
Elif, gerçek tül bu, bak ne güzel… Fatma bir şeyler fısıldadı, kızına yaklaşmaya çalıştı.
Perde! Elif öyle bir bağırdı ki, camlar titredi. Sahneye perdede mi çıkayım, herkes dalga mı geçsin?! Yoksul Fatmanın kızı perdeye sarılmış! Giymem! Asla! Ölürüm daha iyi!
Elbiseyi annesinin elinden çekip yere fırlattı, üzerine bastı. Boncuklara, annesinin emeğine…
Nefret ediyorum! Bu yoksulluktan da, senden de! Diğer anneler bir şeyler yapar, sen… Sen annelik değil, sineksin!
Odanın içinde boğucu, korkutucu bir sessizlik…
Fatma duvar gibi bembeyaz oldu; gözyaşı, haykırış yok. Sadece yavaşça yaşlılar gibi eğildi, elbiseyi yerden kaldırdı, hayali bir tozu silip göğsüne bastı.
Hanife abla, fısıldadı, gözünü kızından kaçırarak. Git şimdi. Konuşmamız lazım.
Ben çıkarken içimde bir öfke… O kıza bir tokat atmak istedim…
Sabah Fatma ortadan kayboldu.
Elif ertesi gün öğle vakti sağlık ocağına koştu. Suratı sapsarı, gururdan eser yok, gözlerinde hayvani bir korku.
Hanife Teyze… Annem yok.
Nasıl yok? Belki kitaplıktadır?
Orada da yok, evde de yok. Bir de… dedi, dudakları seğirdi, çenesi titredi. İkon da yok…
Hangi ikon? dehşetle kalemi düşürdüm.
Ayasofyanın Fatihi, kırmızı köşede dururdu; gümüş işlemeli, babaannem bu savaşta korudu bizi derdi. Annem hep Bizim son ekmeğimiz, Elif; en zor güne derdi.
İçim buz oldu. Fatma şehre o nadide ikonayı satmaya gitmiş olmalıydı. O yıllar antikacılar paha biçiyor, zorbalık da olabiliyordu. Fatma ise çocuk gibi saf; kente gidip Elif için moda elbiseye para bulmaya çalışıyordu.
Rüzgârı tarlada ararsın, dedim. Ah Elif, ne yaptın sen…
Üç gün boyunca kabus gibi geçti. Elif bana taşındı; boş evde korkarak uyuyordu. Yemek yemiyor, sadece su içiyordu. Sağlık ocağının kapısında oturup yolları gözlüyordu. Her motor sesinde zıplayıp kapıya koşuyor Hep yabancı arabalar.
Ben suçluyum, gece boyunca tekrarlıyordu.
Sözümle öldürdüm annemi. Hanife abla, dönerse ayaklarına kapanırım. Yeter ki sağ gelsin…
Dördüncü gün, akşama yakın, sağlık ocağında telefon gürledi, sert ve acil.
Aldım telefonu:
Alo! Sağlık Ocağı!
Hanife Abla? erkek sesi, yorgun, ciddi. İlçe hastanesinden. Yoğun bakım.
Dizlerim titredi, sandalyeye oturdum.
Ne diyorsunuz?
Üç gün önce, evraksız bir kadın geldi. Gara yakınında buldular, kalp krizi. Kısa süreliğine kendine geldi, köyünüzü ve sizin adınızı söyledi. Fatma Yıldız. Tanıyor musunuz?
Yaşıyor mu?! çığlık attım.
Şimdilik. Ama durumu kritik. Hemen gelmelisiniz.
İlçeye nasıl gittiğimiz ayrı bir hikaye. Otobüs gitmişti. Muhtara gidip diz çökerek araba istedim. Eski bir Doblo verdiler, şoförle.
Elif bütün yol sustu. Kapıyı öyle sıkı tuttu ki, parmakları bembeyaz, gözünü hiç kırpmadan ileri bakıyor, dudakları kıpırdıyor; acaba dua mı ediyor, ilk defa gerçek dua belki.
Hastanede ağır bir koku, klor, ilaç ve ölümle hayatın savaştığı o başa çıkılmaz sessizlik.
Genç bir doktor çıktı, gözleri uykusuz, kıpkırmızı.
Yıldızı arıyorsunuz? Beş dakika, ama gözyaşı yok!
Odaya girdik. Cihazlar öter, şeffaf tüpler dolanır. Bizim Fatma yatıyor…
Mezara koyar gibi bir yüz; gri, gözlerinin altında morluklar, küçücük bir kız gibi örtünün altında.
Elif görünce nefesi kesildi. Yatağın yanında diz çöküp, suratını çarşafa gömdü. Omuzları sarsılıyor ama sesi yok; zırlamaktan korkuyor.
Fatma gözlerini araladı, bulanık, dalgın. Sonra iğne izli, morarmış eli Elifin başına değdi.
Elifim… kupkuru, zar zor duyulur bir fısıltı. Buldun beni
Anneciğim, Elif boğuk bir sesle ağlıyor, buz gibi elini öpüyor. Anne, affet
Para… Fatma parmağını örtüye sürüyor. Sattım yavrum… Çantada… Al. Elbise al… Payetli… Senin istediğin gibi…
Elif annesine bakıyor, gözlerinden sel gibi yaş akıyor.
