Ulaşmayan Mektup
Babaanne, adıyla Hatice Hanım, pencerenin yanında uzun süre oturdu, dışarıda bakılacak neredeyse bir şey yoktu. Avluda hava erkenden kararıyordu; pencerenin altında bir sokak lambası vardı, kimi zaman tütüyor, kimi zaman sönüyor, sanki üşeniyordu. Karın üstünde arada bir köpek ve insan ayak izleri uzanıyordu, uzaktan apartmana bakan bir kadın kürekle karı kenara çekti, sonra tekrar sessizlik çöktü.
Pencere pervazında ince çerçeveli gözlüğü ve ekranı çatlamış eski tuşlu bir telefon yatıyordu. O telefon bazen kısa bir titreşimle Aile Grubuna bir fotoğraf ya da ses kaydı gelince kendini hatırlatırdı. Ama bugün, suskundu. Evde çıt yoktu, duvardaki saat odaya gereğinden yüksek sesle saniye sayıyordu.
Yerinden kalktı, mutfağa geçti, ışığı açtı. Ampul gölgeli sarı ışığını yaydı. Masada bir tabak, tabağın altında ise sabahtan kalma, soğumuş mantılar vardı. Belki uğrayan olur diye gündüzden pişirmişti. Kimse uğramamıştı.
Sandalyeye oturdu, bir mantı aldı, azıcık ısırdı, bırakıp kenara koydu. Hamur lastik gibi olmuştu artık. Yiyebilirdi insan, ama lezzet kalmamıştı. Eski emaye çaydanlıktan bir çay doldurdu, bardağa dökülürken suyun sesini dinledi, istemsizce derin bir iç çekiş bıraktı havaya.
İç çekiş göğsünü bir kenardan koparıp yan tabureye oturmuş gibi ağzından ağırca çıktı.
Ne diye dertleniyorsun, dedi kendine. Herkes hayatta, şükür. Başımızda bir dam var. Ama yine de…
Ama yine de aklına yakın zamanlı konuşmalardan cümleler geldi. Kızının sesi, gergin, tel gibi gerilmiş:
Anne, artık dayanamıyorum onunla. Yine…
Ve damadının hafif alaycı sesi:
Sana mı şikâyet ediyor? Ona de ki, her şey gönlünce olmuyor hayatta.
Bir de torunu, Arda, bir hı çekip telefonu kapatırken. Eskiden okulunu, arkadaşlarını saatlerce anlatırdı. Büyüdü işte. Ama… olsun.
Evde tartışmalar yüksek sesle olmazdı, kapı çarpmaları duyulmazdı. Ama kelimelerin arasında görünmez bir duvar sallanırdı. Ufak ufak laf çarpmalar, eksik küskünlükler, gizli kırgınlıklar. Kendisini iki kenar arasında bulurdu Hatice Hanım, kızının ve damadının arasında Ne fazla konuşmak isterdi, ne susmak. Belki de ben yanlış yetiştirdim, yanlış yönlendirdim, diye düşünürdü bazen.
Bir yudum çay aldı, dudağını yaktı, irkildi. Sonra birden, Arda küçükken onunla birlikte Nasreddin Hocaya mektup yazdıkları günü anımsadı: Lego isterim, bir de annemle babam kavga etmesinler, diye eğri büğrü harflerle yazıyordu Arda. O da gülerek başını okşar, Nasreddin Hoca duyar elbet, derdi.
Şimdi o anıyı hatırlayınca hafif bir utanç kapladı içini. Sanki o zaman Ardaya yalan atmıştı. Anneyle baba hâlâ çekişiyordu. Yalnız daha sessizce
Bardağı itti, masayı temizledi, oysa masa zaten pırıl pırıldı. Sonra odaya geçti, masa lambasını yaktı. Işık, yıllardır neredeyse hiç ellemediği eski yazı masasının üstünü aydınlattı. Ne varsa hepsi telefonda; mesaj, emoji, ses kaydı Ama bir kalem ile kareli defter, her zamanki gibi oradaydı.
