İçimde hep bir pişmanlık vardı, aceleyle boşandım diye. Akıllı adamlar sevgililerini bayrama çevirir, ben ise eş yaptım.
Bugün oldukça keyifliydim, ama arabayı otoparka bırakıp apartmanın girişinden içeri adım atınca havam birden söndü. Evde beni bekleyen sıradan bir düzen vardı: terlikler girer girmez giydim, enfes yemek kokusu, temizlik, vazodaki çiçekler.
Ama umurumda değildi: eşim evde, yaş almış bir kadın başka ne yapar gün boyu? Börek pişir, çorap ör Ki bu biraz abartı tabii. Ama önemli olan mesele.
Sabriye alışkanlıkla bana gülümsedi, yanımda belirdi:
Yoruldun mu? Börek yaptım, lahanalı, elmalı En sevdiklerinden.
Ama onu biraz sert, yorgun gözlerle süzdüm, sessizleşti. Üzerinde ev kıyafeti, saçları örtünün altında hep öyle yemek yapar.
Daha önce aşçı olarak çalıştığı için saçını toplamadan mutfağa girmezdi. Hafif bir göz makyajı, dudaklarında parlatıcı Gençliğinden alışkanlık, ama bana bu sefer çok abartılı geldi. Yaşlılığını boyayıp süslemekte ne mana vardı, anlamadım.
Daha kibar olmalıydım belki ama ağzımdan çıktı:
Senin yaşında makyaj ne gereksiz şey! Hiç yakışmıyor.
Sabriyenin dudakları titredi, cevap vermedi, ama sofrayı da hazırlamadı. İyi oldu aslında. Börekler tepside, çayın deminde hallederim.
Duş aldım, yemeği yedim, insafım geri dönmeye başladı. Oturdum en sevdiğim koltuğa, bornozumla sözde kitap okudum. Gözüm geçtiğimiz günün anılarında. Yeni işe başlayan o genç kadın ne demişti bana:
Siz çok hoş bir adamsınız, ayrıca ilgi çekici.
Benim yaşım 56; büyük bir firmanın hukuk bölümünden sorumluyum. Altımda taze üniversiteli bir çocuk ve üç yaşını baş almış kadın çalışıyor. Bir çalışan da doğum iznine çıktı. Onun yerine de yeni gelen Edayı aldık.
Eda ile daha önce hiç karşılaşmamıştım, çünkü iş seyahatindeydim. Bugün ilk defa gördüm kadını.
Odaya kendisini davet ettim, tanışalım diye. Girince o ince parfüm kokusu ve gençliğin tazeliği de birden doldu ortama. Yüzü oval, saçları sarı bukleli, gözleri koyu mavi ve özgüvenli. Dolgun dudakları ve gamzesiyle Gerçekten 30 mu? Ben olsa 25 derdim.
Boşanmış, sekiz yaşında bir oğlu varmış. Niye bilmem ama içimden iyi dedim.
Konuşurken biraz şaka yaptım: Bak, şimdi yaşlı bir müdürün var Eda kirpiklerini oynatıp öyle bir cevap verdi ki hâlâ aklımda.
Eşim Sabriye, önce bana kırgınlığını gösterdi ama sonra her zamanki gibi papatya çayını getirip koltuğun yanında dikildi. İçimden Hep araya giriyorsun diye söylendim.
Ama papatya çayını yudumladım, azıcık keyif verdi. Birden düşündüm; şu genç, güzel kadın Eda şu an ne yapıyor acaba? İçimde yıllar önce unuttuğum bir duygu kıskançlık yeniden uyandı.
****
Eda işten çıktıktan sonra markete uğradı. Peynir, ekmek, akşam için ayran Eve geldiğinde nötr bir ruh hali vardı, gülümsemesi yoktu. Oğlu Deniz koşunca onu kucakladı, ama her zamanki şefkatiyle değil.
Babası balkonda küçük atölyesinde uğraşıyor, annesi akşam yemeğini hazırlıyordu. Eda alışveriş torbasını boşaltınca baş ağrısı bahanesiyle kimseye bulaşmamalarını söyledi. Aslında içi buruktu.
Eda, Denizin babasından birkaç yıl önce ayrıldığından beri, hayatında bir adamın gerçek, kalıcı kadını olmayı başaramamıştı.