İstemiyorum elbise, anne! Duyuyor musun? Hiçbir şey istemiyorum! Neden yaptın, anne?! Neden?
Güzel olasın diye… Fatma, güçsüz bir gülümseme. Hiçbir kimseden aşağı kalma diye…
Kapıda duruyorum, boğazım düğüm, nefesim zor. O anda düşünüyorum; işte anne sevgisi böyle. Hesap etmez, tartmaz. Son damlasına kadar, son nefesine kadar verir. Çocuk nankördür, incitir ama anne yine verir.
Doktor beş dakika sonra çıkardı.
Tamam, dedi, gücü kalmadı. Krizi geçti, kalbi çok yorgun. Uzun süre yatacak.
Günler günleri kovaladı… Neredeyse bir ay hastanede kaldı Fatma. Elif her gün gidiyor. Sabah okulda sınav, öğleden sonra ilçeye dolmuşla. Kendi yaptığı çorbayı taşıyor, elma rendeliyor.
Kız değişti tanıyamazsın. O eski kibir gitti. Ev tertemiz, bahçe bakımlı. Akşam bana gelir, rapor verir, gözleri bambaşka; yetişkin gibi.
Hanife Abla, bir gece. O gün bağırdıktan sonra… Elbiseyi gizlice denedim. Pamuk gibi… Anne eli kokuyordu. Aptalmışım. Elbise pahalı olursa değerli olacağımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum; annem olmazsa, dünyanın elbisesi de olmaz.
Fatma yavaş yavaş iyileşti. Doktorlar mucize derdi. Bence Elifin sevgisi onu dünyaya çekti. Mezuniyetten hemen önce taburcu ettiler. Yürüyemiyordu, ama eve gideceğim diye tutturdu.
Akşam mezuniyet…
Köyde herkes okul önünde toplandı. Müzik çalıyor, MFÖ hoparlörden yankılanıyor. Kızlar, kim ne bulduysa; Zeynep kabarık, şatafatlı elbisesinde, burnu havada, erkeklerle cilveleşiyor.
O sırada kalabalık açıldı, sessizlik oldu.
Elif yürüdü. Kolunda annesi Fatma. Fatma solgun, zor yürüyor, ama gülümsüyor.
Elifi anlatamam size; böylesini ilk defa gördüm.
Üzerindeki o elbiseydi. Tül perdeden.
Güneşin batma ışıklarında gül kurusu bir parıltıyla yanıyor. Kumaş vücuduna dökülüyor, zarif ve seçici, omuzlarında boncuklu dantel ışıldıyor.
Ama mesele elbise değildi. Elifin yürüyüşü başkaydı. Kraliçe gibi gururlu, eski kibir yok. Gözlerinde bambaşka bir güç; annesini öyle özenle taşıyor ki, kristal bir vazoymuş gibi. Sanki herkese Bakın, bu annem. Ben onunla gurur duyuyorum diyordu.
Mahallenin delikanlısı Hasan bir espri yapacaktı:
Bakın perdeyle gelen var!
Elif durdu. Dönüp gözlerine baktı; sakin ama sert, kızgın değil, acıyan gibi.
Evet, dedi, herkese duyuracak kadar yüksekten. Annemin elleri dikti. Benim için bu elbise altın kadar değerli. Sen güzelliği göremiyorsan, Hasan, ahmak olursun.
Hasan kıpkırmızı oldu, sustu. Zeynepin şatafatlı hazır elbisesi birden matlaştı, sönüverdi; çünkü insanı kıyafet değil, yüreği güzelleştirir.
O gece Elif dans etmedi; çoğunlukla annesinin yanında oturup onu sardı, su taşıdı, elini tuttu. O dokunuşta öyle bir sıcaklık, öyle bir şefkat vardı ki, gözüm yandı. Fatma kızına gülümsüyordu; biliyordu, her şey boşa değildi. O kutsal ikon; parasıyla değil, ruhunu kurtardı.
Sonra yıllar geçti… Elif şehirde doktor oldu, kardiolog. Çok iyi bir uzman; hastası ölmekten döndürdü nice kez. Fatmayı yanına aldı, gözü gibi bakıyor; anlaşarak yaşıyorlar.
Ve o ikonayı Elif sonunda buldu; yıllar dolaştı antikacılarda, çok lira harcadı, ama satın aldı. Şimdi en değerli yerde asılı, önünde kandil yanıyor…
Şimdi gençleri izliyorum; ne kadar kırıyoruz en yakınımızı, başkaları ne diyecek diye annemize bağırıyor, ayağımızı yere vuruyoruz. Hayat kısa, bir yaz gecesi kadar. Annemiz bir tane; yaşarken hep çocuk sayılırız, o bizi sonsuzun soğuğundan korur. Giderse… tüm rüzgarlara açık kalırız.
Annelerinize sahip çıkın. Şimdi arayın varsa. Yoksa, güzelce anın. Orada, göklere ulaşır…
Hikayeyi beğendiyseniz tekrar gelin, abone olun. Geçmişi hatırlayalım, birlikte ağlayıp içten sevincimizi paylaşalım. Her abonelik bana uzun bir kış akşamı, bir fincan sıcak çay gibi geliyor. Dört gözle bekliyorum…




