10 Haziran, Cumartesi
Sabah duş almak için banyoya girdim; yeni aldığım evim hâlâ taze boya kokuyor, her şey pırıl pırıl. Yirmi yıl vadeli konut kredimine girip üç sene kafe keyfinden, yeni elbiselerden vazgeçerek, altı ay boyunca tozun içinde kalarak bu evi ben aldım. Her bataryasını, parkesini bizzat seçtim. Burada huzur içinde yalnız kalacağım günleri düşlemiştim. Tüm mücadelemin sebebi buydu ve nihayet başarmıştım.
Telefonum çalarken hâlâ suyun akışına bırakıvermiştim kendimi. Arayan tabii ki halam Gülfer. Her zamanki gibi sesi yankılanıyordu:
Gizem kızım, ne bakakaldın, biletleri aldık, tren cumartesi sabah altıda Ankara Garına varıyor. Sakın uyuyakalma, bizi al, yanında teyzem Yeter de var, çocuklar, kocası, senin de büyük araban var, altımıza sığarız, taksi desen ateş pahası artık!
Karşıda dediklerini anlamlandıramadığım birkaç saniye vardı. Yeni evimin koridorunda, telefon kulağımda kalakaldım. Daha anahtarı bir ay önce almıştım. Mis gibi bir ev Ve şimdi Birden altı kişilik aile çıkarması mı?
Hala, bekle Ne bileti, ne treni? Kim davet etti sizi? Ben böyle bir şey konuşmadım, dedim, içimdeki titreşimi bastırmaya çalışarak. Mutfağa geçip yarım bıraktığım bitki çayına uzandım.
Kısa, yoğun bir sessizlik. Ardından halam klasik fırtına öncesi nefesini aldı.
Nasıl yani davet etmedim? Gizem, ne saçmalıyorsun! Duydun mu? Amcan Ercanın yetmişinci yaşı, Ankarada kutlanacak, herkes toplanıyor. Otel parası vermeye ne gerek var, sen kocaman ev almışsın, annen anlattı, üç artı bir, yeni tadilat Altı kişi ne olacak, yere de yatarız. Biz mütevazı insanız.
Derin bir baş ağrısı beynime saplandı. Altı kişi Halam Gülfer, horlayan, mutfağın başına geçip emirler yağdıran o halam. Amcam Ercan, sigarayı evde gizlice içmeye çalışan. Kuzen Gülnur ve beş yaşındaki yaramaz ikizleri, duvara resim çizer, koltuğa zıplar. Kocası Murat ise her şeye homurdanan biri.
Yatacak yer yok, hala. Eşyalarım daha tam değil, ayrıca hafta sonu rapor yetiştireceğim, dedim.
Yaaa bırak şu lafları! diye parladı halam. Kaç gün gelelim diyoruz! Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer! Senin için çocukken Barbie getirdim Almanyadan, çabuk unutmuşsun!
Bu oyuncak sözü her zaman devreye girerdi. O oyuncak dediği de indirime düşmüş, bacağı kopuk bir bebekti. Ama ailede sadece bana değil, herkese koca armağan, kıymet bil efsanesine dönmüştü.
Anlıyorum ama olmaz hala, diyerek direnmeye devam ettim. Ayrıca amcam da evin öteki ucunda oturuyor; sizin için daha mantıklısı üç beş günlük ev kiralamak. Dilersen seçenek yollarım, link atarım
Vay efendim, iş çıktı! Şehire gelince havalanmış! Sen küçüklüğünü, kimlerden olduğumuz unutmuşsun! Biz olmasak bak bakalım, bu evi alabilir miydin! diye çılgına döndü, telefonu suratımda kapattı.
Biliyordum, bu daha başlangıçtı. Az sonra ağır silah devreye girerdi: annem.
Nitekim on dakika sonra telefonum titredi. Annem perişan, sesi titrek:
Gizem! Ne yaptın sen? Gülfer ablanı ağlatmışsın! Kadının tansiyonu fırlamış, adeta kriz geçirmiş. Aileyi kapıdan çevirdiğin doğru mu?
