Eski kayınvalidemin, kızımın beşiğini bile götürmek için geldiği o günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum.
Eşimin annesine ayrılmaya karar verdiğimizi söylediğimde, yüzünde en ufak bir şaşkınlık bile oluşmamıştı. O alışkın sitemkar ses tonuyla, ki ancak kayınvalideler bu tonu böylesine ustalıkla kullanabilir:
Yarın gelip oğlumun eşyalarını alacağız, dedi.
Ve hakikaten ertesi gün çıkıp geldi tam bir baskın ekibi kurmuşlar. Eski eşim, kardeşi ve bir de arkadaşıyla evimize bir hışımda girdiler. Ben ise kucağımda kızımla, olan biteni izlemekten başka bir şey yapamıyordum; adeta bir banka soyuluyormuş gibi eve saldırdılar.
Televizyonu bırak, ne olur, diye yalvardım, küçük kızım boynuma sarılmış halde. Kızım için O çok seviyor televizyon izlemeyi
Bana dönüp öyle bir baktı ki sanki böbreğini istemişim.
Bu benim televizyonum, dedi, kabloları abartılı bir gösterişle sökerek.
HER ŞEYİ ALDILAR. Yatak, masa, sandalyeler, hatta o çoktan sallanmakta olan banyo aynası bile gitti. Ev öyle bir boşaldı ki, sesim yankılanıyordu. Geriye bir tek kızımın beşiği, eski bir sandalye ve ben kaldım; ağlamamı tutmaya çalışıyordum, ne de olsa kızımın yanında yıkılmak istemedim.
Ama işte filmlere taş çıkaracak o sahne: Kamyon dışarıda tıka basa doluyken, eski eşim boş odaya girdi ve beni o köşede gördü sanki sığınağa çekilmiş bir mülteci gibiydim.
Bana gitme, de diye birden yalvardı, gözlerinde mahzun bir köpek bakışıyla.
Ona gözümün içiyle baktım, derin bir nefes aldım ve içimde kalan son gururla şunları söyledim:
Hayır.
Her şeyi yükleyip çekip gittiler. Eh, neredeyse her şeyi. Ortak aldığımız sandalyeleri ve fırını bırakmışlar. Ne büyük lütuf!
O gece çıplak duvarlara baka baka ağladım. Ama gururluydum bir kaşık bile bırakması için dilenmektense, yokluğu tercih ederdim.
Bir yıl sonra
Kapı zili çaldı. Karşımda kayınvalidem torununu görmeye gelmiş (tabii ya ben de sanki İstanbulun kraliçesiyim). Kapıyı en ağırbaşlı, en sakin gülümsememle açtım.
Buyurun hanımefendi, dedim, dışarı çekilerek.
Ve O AN O YÜZ İFADESİ.
Ev tıklım tıklım doluydu. Yepyeni koltuklar (tamam, ailemden emanet, ama o bilmezdi), yepyeni bir yemek masası, televizyon ünitesi, koskocaman düz ekran bir televizyon, kızım çizgi filmlerini heyecanla izliyordu. Perde, halı, duvarda tablolar her şey yerli yerindeydi.
Bakıyorum da güzelce yerleşmişsin, dedi, şaşırmış halde gözlerini evin içinde gezdirerek.
Evet hanımefendi, dedim, ona YENİ çay takımımda çay uzatırken.
Bir yıl çok şey için yeterlidir, yanında sarhoş taşımak zorunda kalmayınca
Çayı boğazında kalıverdi. İşte, o an kazanan ben olmuştum.
Çünkü o bir yıl boyunca eski eşimin misafirlikten sonra eve sarhoş döndüğü akşamlara tahammül ederken ben kolumda bebeğimle tek başıma bir evi sevgiyle, emekle ve kimsenin elimden alamayacağı eşyalarla doldurmuştum.
Kızım yeni oyuncaklarıyla halıda keyifle oynuyordu. Kayınvalidem evde olup bitene anlam vermeye çalışırken ben çayımı yudumluyordum ve içimden şunu geçiriyordum:
İyi ki her şeyi götürdünüz; bana ne kadar güçlü olduğumu göstermek için en iyi sebebi verdiniz.
Söyle bakalım, senin de hiç, seni küçümseyen birinin hayretler içinde senin sadece ayakta kalmakla kalmayıp BÜYÜDÜĞÜNÜ, hayata tutunduğunu gördüğü o tarifsiz zafer anlarından oldu mu?