Duraksadı, baktı bir süre. Sonra tuhaf, çocukça bir fikir doğdu aklında. Ya yazsam?
Absürt, neredeyse komik bir düşünceydi. Kime? Kime yazılır ki? Ama Yazayım, dedi kendi kendine. Bir mektup. Kağıda gerçek bir mektup. Hediye istemek için değil, insanlardan değil, karşılıksız birinden, sadece dilekte bulunmak için.
Kendisine güldü. Yaşlı kadın, perili masallardaki dedelere mektup yazacak Ama eli deftere uzandı bile.
Yavaşça gözlüğünü düzeltti, eline kalemi aldı. İlk sayfada eski notlar vardı, çevirdi, boş bir yaprak buldu. Kısa bir tereddüt sonra ilk satırı yazdı: Sevgili Nasreddin Hoca.
Kalbi ürperdi, utanarak yazıyordu, sanki birisi omuzundan okuyordu. Boş odaya, düzgün örtülü yatağa, kapalı dolaplara baktı. Kimse yoktu.
Boş ver! dedi fısıltıyla ve devam etti:
Biliyorum, mektuplar sana hep çocuklardan gelir, ben ise yaşlandım. Senden palto, televizyon ya da başka bir şey istemeyeceğim. Her şeyim var, olması gerektiği kadar. Sadece bir şey isteyeceğim: Lütfen bizim aileye huzur ver. Kızım ve damadım tartışmasın, torunum Arda yabancı gibi susmasın. Bir sofrada kaygı duymadan beraber oturalım, herkes özenle seçmeden konuşsun. Biliyorum, bu insanların kendi meselesi, seninle ilgisi yok. Ama sen bir şeyler yapabilirsin belki. Bunu istemeye ne hakkım var, bilmiyorum. Ama yine de rica ediyorum: Birbirimizi duyalım, anlamaya çalışalım. Sevgilerimle, Hatice nine.
Yazdıklarını okudu. Kelimeler ona çocuk resimleri gibi saf ve eğri geldi, ama üstünü çizmedi. Sanki boşluğa dökmüş gibi, içinin yükü hafifledi.
Kağıdı özenle ikiye, sonra bir daha katladı. Elinde tuttu, Nereye bırakacağım? Diye düşündü. Camdan mı atsam? Posta kutusuna mı koysam? Saçma buldu.
Koridora çıktı, çantasını aldı. Yarın market ve PTTye gitmek gerekiyordu, faturayı ödemeye. Giderken, o mektup kutusuna atarım, diye karar verdi. Her yerde var şimdi, Nasreddin Hocaya mektup kutuları! Birden kendisini daha az tuhaf hissetti. Demek yalnız değilmiş.
Mektubu çantasının iç cebine koydu, pasaport ve faturaların yanına, ışığı kapattı. Odada saat tıkırdıyordu. Yatağa uzandı, uzun süre kıpırdandı, sessizliğin ortasında uykuya daldı.
Ertesi sabah her zamankinden erken çıktı evden. Dışarısı kaygandı, karın altında buz. Kapı önünde komşu Necla Hanım köpeğiyle görünüyordu; başını sallayıp hatır sordu. Birkaç laf edildi, sonra Hatice Hanım yürüdü, çantasının sapını sıkarak yola koyuldu.
PTTde kalabalık vardı. Sıranın sonuna geçti, faturaları ve katlı mektubunu çıkardı. Kocaman Nasreddin Hocaya Mektuplar kutusunu aradı, yoktu. Sadece sıradan posta kutuları ve pul standı vardı.
Bir an elinde şaşkın kala kaldı. Bak işte, buldun şeyi Sanki öylesine bırakacaksın mektubu! Çöpe atabilirdi belki ama eli kaldırmadı. Mektubu tekrar cebe koydu, faturaları ödedi, dışarı çıktı.
PTTnin yanında bir oyuncakçı tezgahı, renkli süsler, üstünde bir karton kutu: Nasreddin Hocaya Mektuplar. Ama kutu boştu; satıcı kadın kutuyu kaldırıp bandını söküyordu.