Anne, kimseyi kapıdan çevirmedim. Sadece evimi yeni aldım, mobilyam eksik, evim yeni ve tertemiz, Gülfer ablanın çocukları geçen yaz komşunun kedisini mor kalemle boyayıp televizyon düşürdü. Gülnur o zaman Aman kızlar dünyayı tanıyor demişti. Ben evimde dünyayı tanımalarını istemiyorum.
Gizem, onlar SENİN ailen! İki gün misafir edeceksin, olsun! Vazoları kaldırırsın, biraz katlanırsın! Yoksa Gülfer her yerde seni taş kalpli diye anlatacak, insanlar bana Bu senin kızın mı! derse rezil olurum!
Anne, rezil olmam. Neden rahatımı, emeğimi fedâ edeyim? Amcamın doğum günü için şehir dışından gelen insanların otele param yok gibi caka satması saçmalık. Konduramadım doğrusu. Otel çok mu kötü, illa benim emeğim üzerinden mi tasarruf olacak? Biri gitmem demeye cesaret etsin bakalım.
Çok bencilsin, aynen babana benziyorsun! Sonra görmek seni kim ziyaret ediyor mu!
Ben yine de kendi suyumu kendim doldururum, dedim ve telefonu kapattım.
Hafta boyunca huzurum kaçtı. Ne arayan ne soran Belki dedim, sözümü dinlediler ve başka yere gittiler ya da yolu vazgeçtiler. Olumsuz bir vicdan azabı hissiyle yatıp kalkıyordum.
Cumartesi sabahı güneş mis gibi doğdu, uyanınca, kahveni demleyip ipeksi sabahlığımla salona çıktım. Güneş ışığı cam vazonun üstünde parıldıyordu. Tam bir huzur Bugün dinlenecektim.
Saat dokuzda apartman zilinin sesiyle titredim; sanki ev sarsıldı. İçimde bir korku, korkarak interkoma yaklaştım. Ekranda altı kişi, bavullar ve o tanıdık kızaran suratlar. Gülfer hala, Ercan amca, Gülnur ve çocuklar kapıya asılmış.
Gizem hadi, sürpriz! diye bağırdı Gülfer hala. Yoldan geldik, bari bir su ver! Aç kapıyı kızım!
Sırtımı duvara dayadım. İşte, bana rağmen geldiler. İş oldu bittiye getir, duygu sömürüsüyle kapıdan içeri gir taktiği, o eski manipülasyon İtaat etmezsem başıma neler gelecek kim bilir.
Derin bir nefes aldım, daha önceki tartışmayı kafamda canlandırıp ekran düğmesine bastım.
Merhaba, sizi davet etmediğimi belirtmiştim.
Kızım, neyin inadı bu! Hem kızıp hem kapı açmayacak mısın! İnsan insanlığını unutmaz, Gülnurun çocukları lavaboya gidecek, burada bekleyecek hâlimiz yok ya!
Komşu kafede ücretsiz tuvalet var, dedim. Ben açmıyorum kapıyı.
Gizem, delirdin mi?! dedi hala ve burnu kameraya yapıştı. Bu ne kibir? Biz akraba değil miyiz? Annen de biliyor geldiğimizi!
OteI adresleri attım. Bilgilendirdim. Kusura bakmayın, dedim.
O an apartman kapısından başka biri girip onları içeri aldı. Şimdi doğrudan kapıdaydılar. Zil çalıp yumruklamaya başladılar.
Gizem aç kapıyı! Utanmazsın sen! bağırıyordu Gülnur.
Aç şunu! diye ekledi Ercan amca, Elimizde pastırma, köyden salatalık getirdik!
Donakaldım, tedirgin ve mahcup. Sadece susup, içimden Açarsam bu kaç kişi evime elini kolunu sallayarak girer, çamurlarıyla geçmiş günler gibi diye düşündüm. Bir daha huzur bulamayacaktım.
Cesaretimi topladım ve net duyulsun diye kapının ardından söyledim:
Polise haber veririm. Evime girmeye çalışırsanız şikâyetçi olacağım.
Bir an sessizlik Ardından Gülfer halanın ağıtları:
Yazıklar olsun! Polise mi vereceksin! Allahından bul!