Tanıştığı herkes çoktan evli, sadece kısa bir kaçamak peşinde
Son sevgilisiyle iki yıl birlikteydi. Onu çok tutkulu sanmıştı. Hatta kendisine bir daire kiralamıştı (daha çok kendi rahatlığı için), ama işler ciddiye binince Ayrılmamız gerek ve işten de çıkmalısın, dedi. Yerini bile buldu. Artık anne ve babasıyla ve oğluyla yaşıyordu yine. Annesi ona üzüldü, babası ise çocuğun anne yanında büyümesi gerektiğini düşünüyordu.
Sabriye, eşinin yaş krizinde olduğunu uzun süredir hissediyordu. Her şey var ama yine de bir şeyler eksik gibiydi. Korkuyordu. Eşinin neyin baş tacı olacağını bilmediği için Durumu yumuşatmaya çalıştı, en sevdiği yemekleri yapıyor, hep bakımlıydı, ayaklı sohbetlere girmiyor, içi konuşmaya ihtiyaç duysa da.
Torununa, bahçeye yöneliyordu. Ama ben, Maksut, sıkılıyor, huzursuzdum.
Belki de ikimiz de hayatımızda değişim aradığımızdan, Eda ile aramızdaki ilişki çok hızlı filizlendi. Kadın işe başlayalı iki hafta olmadan onu öğle yemeğine davet ettim, eve kadar bıraktım.
Elini tuttum; bana döndü, yanağı al al oldu.
Ayrılmak istemiyorum. Bahçeye gidelim mi, dediğimde başını salladı ve arabayı sürdüm.
Cuma günleri işten biraz erken çıkardım. O gece eşime dokuzda mesaj attım: Yarın konuşuruz.
Farkında olmadan, gereksiz bir konuşmanın özetini gönderiyordum. Sabriye biliyordu ki otuz iki yıllık evlilikten sonra o ateşin harlı kalmasını beklemek imkânsız.
Ama eşim o kadar yakınım ki onu kaybetmek bir parçamı kaybetmek gibi. Huzursuz, suratsız, bazen saçmalasa bile, sevdiğim koltukta oturuyor, yemeğini yiyor, başucumda nefes alıyor.
Sabriye, hayatını alt üst edecek doğru cümleyi bulmak için sabaha kadar uyumadı.
Sonunda, çaresizlikten, düğün albümünü çıkardı. Gençken ne kadar da güzeldi!
Birçok kişi onun eşi olmak isterdi. Adam bunu unutmamalı. Hani gelse, görse, anıları hatırlasa, belki her şey bitmeyecek.
Ama pazar günü döndüm, Sabriye anladı: her şey son buldu. Karşısında eski ben yoktu. Sanki içim enerjiyle dolup taşmıştı. Kendisinde suçluluk ya da çekingenlik yoktu.
Değişimden korkan eşime kıyasla, ben değişim istiyordum ve bunu açıktan benimsedim. Her şeyi düşünmüş gibiydim. Karşı çıkmaya göz yummayan bir tonla konuştum.
Artık Sabriye özgürdür. Boşanma için yarın başvuracağım. Bütün resmi işlemleri ben takip edeceğim. Oğlum ve ailesi Sabriyeye taşınacak. Kanuna göre Zaten oğlumun oturduğu iki artı bir bana miras kaldı; belgeler bende.
Oğlumun ailesi Sabriyenin üç artı bir evinde daha rahat eder, hem ona da birileri uğrar, yalnız kalmaz. Araba bende kalır. Bahçede ise dinlenme hakkımı tutuyorum.
Sabriye ne kadar üzgün, ne kadar güçsüz olsa da kendini tutamadı, ağladı. Söylemek istediklerini zor ifade edebildi. Durdurmak için yalvardı, anılara dönmemi istedi, sağlığımı düşünmemi Bu sonuncusu beni sinirlendirdi. Yaklaşıp neredeyse haykırarak fısıldadım:
Beni kendi yaşlılığına çekme artık!
Edanın bana evet demesi, bahçede geçen o ilk gecede, aşktan çok evlilik statüsü cazip geldi ona. Eski sevgilisi kendisine sırt çevirince içi biraz rahatladı.
Babasıyla yaşadığı o küçük daireden yorulmuştu. Sabit bir gelecek istiyordu. Benimle bulduğu buydu. Fena değildi yani.