Bitti, dedi kadın Hatice Hanıma, bakışını görünce. Dün son gündü. Bundan sonra götürülemez.
Hatice Hanım başını salladı, fazla acelesi yoktu aslında. Teşekkür etti, sonra eve döndü. Mektup çantada, içini sıcacık tutan huzursuz bir yumru gibi, atılamayacak bir emanet gibi, hâlâ duruyordu.
Evde paltosunu astı, çantayı taburenin üstüne bıraktı, alışverişi sonra yerleştiririm diye. Telefon paltosunun cebinde titredi. Çıkardı, baktı: kızı mesaj atmıştı.
Anneciğim, hafta sonu sana geleceğiz olur mu? Arda okuldan bir şey sordu, eski kitapların var derken?
Birden göğsü sıkıldı, sonra gevşedi. Demek, geleceklerdi. Demek, her şey tükenmemişti. Yanıtladı: Tabii, beklerim sizi.
Sonra mutfağa geçti, alışverişi açtı, tencereye et koydu. Mektup ise hâlâ unutulmuş çantanın cebindeydi.
Cumartesi akşamı apartmanda ayak sesleri, kapı gürültüsü. Kapı deliğinden baktı, tanıdık gölgeler. Kızı elinde poşet, damadı kolunda kutuyla, Arda bir omzunda çantasıyla; neredeyse kapı pervazına kadar uzamış, zayıf, koyu montlu, şapkasından taşan saçlarla.
Babaanne, selam, dedi Arda, önce girip yanağından öpmeye eğilirken.
Gelin, gelin çocuklar, dedi telaşlıca. Ayakkabıları çıkarın, size terlik hazırladım.
Koridor hemen kalabalık ve gürültülü oldu. Dışarı kokusu, kar, kızının poşetinden gelen tatlı kokusu Damat, apartmanın yine temizlenmediğine söyleniyor, Arda çantasını askıya çarparak, sessizce spor ayakkabılarını çıkarıyordu.
Anne, çok kalamayacağız, dedi kızı. Yarın onun ailesine gideceğiz ya, hatırlıyorsun?
Hatırlıyorum, hatırlıyorum, dedi Hatice Hanım. Gelin mutfağa, ben çorba yaptım.
Mutfakta dağınık oturdular. Damat pencereye yakın, kızı yanında, Arda karşıda, Hatice Hanımın tam karşısında. Çorba sessizce içildi, sadece kaşıkların sesi. Sonra laf açıldı, işten, trafikten, fiyatlardan. Sözler düz akıyor ama dipte ince bir akıntı, bir gerginlik vardı.
Arda, bir şey soracaktın okul için, dedi kızı, tabaklar boşalınca.
Hah, evet, dedi Arda, sanki uyanır gibi. Babaanne, sende tarih kitaplarından savaş dönemiyle ilgili olanlar var mı? Öğretmen, ek okumalar yapabileceğimizi söyledi.
Tabii var, gözleri parladı Hatice Hanımın. O rafta bir seri duruyor. Gel, beraber bakalım.
Beraber odaya geçtiler. Masa lambasını yaktı, tozlu raftan kitapları çıkardı.
Bak, bu kuşatmayla ilgili, bu direniş hikâyeleri, şu anı kitabı Hangisini seçersin?
Bilmiyorum, dedi Arda omuz silkerek. Sıkıcı olmayan bir şey olsa?
Yanında dururken Hatice Hanım eski o küçük Ardayı gördü o an, dizlerinde oturup hiç susmazken. Şimdi susuyordu ama gözlerinde bir merak parladı.
Bunu al, dedi ona o solmuş kapaklı kitabı uzatırken. Renkli anlatılır. Gençken ben okumuştum, severek.
Arda aldı, sayfaları çevirdi.
Sağ ol, babaanne.
Biraz okuldan, tarih öğretmeninden konuştular. Fena öğretmen değil ama bazen abartıyor, dedi Arda. Hatice Hanım dinledi, başıyla onayladı, ek sorularla sohbeti uzattı. Sadece anlatıyor olması bile hoşuna gitmişti.