Üçe kadar sayacağım, dedim telefonum elimde. Bir.
Anne gidelim, bu gerçekten aklı başında değil, diye çıkıştı Gülnur. Olay büyür.
İki.
Bırak kalsın, o evde tek başına çürüsün! dedi Ercan amca hiddetle.
Üç.
Ayak sesleri, bavul sesi, çocuk ağlaması duyuldu:
Bir daha bu eve adım atmam! diye hışımla inip gittiler.
Uzun süre kapının önünde bekledim, içim titreyerek. Sonra yere çöküp kollarımla kendimi sardım, birkaç damla yaş döktüm. O an anladım: Sonunda kendi sınırlarımı savunmuştum, ilk defa. Ama ne zormuş!
Telefonum susmadı, mesajlar peş peşe: annemden, halamdan, çeşitli bilmediğim numaralardan. Hiçbirini açmadım, telefonu tamamen kapattım.
Mutfakta bir bardak soğuk su içtim. Pencereden aşağı baktım, hâlâ bavulla taksiye binen akrabalarımı seçtim. Ellerini kollarını sallayarak penceremi gösteriyorlardı.
Yıllar önceki bir anı aklıma geldi: Üniversitedeyken staj için Eskişehire gitmiş, yurt çıkmayınca Gülfer halama sığınmaya çalışmıştım. Bizde tadilat var, yer yok diyerek kapıdan çevirmişti. Ben üç gece istasyonda uyumuş, sonra yaşlı bir teyzenin evine çıkmıştım. O zaman kan, aile bağı hiç önemli gelmemişti halama. Şimdi yalnızca evim olduğu için mi akrabadık?
Yok artık, dedim. Bu devirde olmaz!
Sessiz bir müzik açıp kendime buzdolabından peynir çıkardım, güzel bir kahve yaptım. Huzurlu değilim ama evim tertemiz.
Akşam telefonumu açınca acı sözlerle dolu mesajlar yağdı:
Bundan sonra sana kızım, kardeşim, yeğenim demiyorum! Gülfer hala.
Anneme kalp krizi geçirtiyorsun! Gülnur.
Senin gibi bir evlat yetiştirdiğime utanıyorum! Annemden. İşte bu canımı en çok yaktı.
Uzun uzun cevap yazmak, çocukluğumu, yurttaki halimi, aile kisvesiyle yaşadıklarımı anlatmak istedim. Ama anladım: bana asla kulak asmıyorlar, ben sadece bir kaynaktım. Sadece anneme tek mesaj yazdım:
Anne, seni seviyorum, ama kendi evimde kendi kurallarıma göre yaşıyorum. Sen bana yalnız gelmek istersen ve önceden söylersen her zaman buyur. Ama akraba şantajı istemiyorum. Hala Gülfer beni yıllar önce yolda bırakmıştı. Ben sadece ona borcumu ödedim.
Yanıt gelmedi.
Bir hafta geçti. Hayatım yavaşça düzene girdi. Apartmanda gördüklerim normal bakıyordu, hatta genç bir komşu köpeğiyle birlikte Ev hayırlı olsun, kapınız sağlammış! diyerek gülümsedi.
Bir ay sonra annem aradı. Resmiyet ve mesafe İşler nasıl, krediyi aksatıyor musun? diye sordu. Gülfer haladan bahsetmedi ben de açmadım.
Aileyle ilişkilerim tamamen koptu. Bayramlarda, doğum günlerinde davet edilmiyorum, aile grubundan çıkarılmıştım. Ama baktım ki, hayatım eksilmedi, hatta rahatlamıştım. Gereksiz hediye derdi yok, evlen, çocuk yap baskısı yok, maaşıma dair tuhaf sorular da gelmiyor.
Altı ay sonra, yılbaşında kapı çaldı. Gözetleme deliğinden baktım: karşıda Gülnur. Yalnız, yorgun ve gözleri kızarık.
Selam, dedi kısık sessiz. Biraz kalabilir miyim?
Endişeyle kapıyı açtım. Ayakkabısını çıkarıp omuzlarını düşürdü, mutfağa geçti. Sandalyeye oturdu.