Yaşıma rağmen ihtiyar durmuyordum; fit, genç görünümlüydüm. Bölüm müdürü; işinde akıllı, sohbeti hoş, yatakta da bencil değil. Ayrıca daha önce olduğu gibi para sıkıntısı veya hırsızlık derdi yoktu. Artıları çoktu, ama yaşım aklında soru işaretiydi.
Bir yıl sonra hayal kırıklığı başlamıştı. Eda kendini genç hissediyordu, hayatı dolu dolu yaşamak istiyordu. Konser, aquapark, gürültülü plajlar, arkadaş toplantıları
Hepsini çocuğuyla, ailesiyle, ev işleriyle birlikte yürütüyordu. Oğlu Deniz, artık yanında olsa da aktif yaşamına engel olmuyordu.
Ama ben açıkça yoruluyordum. İşte hızlı kararlar alıyordum, araştırıyor, çözümler buluyordum; ama evde, açık konuşmak gerekirse, yorgun bir adamdım. Sessizlik, düzen arıyordum. Misafir, tiyatro, hatta plaj Ama dozunda.
Cinsel hayatımıza karşı çıkmıyor, ama hemen ardından uyumak istiyordum. Bağırsaklarım sorun çıkarıyor; yağlı, baharatlı ya da hazır gıdalar dokunuyor. Eski eşim beni şımartmıştı tabii.
Bazen onun yaptığı diyet yemekleri için bile nostalji duyuyordum. Eda ise oğlumun damak tadını gözetiyordu, domuz köftesi yerine klasik Türk köftesiyle idare ediyordu (bir kere bile kolesterolüm yükselse önemsemiyordu).
İlaç listesini aklında tutmaz, Büyük adam kendi ilaçlarını almalı, ne zaman kullanacağına da kendisi karar verir, derdi. Böylece Edanın hayatı benden bağımsız olmaya başladı.
Oğlunu yanına alıp, onun ilgi alanlarına uygun yerlere gitmeye başladı, arkadaşlarıyla buluştu. Garip ama yaşım sanki ona hadi acele et dedirtiyordu.
Artık aynı işyerinde değildik; şirket uygun bulmadığı için Eda noterlikte çalışmaya başladı. Bütün gün beni görmeden rahatladı, hatta bana babam gibi davranma! dedi.
Edaya duyduğum his, saygıydı. Yetiyor mu, yetmiyor mu, bir çiftin mutlu olması için kim bilir?
Altmış yaşım yaklaşırken, Eda harika bir kutlama hayal etti. Ama ben, alışık olduğum bir restoranda küçük bir masa ayırttım. Sıkılmıştım, bu yaşta doğal. Eda pek umursamadı.
Meslektaşlarım kutladı, eski bir aile dostlarını davet etmedim, Sabriye ile olan çevreyle görüşmek zaten imkansızdı. Oğlum bile artık benden vazgeçmişti. Ama baba da kendi hayatına karar verme hakkına sahip değil mi? Evliliğimde hayatımı düzenleyeceğim derken işlerin bu kadar farklı gelişeceğini düşünmemiştim.
Eda ile ilk yıl balayı gibi geçti. Onunla kalabalık ortamlarda olmaktan keyif alıyordum, harcamalarını destekliyordum (çok savurgan değildi), fitness tutkusu, konserler hoşuma gidiyordu.
Evde ona ve oğluna evin tapusunu verdim. Sonra eski eşimle ortak bahçenin kendi payımı da Edaya bağışladım.
Eda arkamdan Sabriyeye gidip kendi payını da istemiş. Eğer vermezse büyük evi tanımadık birine satmakla tehdit etmiş.
Elbette parayı ben verdim, sonunda bahçenin tapusu tamamen Edaya geçti. Çocuk için yeşil alan, dere, doğa var diye ikna etti beni. Yazları, ailesiyle birlikte orada kalıyorlardı. Ben de çok hareketli olan Denize alışamadım; ben aşk için evlendim, başka birinin çocuğu için değil.
Eski ailem bu duruma bozuldu. Paralarını alıp üç artı bir evlerini sattılar, ayrı evlere taşındılar. Oğlum küçük bir daire buldu, Sabriye ise stüdyo daireye geçti. Nasıl yaşadıklarını bile merak etmedim.