Sonra kızı odaya başını uzattı:
Arda, yarım saate çıkıyoruz, hazırlansan iyi olur.
Tamam, dedi Arda, kitabı çantasına koydu, koridora gitti.
Çıkarken yine kalabalık oldu. Poşetler, kabanlar, atkılar, ararsın, unutma, yarın yollarım. Kapıya çıkana kadar Hatice Hanım onları uğurladı, kapı kapanınca geri döndü.
Bir anda sessizlik çöktü. Mutfağa geçti, sofrayı toplamaya başladı. Duvar dibindeki taburede hâlâ çantası. Elini iç cebe uzattı, o katlanmış kağıdı buldu. Bir an çantasından çıkarıp yırtmak geçti içinden, sadece daha derin koyup, fermuarı çekti.
Bilmiyordu ki, az önce Arda odaya geçerken çantasını yanlışlıkla ayağıyla itmiş, cebinden mektubun beyaz ucu biraz dışarı sarkmıştı. Elini attı, Sevgili Nasreddin Hoca yazısını görüp donakaldı.
O anda çıkarıp okumadı. Büyükler de oradaydı, ortam kalabalıktı O yazı aklında ışıltı gibi kaldı.
O akşam, kendi yatağında kitap çıkarırken bir anda mektubu düşündü. Babaanne gibi biri, Nasreddin Hocaya mektup yazıyor… Önce komik geldi, sonra tuhaf, sonra içini bir hüzün bürüdü.
Ertesi gün ailesiyle diğer akrabalara gitti, tabağına meze aldı, büyükleri dinledi, aslında aklı o kağıtta kaldı.
Birkaç gün sonra, okuldan dönünce telefondan babaanneye mesaj attı: Babaanne, sana geleyim mi? Tarih için bir şey daha lazım. Hatice Hanım anında döndü: Tabii, beklerim.
Okuldan eve girdi, kulaklıkla. Apartmanda haşlanmış lahana ve deterjan kokusu. Zil çalıverince hemen kapı açıldı, sanki Hatice Hanım daha zil çalmadan hazır bekliyormuş gibi.
Gel oğlum, ayakkabını çıkar. Sana krep yaptım, dedi koridorun ucunda.
Paltoyu çıkardı, çantayı yine o taburenin üstüne koydu. Çanta yine açıktı, beyaz kağıt ucu yine dışarıda. İçinde bir telaş deli gibi atmaya başladı.
Babaanne mutfakta krep dizerken, Arda sessizce eğilip sanki ayakkabı bağlıyormuş gibi yaptı, mektubu çıkardı. Kalbi daha hızlı attı. Yaptığının pek dürüst olmadığını biliyordu, ama duramadı.
Mektubu hoodiesinin cebine attı, kalktı, mutfağa gitti.
Ooo krep! dedi, normalmiş gibi davranarak. Harika.
Birlikte krep yediler, okulu, havayı, yakında başlayacak tatili konuştular. Babaanne arada üşümedin mi, ayakkabın yırtık mı diye sorar, o da yok ya, abartıyorsun derdi.
Sonra odaya geçip aldığı kitabı tekrar karıştırıyormuş gibi yaptı, biraz oturup vaktinde ayrıldı, dikkat çekmemek için.
Evde kendi odasına geçip kapısını kapattı, mektubu çıkardı. Yatağın üstüne oturdu, mektubu açtı. Kağıt biraz ezilmişti, köşeleri bükük. El yazısı ince, özenliydi.
Okumaya başladı. Önce utanıp kapatacak gibi oldu, sanki özel bir sohbeti gizlice dinliyordu. Ama torunum yabancı gibi susmasın satırına gelince boğazında düğüm oluştu.
Okumayı durdurdu, tekrar baktı. Son zamanlarda babaanneye kısa cevaplar verdiğini, telefon açtığında kaçtığını hatırladı. Aslında sevmemek değil… Sadece başı dolu, içi yorgun, hep bir şeylere yetişmek zorunda Oysaki o böyle hissediyordu demek ki…
Mektubu sona kadar okudu. Birlikte aynı sofrada oturmak, birbirini duymak, diye yazmıştı. Babaanneye öyle bir acıma hissetti ki, hemen gidip sarılıp Her şey iyi olacak! demek istedi. Ama sonra bu düşünceye bile utanıp kendine kızdı.