Murattan ayrıldım, dedi ansızın. Şiddet gördüm, artık dayanamıyorum. Çocukları anneme bıraktım; bana annem bile sen de hak ettin diyor. Hala Gülfer ise Sabret, çocuklara lazım baba dedi. Ama ben artık yapamıyorum.
Ağlamaya başladı. Bana baktı.
Gizem, bir iki gece kalmam mümkün mü? Kendime başka bir ev bulunca hemen çıkarım. Söz veriyorum, çok sessiz olurum, yerde bile yatarım.
Bakakaldım. Aklıma o ünlü Utansana! lafı, yarım yıl önce interkomdan bağırışı geldi. Ama şimdi karşımda sadece yardım isteyen bir kadın vardı.
Yerde yatmana gerek yok, dedim. Salonda açılır kanape var.
Hayretle yüzüme baktı.
Beni alacak mısın, yaşattıklarımıza rağmen?
Evet, ama bir şartla, çay koyarken söyledim. Bir: çocuk yok. İki: azami bir hafta kalırsın. Üç: hayatıma karışmak ve hala Gülfere laf taşımak yok, aksi halde çıkarırım.
Teşekkürler Gizem Kıskanıyorduk aslında seni. Rahat, kendi başına, özgür bir hayatın var diye.
Kıskançlık kötü bir duygudur, dedim. Sadece bozar insanı. Hadi, sen çayını iç.
Gülnur beş gün kaldı. Sessiz, dikkatli, derli topluydu. Bir emlakçıyla oda buldu, çıktı. Onun için de yeni bir başlangıç oldu. Kocasından ayrıldı, iş buldu, zehirli aile ilişkilerinden uzaklaştı. Benimle bazen buluşup sinemaya gitmeye başladık.
Ama halam Gülfer asla affetmedi. Umursamıyorum. Akşamları koltuğumda otururken, önüme Ankaranın ışıkları serilmişken, yudum yudum kırmızı şarap içerken şunu düşündüm: Evimin kapısı, kalemin köprüsüdür. Güvenliğim ve huzurum için, o köprüyü bazen kaldırmak zorundayım. İsterse öte tarafta ailem olsunO an anladım; bazı kapılar kapanınca, aslında hayat daha sessiz ve anlamlı oluyordu. Kendi sesini duymak için bazen kalabalığı susturmak gerekiyormuş. İçimde küçük bir huzur çiçeği filizlendi; yalnızlık sandığım şey, kendi seçimimmiş aslında.
Bir akşam üzeri balkonumdan Ankara’nın lambaları arasına, çocukken kurduğum hayallere baktım. Bu şehirde, bu evde, bana öğretilmiş eski kuralları yıkarak kendi sınırlarımı baştan çizmiştim. Artık akrabalarımın, geçmişin ya da beklentilerin değil; kendimin hayatını yaşıyordum.
Birden, telefonumun ekranında annem arıyor yazdı. Bir an tereddüt ettim, sonra ekranı kaydırıp açtım.
“Anne?”
Sesinde huzursuz bir tını vardı. “İyi misin kızım?”
Gülümsedim, bedenimde hafif bir titremeyle. “İyiyim anne. Çok iyiyim.”
Sessizlik Ardından, annemin kapı eşiğinden fısıldar gibi çıkan sesi:
“Ben de bir gün yalnız kalabilirim. Belki gelirim haber veririm önce.”
İçimde eskiye ait bir düğüm gevşedi. “Her zaman. Burada bir oda var, adınla kaplanmış. Ama kurallarım geçerli,” dedim gülerek.
Cevabı hafif, sevecendi: “En güzeli. Büyüdün işte. Hem de olması gerektiği gibi.”
Tam o an fark ettim: Aile bazen sadece doğduğumuz insanlar değildir. Bazen, cesaretle çizdiğimiz o sınırların içinde kendi ailemizi, kendi huzurumuzu büyütürüz.
Gece olunca pencereyi açıp derin bir nefes aldım. Ankara’nın serinliğinde, kendi evimin, kendi hayatımın kadını olduğumu hissettim.
Ve ilk defa, tam anlamıyla huzurla gülümsedim.