Ve geldik altmışıncı yaşıma. İnsanlar içtenlikle sağlık, mutluluk, aşk diliyorlar. Ama ben heyecan hissedemiyorum. Yıllardır içimde bir huzursuzluk var.
Edayı seviyorum ama ona yetişemiyorum; tutmak, frenlemek mümkün değil. Gülümsüyor, kendi dünyasında yaşıyor. Fazla bir şeye kalkışmıyor, ama bu bende huzursuzluk yaratıyor.
Keşke Sabriyenin ruhunu Edaya işleyebilsem! Akşam yanında papatya çayıyla gelse, üstümü örter, parkta yürüyüş yapsak. Mutfak masasında fısıldaşsak; ama Eda uzun sohbetlere sabrı yetmiyor, yatakta bile sıkılıyor. Ben huzursuzlaşınca aramız açılıyor.
İçimde hep pişmanlık vardı. Akıllı adamlar sevgilileriyle bayram yaşar, ben ise ev yaptım!
Eda, en az on yıl daha genç dişliyle hayat atına biner. Ama on yıl sonra bile benden en az on beş yaş küçük kalacak. Bu aradaki uçurum her şekilde büyüyecek. Şanslıysam bir anda göçerim giderim. Ya değilse?
Bu “kutlama dışı” düşünceler başımı ağrıtmaya, kalbimi çarptırmaya başladı. Gözümle Edayı aradım dans edenlerin arasındaydı, gözleri ışıl ışıl. Mutluluk, elbette, yanında uyanmak. Ama derin bir nefes almak istedim.
Bunu fırsat bilip restorandan çıktım biraz hava, biraz hüzünüm açılsın istedim. Ama misafir meslektaşlar peşime düştü. Ne yapacağımı bilemeden, dışarı park etmiş bir taksiye atladım. Hemen gidelim dedim. Başka bir yere gitmeye karar verirdim sonra.
Aradığım yer sadece bana ait olsun istedim. Girdiğimde beklenen biri olmak, zamanım değerli olsun, rahatlayayım, yaşlı görünme ya da zayıf hissedilme korkusu olmadan.
Oğlumu aradım ve neredeyse yalvararak annesinin yeni adresini istedim. O da tersledi, ama Bu ölüm kalım meselesi, diye ısrar ettim.
Biraz da bugünün doğum günüm olduğunu söyledim. Oğlum yumuşadı ama annesinin yanında biri olabileceğini söyledi. Erkek değil, sadece bir dost
Annemle okuldan arkadaşlar. Soyadı neydi sanırım Ekmekçi mi?
Ekmekçi, diye düzelttim. O zamanlar ben de ona aşıktım. Herkes bayılırdı. Güzel, deli kanlıydı.
Onunla evlenecekti, ama ben, Maksut, Ekmekçinin önünü kesip kaptım. Günler geçti, ama hâlâ bugünkünden daha gerçek geliyor eski hayatım.
Oğlum sorunca, Bunu neden istiyorsun, baba? dedi.
Eski hitabı duyunca birden aradığımı anladım hepsini özlemişim. Samimi cevap verdim:
Bilmiyorum oğlum.
Adresini verdi. Taksi durunca indim, Sabriye ile tanık olmadan konuşmak istedim. Saate bakınca neredeyse dokuzdu. Gece kuşu, sabahçı idi Sabriye.
Zili çaldım.
Ama kapıyı Sabriye değil, başka bir adam açtı. Kısık bir sesle. Sabriyenin meşgul olduğunu söyledi.
Neyin var, iyi mi? iyice telaşlandım. Kim olduğunu sordu.
Ben kocasıyım! Sen de herhalde Ekmekçisin, diye bağırdım.
Adam lafı ters çevirdi, Eski kocasısın, hakların yok dedi. Sabriye banyo yapıyormuş.
Ne yani, eski aşk eskimez mi? diyerek adamla laf dalaşına girdim. O ise kısa cevap verdi:
Eskimez, gümüşe döner.
Kapı bir daha açılmadı
Bugün, hayatın hangi anında doğruyu bulduğunu insan çok geç anlıyor. Ben acele ettim, bir yuvayı kendim çalkaladım. Bayram gibi geçen günler, zamanla rutinleşiyor. Anladım ki insanın gerçek evi anılarında ve sevdiği insanın yanında. Geç kalmak istemem, o eski çayların, eski sohbetlerin kıymetini çok daha iyi biliyorum artık.