Sırt üstü yatıp tavana baktı, kağıt yanda bembeyaz duruyordu.
Şimdi ne yapmalı? Annesine mi anlatmalı, babasına mı? Ne saçmalık bu, niye yazmış ki? derler. Belki daha da bozulurlar. Geri versem, okuduğumu anlar; mahcup olur ikimiz de.
Yan döndü, başını yastığa gömdü. Mektuptan kalan cümleler Arda yabancı gibi susmasın, Aynı sofrada kaygısızca oturalım sürekli aklında çınlıyordu. Bu sözler sanki masal dedesine değil, ona yazılmış yalvarışlar gibi geliyordu.
O akşam sofrada birkaç kere Anne, babaanne… diye konuşmaya kalktı ama bir türlü fırsat bulamadı. Babası notları sordu, annesi işten bahsetti. Bir süre sonra kendi de sustu, makarnayı bitirene dek tek kelime etmedi.
Gece, mektubu masasının çekmecesine koydu, düzenli şekilde katladı. O orada duruyordu, huzur vermiyordu.
Ertesi gün teneffüste, en yakın arkadaşı Cana Biliyor musun, babaannem Nasreddin Hocaya mektup yazmış, dedi. Can önce güldü:
Hahah, benim dedem tek emekliye inanır!
Çok komik değil be, dedi Arda, sesi sertleşerek.
Can omuz silkti, konuyu değiştirdi. O da böylece tek başına kaldı, kendi garip sırrıyla.
O akşam telefonundan Hatice Hanımın numarasını çevirdi ama çaldırmadan kapattı. Ailedeki WhatsApp grubuna baktı, son yazılanlara… Bir salata fotoğrafı, bir espiri, işten davet, hepsi yüzeysel. Hiç mektup konusu yoktu.
Birden yazdı: Anne, yılbaşını babaannede kutlasak? Hemen sildi, göndermedi. Cevabı düşündü: Delirdin mi, biz babamın ailesine gideceğiz. Kavga, ağırlık, kırgınlık…
Sonra mektubu tekrar açtı, yine aynı sofrada cümlesine gözü takıldı. İşte o anda hem korkutucu hem komik bir fikir geldi aklına.
Yılbaşı değil. Sadece bir akşam yemeği. Bir bahane olmadan.
Odasında annesinin yanına girdi, kadın koltukta bilgisayara bir şeyler yazıyordu.
Anne, dedi kapıda dikilerek. Şey… hafta sonu… babaannemlere gitsek, hep beraber? Hani… yemek yeriz…
Kadın gözünü ekrandan ayırıp baktı.
Gidiyoruz ya zaten.
Yani öyle değil. Bir saatliğine değil. Otururuz güzelce, yemek yeriz, sohbet ederiz. Ben yardım ederim hazırlamakta.
Sen mi? dedi kadın gülerek. Sen mutfağa mı gireceksin! Ama vakit yok. Babana işten yorgun geliyor, benim de rapor var
Hafta sonu olsun, dedi ısrarla. Evde pinekliyoruz zaten.
Kadın bir iç çekti, koltuğa yaslandı.
Oğlum, baban yine söylenir. İşi var diye. Hem…
Anne, dedi yine cesaretle, Babaannem yalnız. Sen dedin, sen. Bir defa. Oturalım beraber.
Birden, kendinde hiç beklemediği kadar inat gördü. Annesi ona dikkatle bakınca sanki yeniden keşfetti oğlunu.
Peki, dedi sonunda. Babanla konuşurum. Söz veremem ama
Arda başıyla onayladı, utançtan kulakları yanarak çıktı. Hayatının ilk utangaç atılımıydı. Belki kahramanca değildi, ama bir başlangıçtı.
Akşam onları mutfaktan dinledi:
Arda istiyor dedi annesi. Düşünsene, kendisi teklif etti.
Ne yapacağız ki orada, diye söylendi babası. Yine hastalık, emekli maaşı sohbeti.
Orada yalnız, dedi annesi kısık sesle. Arda da belli ki önemsiyor.
Uzun bir sessizlik oldu, sonra babası içini çekti.
Tamam. Cumartesi gideriz.
Arda odasına dönerken küçük bir savaş kazanmış gibi hissetti. Bir de büyük savaşı kalmıştı: babaannesiyle aradaki duvarı.
Ertesi gün aradı.
Babaanne, selam. Biz cumartesi sana geleceğiz. Beraber oturacağız, işte… Ben erken gelirim, yardımcı olurum.
Kısa bir duraksama oldu.
Tabii, gel çocuğum, dedi kadın. Ne pişireceğiz?
Bilmem. Ne istersen. Ben salata doğrarım, patates soyarım.
Salata doğramayı daha öğrenmedin, dedi kadın gülerek. Öğretiriz.
Cumartesi öğlen geldi Arda, annesiyle önce alışveriş yaptılar, iki poşetle giriş yaptı.
Amma çok aldınız! dedi babaanne. Müfreze mi doyuracağız?
Yeter işte, dedi Arda. Kalsın artarsa.
Beraber patates soydular, sebze doğradılar. Hatice Hanım elindeki bıçağı nasıl tuttuğunu izleyip:
Öyle tutma, parmağını kesersin, derdi.
Bir şey olmaz, deyip gülse de dediklerini yapardı.
Mutfak sarımsak ve kızaran et kokuyordu. Radyoda nağmeli bir şarkı çalıyor, dışarıda avlu yine kararmıştı.
Babaanne, dedi ani bir cesaretle, Sen… Nasreddin Hocaya inanır mısın hâlâ?
Kadın öyle bir sıçradı ki elindeki kaşık tavaya vurdu. Bir an mutfakta öylece sessizlik oldu.
Nereden çıktı şimdi bu? dedi dikkatlice.
Arda omuz silkti, sanki ilgisizmiş gibi.
Okulda tartıştık da… Herkes bir laf söyledi.
Kadın eti karıştırıp, ateşi kapadı, oğlana döndü. Gözlerinde bir tedirginlik vardı.
Çocukken inanırdım. Sonra… Kimbilir, belki hâlâ vardır. Ama televizyondaki gibi değil. Niye sordun?
Hiç, dedi Arda, Olması iyi olurdu.
Bir daha konuşmadılar. Her biri kendi işine döndü. Mektuptan söz etmedi, ama sanki aralarında sözsüz bir uzlaşma oluştu.
Akşam annesiyle babası geldi. Babası biraz yorgundu ama asık suratlı değildi. Annesi sabah pişirdiği keki getirdi.
Şuraya bak, dedi babası, Burada ordu beslenir ya!
Hepsi sizin oğlunuzun marifeti, dedi Hatice Hanım gülen gözlerle. Yardım etti bu sefer.
Aa, öyle mi? dedi adam, Helal olsun.
Dağıldım mı sandın? dedi Arda.
Beraber sofraya oturdular. İlk başta herkes dikkatliydi, sanki her kelime tartıp konuşuldu. Yavaş yavaş yemek tabakları bitti, sohbet açıldı. Annesi çocukluğunda markette kayboluşunu anlattı. Babası iş arkadaşlarından, komik bir olaydan bahsetti. Hatice Hanım güldü, bazen elini ağzına kapatarak.
Arda onları izledi, mektubu düşündü. Gülüşlerin, duraksamaların arasında başka bir diyalog vardı: mektuptaki o duyulmak.
Bir ara, annesi çay doldururken dedi ki:
Anne, biz sana böyle az geldik, özür dilerim. Hep bir koşturmaca…
Kadın başını eğip tabağının kenarını sıvazladı.
Bilirim, dedi kısık sesle. Kendi yaşamınız, küsmem.
Arda içinin sızladığını hissetti. Biliyordu, kadın gerçekten biraz alınmıştı ama neyse
Yine de, dedi Arda birden. Sık sık gelmek gerek, sadece bayramda değil.
Büyükler ona döndü. Utandı, ama devam etti:
Bak, bugün güzel oldu.
Babası gülümsedi.
Evet, güzel oldu, dedi.
Annesi başını salladı.
Daha çok uğrayalım, dedi kararlı bir ifadeyle.
Bir süre sonra yeni konular çıktı. Arda üniversite tercihini, dershaneleri tartıştılar. Hatice Hanım teknolojik terimleri anlamasa da geri kalmamaya çalıştı.
Eve hazırlanırken koridor yine karıştı. Kabanlar, çantalar, görüşürüz, mesaj at, tabakları yıkadım. Babası büyük tencereyi rafa kaldırdı, annesi masasını topladı.
Anne, dedi annesi paltoyu düğmelerken, Yine böyle yaparız, iyi oldu. Haber veririm önceden.
Beklerim kızım, dedi Hatice Hanım. Mutlu olurum.
Arda odaya döndü, masa başında duran deftere ve kaleme baktı. Mektup yoktu artık, cebindeydi, pırıl pırıl katlanmış. O mektubu geri vermeyecekti. Çünkü orada yazanlar, öylece bir daha bırakılmazdı.
Babaanne, dedi usulca. Eğer bir şey istersen bizden yani, bize söyle. Kimseye yazma, biz duyarız.
Kadın uzun bir bakışla onu süzdü; önce şaşırdı, sonra yumuşadı.
Olur, dedi kadın. Söylerim.
Başını sallayıp evden çıktı. Kapı kapandı, asansör indi.
Hatice Hanım tekrar sessizliğe döndü. Mutfakta bir tabureye oturdu. Masada bitmiş tabaklar, çay bardağı, kekin kırıntıları vardı. Hâlâ çay ve et kokusu havadaydı. Elini masa örtüsünün üstünde dolaştırdı, kırıntıları minicik kümeye toplarken.
İçinde tuhaf bir duygu Ne bayram ne heyecan. Sanki bir pencere açılmış, taze bir hava dolmuş gibiydi odaya. Kavga, kırgınlıklar tam bitmemişti. Kızı ve damadı yine tartışacaktı, Ardanın da kendine ait dünyası vardı. Ama bu akşam, sanki o sofra başında herkes biraz daha yakın oturmuştu.
Birden, o mektubu düşündü. Nerede olduğunu bilmiyordu. Belki cebindedir, belki kayboldu. Belki bulan oldu. Ama artık bunun pek bir önemi olmadığını hissetti.
Pencereye yaklaştı. Avluda, sokak lambasının altında çocuklar karla oynuyordu. Bir çocuk, kırmızı beresiyle, yüksek sesle kahkaha attı, sesi üçüncü kata kadar net geldi.
Hatice Hanım alnını soğuk cama yasladı, hafifçe gülümsedi. Geniş bir tebessüm değil de, belli belirsiz. Sanki çok uzaklardan gelen bir işarete selam verir gibi.
Ve o sırada, Ardanın montunun cebinde, yeni bir dünyaya ait bir pusula gibi bir mektup duruyordu. Ara sıra çıkarıyor, birkaç satır okuyup yeniden saklıyordu. Bir düşten, hayalden değil; kendisine çorba pişiren, aramasını bekleyen birinin sahici arzusu olarak.
Kimseye bahsetmedi mektuptan. Ama bir dahaki sefer annesi bu hafta yorgunum, gidemeyiz, dediğinde, Arda sakinlikle cevapladı:
O zaman ben giderim babaanneme.
Ve gitti. Ne bayramdı, ne alınacak bir hediye. Sadece öyle O mektuptaki huzura bir küçük adım daha atmak için.
Kapıyı açan Hatice Hanım hafifçe şaşırdı, fazla soru sormadı. Sadece,
Hoş geldin oğlum. Tam çay koyuyordum.
dedi. Ve ev birden, yine, biraz daha sıcak oldu.




